Rasyonel düzen, bize “dur ve düşün” demez; sistem bize “kaydır, beğen ya da nefret et” der. Bu mekanizma, benin en ilkel, en işlenmemiş ve en gölgede kalmış yanlarını tetikler. Çünkü düşünmek zaman alır, oysa nefret etmek anlıktır ve bu hız çağında en geçerli akçe, anlık reaksiyondur.

Modern insanın inşa ettiği en büyük katedral, şüphesiz ki siyah ekranın ardında parlayan dijital âlemdir. Carl Gustav Jung, insan ruhunun derinliklerine indiğinde, orada sadece aydınlık ve rasyonel bir ben bulmamıştı. Aksine, benin, yani egonun kabul etmediği, toplumun ve ahlakın süzgecinden geçemeyen tüm ilkel dürtülerin, korkuların, kıskançlıkların ve bastırılmış arzuların biriktiği karanlık bir mahzen keşfetmişti. Buna “Gölge” adını verdi. Jung’a göre insanın tekamülü, bu gölgeyi yok etmekten değil, onunla yüzleşmekten, onu tanımasından ve onu benliğe entegre etmesinden geçiyordu. Ancak bugün, 21. yüzyılın baş döndürücü hızında, neo-liberal sistemin bize dayattığı steril ve kusursuz vitrin kültüründe, gölgeyle yüzleşmek bir yana, onun varlığını dahi inkar eden kolektif bir narsisizmin içine hapsolmuş durumdayız. Sorun şu ki, gölge inkâr edildiğinde yok olmaz; aksine, daha da yoğunlaşır, özerkleşir ve bulduğu ilk çatlakta dışarı sızarak sahibini, yani rasyonel beni ele geçirir. İşte bugün sosyal medya dediğimiz devasa yankı odası, inkâr edilen milyarlarca gölgenin birbirine çarptığı, birbirini tahrif ettiği ve kolektif bir cinnet ayinine dönüştüğü tekinsiz bir arenadır.
Türkiye ve dünya genelinde yaşadığımız bu sürecin temel sancısı, sosyolojik bir hazımsızlık durumudur. İnsan zihni ve toplumsal yapıları, binlerce yıl boyunca yüz yüze etkileşime, yavaş tüketime ve organik bir öteki algısına göre evrilmiştir. Ancak dijital devrim, bu evrimsel süreci baypas ederek, beni hiç hazır olmadığı bir hızın ve görünürlüğün içine fırlatmıştır. Özellikle Türkiye gibi geleneksel ile modern arasında sıkışmış, sosyolojik fay hatları her an kırılmaya müsait, kutuplaşmanın bir hayatta kalma refleksi olduğu toplumlarda, bu hızlı içerik tüketimi bir travmaya dönüşmektedir. Bizler, bir içeriği, bir fikri veya bir görüntüyü sindiremeden, üzerine düşünecek kuluçka süresini yaşamadan, doğrudan tepki vermeye programlanmış bir sistemin dişlileri haline geldik. Rasyonel düzen, bize “dur ve düşün” demez; sistem bize “kaydır, beğen ya da nefret et” der. Bu mekanizma, benin en ilkel, en işlenmemiş ve en gölgede kalmış yanlarını tetikler. Çünkü düşünmek zaman alır, oysa nefret etmek anlıktır ve bu hız çağında en geçerli akçe, anlık reaksiyondur.
Bu noktada Jung’un “projeksiyon” yani yansıtma kavramı devreye girer. İnsan, kendi içinde yüzleşemediği, kendisine yakıştıramadığı kötü özellikleri, dışarıdaki bir ötekiye yansıtarak rahatlar. Sosyal medyada gördüğümüz agresif dilin, radikal saldırganlığın ve linç kültürünün temelinde yatan dinamik budur. Bizler, aslında tweet’i atan kişiye, videoyu çeken fenomene ya da habere konu olan figüre saldırmıyoruz. Bizler, kişilerin üzerimizde yarattığı “ayna” etkisine saldırıyoruz. Kendi yetersizliğimizi, kendi bastırılmış cinselliğimizi, kendi ekonomik çaresizliğimizi ya da ahlaki ikiyüzlülüğümüzü, karşıdaki hedef üzerinden cezalandırıyoruz. Gölgelerimizi tanımadığımız için, dijital dünyadaki gölgelere saldırıyoruz. Ekran, bizi kendi karanlığımızdan koruyan bir kalkan gibi görünse de, aslında karanlığı büyüten bir mercek işlevi görüyor. Anonimlik, rasyonel benin toplumsal maskesini düşürüyor ve klavyenin başına bastırılmış canavarın geçmesine izin veriyor.
Bu durumun en somut ve belki de en tekinsiz örneği, son yıllarda yükselişe geçen ve “incel culture” (istemsiz bekârlık) olarak adlandırılan radikal erkek gruplarının oluşturduğu dijital gettolardır. Bu kültür, sadece bir kadın düşmanlığı veya cinsellik krizi olarak okunamaz. Bu, modernitenin erkeklik mitosunun çöküşüyle, neo-liberal sistemin ilişkiyi bile bir pazar ve statü nesnesine dönüştürmesiyle (Chad, Stacy gibi arketipler üzerinden) ve bireyin bu pazarda değersiz hissetmesiyle ortaya çıkan devasa bir kolektif gölge patlamasıdır. Bu bireyler, kendi içlerindeki yetersizlik hissiyle, sevilmeme korkusuyla ve kırılganlıkla yüzleşmek (Jungçu entegrasyon) yerine, bu acıyı dışarıya, kadınlara veya erkeklere saf bir öfke ve şiddet arzusu olarak yansıtmaktadır. Sistem, yani algoritmalar, bu öfkeyi besler. Çünkü öfke, etkileşim getirir. Bu yankı odalarında ben, kendi gölgesiyle birleşip radikal bir kimlik inşa eder. Artık o, acı çeken bir birey değil, “sisteme” karşı savaşan (ama aslında sistemin en karanlık ürününü tüketen) bir “kurban-fail”dir.
