“Maskelerin tek tek düştüğü bir alanda herkesin bir maskesi vardır; gerçek yüzümüz ise her zaman gölgede saklıdır.” (Persona)

İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın Persona filmi sinema tarihinin en çok yorumlanan, en katmanlı ve en sarsıcı filmlerinden biri. İlk bakışta yalnızca, iki kadın karakterin oyuncu Elisabet Vogler ile hemşire Alma’nın bir yazlık evde kurduğu yakın ilişkiye odaklanıyor gibi görünse de, film iletişim, kimlik, sessizlik, suçluluk, beden ve benliğin geçirgen sınırları üzerine yoğun bir düşünsel performans sunar.

Persona tam bir öykü anlatmaz, öykünün zeminini bilerek oyar. Boşluklar, eksik anlatılar ve bilinç akışı tarzındaki sahneler, izleyiciyi hikâyenin tamamını doldurmaya zorlar. Bergman, karakterler arasındaki ilişkiyi doğrudan kurmaktansa “karakter” dediğimiz yapının ne kadar kırılgan, inşa edilmiş ve sürekli dağılmaya hazır olduğunu yüzümüze vurur.

Persona, seyirciyi daha ilk saniyelerde rahatsız eden görüntülerle açılışını yapar, projektör ışığı, yanan kareler, çarmıha gerilme görüntüleri, kesik bir koyun başı ve ölü bir çocuk. Bu parçalı ve tekinsiz görüntüler Bergman’ın o dönemki ruhsal kırılmasının dışarı taşmış hâli gibidir. İşte tam bu noktada Lacan’ın “bölünmüş benlik” kavramı anlam kazanmaya başlar. Lacan’a göre özne hiçbir zaman kendisinin bütünü değildir, insan kendini daima eksik hisseder, kendini başkalarının bakışıyla kurmaya çalışır. Bu bölünme içerisi ile dışarısı, bilinç ile bilinçdışı, olmak istediğimiz benlikle toplumsal olarak olmamız beklenen benlik arasında durmadan sürer gider.

Sessizlik güçtür.

Ana karakterlerden biri olan Elisabet’in bir gün aniden konuşmayı bırakması, filmin temel dramatik gerilimini harekete geçirir. Bu sessizlik, edilgen ya da eksik bir geri çekiliş değildir, tam tersine, aktif, bilinçli ve yönlendirici bir eylem olarak ortaya çıkar. Elisabet’in konuşmamayı seçmesi, çevresindekileri, özellikle Alma’yı, kendi içini daha çok açmaya, kelimelerle boşluğu doldurmaya zorlar. Böylece sessizlik bir tür güç aracına, görünmez ama etkisi giderek büyüyen bir baskı alanına dönüşür, hatta karşıdakine tutulan keskin bir aynadır.Elisabet’in suskunluğu sayesinde iki kadın birbirinin iç dünyasına yaklaşır. Benliğin karanlık halleri su yüzüne çıkar. Bu noktada Lacan’ın perspektifinden bakacak olursak sessizlik, ötekinin arzusu ve bakışıyla şekillenen bir aynalanma alanıdır. Bu anlamda Elisabet’in bilinçli suskunluğu kendi ruhsal bütünlüğünü savunan bir siper olmasının yanı sıra Alma’nın kendi açmazlarını görünür kılan bir yansıtıcı yüzey hâline gelir. Sessizliğin yarattığı bu büyük boşluk tıpkı yalnızlık gibi iki tarafı da kendi içsel karanlıklarıyla baş başa bırakır. Alma bu boşlukta itiraflarıyla matruşka bebek gibi açılan taraf olurken, Elisabet de kendi suskunluğuyla yüzleşir. Her iki taraf için de bu yüzleşme sarsıcı, hatta zaman zaman acı verici bir sürece dönüşür. Alma’nın plajda iki genç erkekle yaşadığı cinsel deneyimini anlatması, filmin en çarpıcı ve en tartışmalı anlarından biridir. Bu sahnede itirafla birlikte Alma konuştukça rahatlar. Arınır, utancını içeriden dışarı taşır. Elisabet ise aynı hikâyeyi dinlerken durgunlaşır. Alma’nın arzusu, onun sessizliğine sızar, onu kirletir, kırılganlaştırır. Böylece iki kadın arasında güçlü bir aktarım gerçekleşir. Alma ve Elisabet arasındaki sınırların en çok çözüldüğü anlardan biri bu sahnedir.

