Batılı kuruluşlar bir şeylere isim vermekte çok başarılılar. Sorunları tanımlamak istediklerinde çarpıcı metaforlar, imge gücü yüksek sözler kullanıyorlar. Mesela, BM Genel Sekreteri Antonio Gueterez’e göre Gazze şeridi artık bir “ölüm tarlasına” dönüşmüş. Dünya Gıda Programı uzun süredir abluka altında olan Gazzelilerin “şiddetli gıda güvensizliği” yaşadığını tespit etmiş! Eylül 2005’te alınan bir karar, etnik temizlik ve insanlığa karşı işlenen suçlar söz konusu olduğunda BM Güvenlik Konseyi’ne toplu ve kararlı eylem yapma yetkisi veriyor. Bunun adı da Koruma Sorumluluğu.
İsimler etkileyici ve kullanılan benzetmeler değme edebiyatçılara taş çıkartıyor. Ama bir soruna isim vermenin o sorunu çözdüğüne dair bir örnek yok tarihte. Bugün BM gibi varlık nedeni artık iyice sorgulanan kuruluşlar tespit yapmaktan öteye gidemiyorlar. Sorumluluğun adı var, kendi yok.
***
Bizimkiler kitap kulübü kuruyor. Bir dernek bünyesinde buluşan insanların zamanla bu oluşumu siyasi bir partiye dönüştürmelerinde olduğu gibi, bizim toplanmaların da süreç içinde bir okuma kulübüne evrileceği belliydi. Çünkü sohbetlerimizin merkezi her zaman kitaplar ve edebiyattı. Şu an fikir aşamasında, bazı kararlar alınıyor ve neler yapılabileceği üzerinde duruluyor. Elbette kitap kulübünün ismi konusunda da az şaka dönmüyor. Beni güldürenlerden biri şu: Islama Köfte Roman Okumaları.
Ben görevden affımı istedim, öte yandan. Belli bir deadline içinde, yakın radarımda da yer almayan bir kitabı okumak durumunda olmak bir tür baskı yaratır bende. Üstelik kitaplığımda henüz başlamadığım ya da başlayıp, sonra devam ederim, dediğim kaç kitap olduğunu da bilmiyorum. 10? 15? Ayrıca çok dergi var, ağırlıklı dosyalar ve özel sayılar çıkarmaları ağzımı sulandırıyor ama elbette uzanamıyorum hepsine. Sepete sürekli yeni kitapların girmesi de cabası. Bunların yanı sıra Bozkır’ı, Deniz Feneri’ni yeniden okumak istiyorum. Tabii, Karamazov Kardeşler’i de ama ona yeniden başlamaya bir türlü cesaret edemiyorum.
***
TRT2’de yayımlanan Edebiyat Dünyası programında Baki Ayhan’ı izledikten sonra yeni kitabı Hasta Sevgili Kış’ı edindim ve eseri bir oturuşta olmasa da bir iki oturuşta okudum. Bizzat şairi tarafından işaret edilen bu okuma biçimi şüphesiz eserin içeriğine ve biçemine uygundu ve 11 yaşındaki Baki’nin Baudelaire deneyimiyle de uyumluydu. Ne var ki, bu formül benim şiirin içine girmem için yeterli olmadı, doğrusu biraz zorlandım. Ve her şeye baştan başladım.

Başkalarını bilemem; benim kimi çetin metinlerde ve bu tip bazı kapalı şiirlerde asıl duyguyu yakalamam için eseri ikinci kez katetmem gerekir. Birinci okuma faslı sizi asıl okumaya hazırlayan bir ön deneyimdir, daha fazlası değil. Ne nedir, konuşan kimdir, arka planda neler olmaktadır? Bir metin ne kadar kapalı olsa da bu tip şeyler ara ara kendini açık eder. Burada da öyle oldu. Hasta Sevgili Kış’ta ilk seferinde yer yer yakalandığım duygu geçişleri beni ikinci okumaya teşvik etti ve o zaman taşlar daha çok yerine oturdu. Böylece hastanın sesini daha iyi duydum, kışın uğultusunu daha çok hissettim. Sevgili Baki Ayhan, Hasta Sevgili Kış’ı bir kitap boyutunda, uzun bir şiir olarak kurmuş. İlkim, hava değişimi, ruhun üşümesi, rüzgarlar arası boşluklar, hastalıklar ve ilaçları… Bir şiir boyu aranan derman. Az tercih edilen ya da benim çok sık görmediğim, bilmediğim türden, belli bir konu bütünlüğüne sahip, tek bir şiir. Şapka çıkarılası bir yazınsal tercih.