Buradaki dilin, o agresif ve tahrif edilmiş üslubun kökeni de bu çaresizliktir. Agresif dil, güçsüzün güç simülasyonudur. Gerçek hayatta, ekonomik veya sosyal düzende “fail” olamayan, sözü geçmeyen, görülmeyen birey, dijital alanda en radikal, en keskin ve en yaralayıcı dili kullanarak bir “iktidar” alanı yaratmaya çalışır. “Ben buradayım ve canınızı yakabilirim” demenin en ilkel yoludur bu. Ancak bu dil, iletişimi imkânsız kılar. Nüanslar kaybolur, gri alanlar silinir; her şey dost ve düşman, biz ve onlar ikiliğine indirgenir. Bu, faşizmin psişik altyapısıdır. Türkiye gibi toplumlarda bu dilin bu kadar hızlı alıcı bulmasının sebebi, toplumsal belleğimizde zaten var olan ötekileştirme pratiklerinin, dijital hızla birleşerek bir kitle imha silahına dönüşmesidir. Sosyolojik yatkınlığımız, maalesef empatiye değil, savunmaya ve saldırıya ayarlıdır. Çünkü biz, tarihsel olarak da gölgelerimizle yüzleşmek yerine onları dış mihraklar, hainler veya sapkınlar olarak etiketleyip taşlamayı tercih eden bir refleks geliştirmişizdir.
Bu karanlık tablonun çözümü, ne sadece yasal düzenlemelerle sosyal medyayı kısıtlamak ne de algoritmaları suçlayıp kenara çekilmektir. Çözüm, Jung’un tekinsiz mağarasına geri dönmeyi gerektirir. Bireysel ve toplumsal bir otopsi şarttır. İlk adım, hızı reddetmektir. Tüketim hızımızı yavaşlatmak, dijital oruçlar tutmak ya da maruz kaldığımız içeriklere anında tepki vermeme disiplini geliştirmek, rasyonel benin kontrolü yeniden ele almasını sağlar. Bir şeye öfkelendiğimizde, “gönder” tuşuna basmadan önce kendimize şu soruyu sormak zorundayız: “Beni bu kadar öfkelendiren şey, karşımdaki kişinin yaptığı eylem mi, yoksa o eylemin benim içimdeki bastırılmış bir yaraya dokunması mı?” Eğer birinin cinsel özgürlüğü bizi çıldırtıyorsa, bu kendi bastırılmış arzularımızın çığlığıdır.
Eğitim sistemi ve kültürel kodlar, başarı, güç ve kusursuzluk üzerine kurulu steril anlatıyı terk edip insanın kırılgan, eksik ve karanlık yanlarının da benin doğal bir parçası olduğunu kabul eden bir pedagojiye evrilmelidir. “İncel” gençlere ya da radikal gruplara sadece “canavar” muamelesi yapmak, onları daha da marjinalize edip gölgelerini büyütmekten başka bir işe yaramaz. Onların öfkesinin altındaki yası, görülme arzusunu ve anlam arayışını anlamak, gölgeyi ışığa çıkarıp eritmenin tek yoludur. Sanat ve edebiyat, burada hayati bir rol oynar. Çünkü sanat, gölgenin güvenli bir şekilde deneyimlendiği, katarsisin yaşandığı yegâne alandır. Sosyal medya ise katarsis değil, re-travmatizasyon (tekrar travma yaratma) alanıdır.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz süreç, insanlığın kolektif bir ergenlik krizidir. Elimize, ruhsal gelişimimizden çok daha büyük ve tehlikeli bir oyuncak verilmiştir. Bu oyuncağı, yani sosyal medyayı, birbirimizin gölgelerini taşlamak için bir arena olarak kullanmaya devam edersek, yaratacağımız tek şey kaotik bir gürültü ve parçalanmış bir toplum olacaktır. Ancak eğer ekranı, Jungçu bir “ayna” olarak kullanmayı öğrenebilirsek, orada gördüğümüz canavarların aslında kendi yüzlerimiz olduğunu idrak edebilirsek, işte o zaman bu dijital karanlık, bir aydınlanma aracına dönüşebilir. Agresif dilin panzehiri steril bir kibarlık değil, radikal bir dürüstlüktür. Kendine dürüstlük. Çünkü kendi içindeki şeytanla el sıkışmış bir insanı, dışarıdaki hiçbir troll, hiçbir hakaret ve hiçbir kaos korkutamaz. O artık bütünleşmiştir. Ve toplumun iyileşmesi, ancak bu bütünleşmiş, kendi gölgesini tanıyan ve onu yönetebilen bireylerin artmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, gölgelerimizle savaşırken, gölgelerin ta kendisine dönüşmemiz kaçınılmazdır.
Onur Kayra Vecer