Alma’nın kendini tüm samimiyetiyle açtığı sırlarını paylaştığı sahneden sonra, Elisabet’in bu mahrem sırrı doktoruna alaycı bir dille yazdığını fark etmesi Alma için büyük bir yıkımdır. Öfkesinde haklıdır, çünkü en savunmasız hâlini paylaştığı kişinin bunu bir tür gözleme, hatta malzeme hâline getirdiğini görür ve deliye döner. Fakat hemen ardından gelen sahnelerde Elisabet ondan uzaklaşınca, Alma’nın panikle peşinden koştuğu o kısa an karakterin duygusal dünyasındaki yıkımı kusursuz biçimde ortaya çıkarır. Alma Elisabet’e hem hayranlık duyar, hem etkilenir, hem reddedilme ihtimali karşısında çöker. Alma’nın Elisabet’e “Ruhun bana büyük gelirdi ve her yere taşardın” cümlesindeki hayranlığında gizli kalan küçük düşürülmüşlüğü, acizliği, ona duyduğu tutkusu aynı anda yaşanır. Bergman bu sahnede yalnızca bir kırgınlık anını değil, sıradan bir insanın başkasının gözünde görünür olma ihtiyacına nasıl tutunabildiğini ve bu tutunuşun potansiyel olarak tehlikeli olabileceğini gösterir.

“Saklandığın yer su geçirmez değildir”

İnsan, toplumun beklentileriyle kendi arzuları arasında sıkıştığında bir maske yaratır. Bu maske çoğu zaman bir korunma biçimidir; fakat aynı zamanda kişiyi kendine yabancılaştırır. Latince persona, “maske, rol, karakter” anlamına gelir ve Roma tiyatrosunda oyuncunun hem sesini dışa yansıtan hem de gerçek yüzünü gizleyen bir ara yüz işlevi görürdü. Carl Jung için persona, bireyin toplum karşısına çıkarken taktığı sosyal maskedir; dışarıya sergilenen bu rol, içteki gerçek benliği örter. Nietzsche’nin “insan ancak maske taktığında gerçektir” paradoksu maskenin gizlemekten çok gerçekliği görünür kılma işlevine işaret eder. Bergman’ın Persona’sında ise maske ile yüz arasındaki sınır bulanıktır, öyle ki kimi anlarda maske, yüzün kendisi hâline gelir. Bu nedenle Alma ile Elisabet’in yüzlerinin giderek birbirine benzemesi, hatta bazı sahnelerde üst üste bindirilerek tek bir yüzmüş gibi gösterilmesi yalnızca estetik bir tercih değil, benliğin akışkan ve bölünmüş doğasının ifadesidir. Aynı zamanda insan benliğinin sabit bir yapıdan ibaret olmadığını, aksine, kırılmaya hazır ve başkalarıyla temas ettikçe yeniden şekillenen genişleyen bir yapı olduğunu vurgular. Bu noktada filmin başından itabaren Lacan’ın Benlik üzerine düşüncelerini takip etmek önemlidir. “Benlik hiçbir zaman bütünlüklü değildir; insan kendini ancak bir “ayna imgesi” aracılığıyla kurar ve o imge her zaman eksik, yanıltıcı ve dışarıya bağımlıdır. Özne kendini dışarıdan aldığı bir yansımayla inşa eder; bu nedenle benlik, başkasının bakışına sızmış hâlde, sürekli bölünmüş bir yapı olarak var olur.” Bergman’ın iki kadın arasında kurduğu ayna ilişkisi Alma’nın kendini Elisabet’in bakışında görmesi, Elisabet’in sessizliğiyle çerçevelenmesi tam olarak bu Lacanyen bölünmeyi anlamamazı sağlar. Gerçek yüzümüz hangisi? Maske kavramını bu denli merkezî bir eksende işleyen film, izleyiciyi tam da bu soruyla karşı karşıya bırakır.

“Var olmayı boşuna hayal etmek”

Persona yalnızca iki karakter arasındaki bir varoluş hikâyesi değil, aynı zamanda sinemanın kendisi üzerine düşündüren bir anlatı izlemektir. Filmin sonlarına doğru birden kesilmesi, perdenin adeta patlaması ve final bölümlerinde kamera, seti, ışıkları ve çekimi yapan ekibi gösterecek kadar çıplak bir biçimde kendini açması, sinemanın maskesini düşürür. Finalde, iki kadının adeta tek bir varlık hâline geldiği, zamanın ve mekânın çözülüp büküldüğü, yüzlerin birbirine akarak birleştiği tuhaf ve büyüleyici bir halüsinasyon belirir. Bu birleşmenin bir tehdit mi, bir kurtuluş mu, yoksa yalnızca zihinsel bir yanılsama mı olduğu belirsizdir. Bergman zaten kesinlik sunmaz. Çünkü Persona, işlediği tema ve çatışmalar bakımından tek bir yoruma indirgenemeyecek kadar geniş, derin ve fragmantaldir. Bu noktada film bittikten sonra tek bir düşünce, anlamın merkezine bir anahtar gibi yerleşir: “İnsan yalnızca birbirine sahiptir.” İzolasyon gerçektir, karşılaşma da gerçektir. Alma ve Elisabet birbirine zarar verir, birbirini mahveder, birbirini iyileştirir. Film bittiğinde ikisinin de tek başına, ayrı birer kişilik olarak kaldığından emin olamayız. Persona’nın büyüsü tam da bu karanlıkta saklıdır.

Aysun Doğan Terzi