Hasta Sevgili Kış’tan kıştan kısa bir tadımlık:
kapı önüne çıkardılar bugün
tuhaf yağmurdan sonra
hastalıklı güneş
boğazımda kalın sargılar
varlığımda ince sızılarla
dünyaya uzatılan borulara baktım
camlara yapıştırılan yağmurlara
bugün her şey normal
kanıma karışan zehir dışında
içimde büyüyen ateş gülleri
sessiz ve boyun eğmiş
uzayıp giden fısıltılar dışarda
***
İnsanlar binanın içine girince ben de peşlerinden gidiyorum. Yemekler dağıtıldı ama masalara hiç su konulmamış, ilgili birini bulup ondan herkese su getirmesini rica edeceğim. Fakat binanın kıvrılan dar merdivenlerinden çıkarken hiç ses duymuyorum etrafta. Halbuki az önce uzaktan gördüğüm bahçe ne kadar kalabalıktı. Sanki herkes odasına girmiş ve kapısını kapatmış. Merdivenlerden hızlıca ilerliyorum ama bir türlü son bulmuyor basamaklar, en yukarda da bir duvar çıkıyor önüme! Acaba bir kapıyı, koridoru gözden mi kaçırdım? Çaresiz geri iniyorum, bir yandan da “şimdi kesin aşağıda da sorun çıkar” diye düşünüyorum. Ve aklıma gelen başıma geliyor: İndiğim yerde de kapı yok bu defa, kocaman pencereler var ama camları pek sağlam görünmüyor gözüme, burada duvarlar da çok ince. Kapı olması geren yerde ancak kollarımı sokabileceğim kadar bir delik… “Saçmalık!” diyorum kendi kendime ve bir darbeyle camları aşağı indiriyorum. Rüyayı bilinçli olarak bitiriyorum.
Bende bu rüyalardan çok var. Onları biriktirdim. Bazılarını, gördüğünüz gibi, kendim sonlandırabiliyorum. Oluyor, çok denedim. Ama rüyaların hepsi benim kontrolümde değil ve çoğuna müdahale edemiyorum. Demek ki şu kurmaca işinde daha çok yol almalıyım.
***
Amerikalıları otelden alıp apart dairelerine götürme işinde gönüllü oluyorum. Rebecca’nın eşyalarını benim arabaya koyuyoruz. Beşinin içinde en çok Rebecca, Amerikan filmlerinden alışık olduğumuz o coşku dolu tepkilerle, hayret ifadelerinin üstüne basarak konuşuyor. Sıklıkla “That’s really amazing!” ya da “Yeah, I like it a lot!” gibi şeyler söylüyor. Ama galiba en çok kullandığı kelime “Exactly!” Söylediğim herhangi bir şeye katıldığını bu kadar içten ve heyecan duyarak belirten birini daha önce hiç görmedim. Ona eşinin adının soruyorum. “Sean” diyor. Biraz onun Amerika’daki işinden bahsediyor. Sean da şubatta Türkiye’ye gelecekmiş. Bizim çocuklar dairelerin olduğu sitenin yerini biliyorlar, kampüsten aşağı inen yolda onları takip ediyoruz. Biraz sonra Rebecca da bana aynı soruyu soruyor ve söylemeye çalışıyor: “Nil… Niy… Ay?” Ona bizde bu isme yakın pek çok ismin olduğunu (Nilay, Nihan, Nihal) ve bunların burada da sıklıkla karıştırıldığını anlatıyorum. O zaman sorunun kendisinde olmadığına karar veriyor Rebecca: “İsim zor, öyle değil mi?” Ben de ona “Exactly!” diye cevap veriyorum.

Kutluyorum sizleri değerli arkadaşlarım ve nice başarılar diliyorum. Adil BAŞOĞUL…