2 Kasım 2025
Tek başına oturduğunu görünce izin istedim, oturdum masasına.
Heyecandan ne yapacağımı bilemedim tabii. Duvardaki büyük saate baktım, akşam hızla yaklaşıyordu.
Ha gayret oğlum Onur, dedim, ağzımdan çıkardım sonunda. “Siz Türk şiirinde çok büyük bir iş yaptınız, çok iyi bir şairsiniz siz,” deyiverdim.
“Evet, farkındayım, biliyorum,” dedi. Ama bunu böyle söylemesinde en ufak bir kibir yoktu. Başına gelmiş bir şeyden bahsediyor gibiydi.
Sessizlik oldu.
Şiir okuyacak şimdi, diyordum kendi kendime. (Sonradan öğrendim, hiç sevmezmiş şiir okunmasını. Şiir gözle okunur.) Önümdeki biradan büyük yudumlar alıyordum.
Uzaklara baktı biraz, iç çekti belli belirsiz, sonra bir sigara yaktı. “Erken gelecek kış bu sene Ankara’ya,” dedi.
Üç saat oturduk orada. İki tek votka içti sadece. Bir tane de maden suyu. Hiçbir şey yemedi.
“Çok tuhaf bir yer burası. Her şeyi, herkesi yadırgıyorum bu aralar,” dedi, “ve çok sıkılıyorum.”
“Ben de,” dedim.
“Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan,”[1] diye devam etti. Beni duymuyor gibiydi, kendi kendine konuşuyordu sanki.
“Asker olduğunuzu, bir zamanlar asker olduğunuzu biliyorum,” dedim.
“Yok,” dedi, “ondan bahsetmiyorum ben.
Sohbetin yönünü değiştirmek için hamle yaptım. “Yokuş Yol’a bestelendi,” dedim, “haberiniz var mı?”
Yokmuş.
Ama bununla da ilgilenmedi pek. Merak etmedi. Dışardaki dünyadan ayrı, bambaşka bir şey vardı sanki içinde. Asıl dünyası orasıydı da, benimle idareten konuşuyordu. Votkasını sırf iki dünya arasında gidip gelirken boğulmamak için içiyordu. Klişe olacak ama, bu dünyaya ait değilmiş gibi görünüyordu.
Biraz susup sigara içtikten sonra bir anısını anlattı bana. “İlk utancımı anlatacağım sana,” deyip devam etti:
“Veresiye alışveriş ettiğimiz bakkalın sattığı zeytin, kötü bir zeytindi. Annem on beş kuruş verdi bana, daha iyi mal satan bakkal Jak’tan yüz dirhem zeytin (evet daha kilo ve grama alışmamıştı ağızlar ve zeytinin kilosu 60 kuruştu) almamı söyledi. Ben, bizim veresiye bakkaldan aldım zeytini ve on beş kuruşu cebime attım. Nasıl ortaya çıktı bu yaptığım? Hatırlamıyorum. Ama ölesiye utanmıştım. Cezalandırılmadım bu yüzden, ama uzun bir süre, herkese kaçamak bakarak, ezik dolaştım evin içinde.”[2]
“Çocukluktan kalma şeyler bunlar,” dedim, “takılmayın.”
Gülümsedi. İlk defa.
3 Kasım 2025
23 yıl önce bugün yoldaydım.
Ankara’ya geleli henüz birkaç ay olmuştu. Kayıtlı adresim hâlâ Kınık’ta olduğu için hafta sonunda oyumu kullanmaya gitmiştim. 3 Kasım 2002 Pazar gecesi, oyumu kullanmış olarak, “vatandaşlık görevimi” ifa etmiş olmanın huzuru ve gururuyla Ankara’ya dönüyordum. Kula’da, STR dinlenme tesislerinde mola vermiştik. Salçalı tost, zift gibi çay… Bir klasik tabii. Soma Seyahat (SS: Sevgi Yolunuz) kullanan şanslı insanlar bilir bunları.
Oy verdiğim ilk seçimdi.
Aradan 23 yıl geçti.
Şairin dediği gibi, sonra işte yaşlandım.
4 Kasım 2025
Kırkpâre
Film bitti. Sinemadan çıktı herkes. Sonuna kadar durdum, tüm jeneriğin akmasını bekledim. Çünkü benim için Teşekkür kısmı çok önemlidir. Filmin nerelerde çekildiğini anlayabilirsiniz o teşekkür faslından. Hangi müzikler, hangi kayıtlar kullanılmış. Bunları bilmezsem, öğrenmezsem rahat edemem. Baktım, bir tek o kalmıştı. O ve ben. Film arasında birlikte sigara içmiştik balkonda.
Sigaralarımızı gizlice içerken (çünkü lanet olası sigaranın yasak olmadığı bir yer kalmamıştı artık), “Kız yalan mı söylüyor sizce?” diye sormuştum. “Hikâye yazıyor belki de,” demişti gülümseyerek.
Jenerik bitince yanına gittim.
“Kim takar gerçeği! Herhalde bunu anlatmak istiyor film,” dedi.
“Herhalde,” dedim.
Bir sanat eserini sevmek için anlamak gerekmiyordu ne de olsa.
Anlamanın tek bir biçimi yoktu belki de.
***
Ömründe gördüğü en güzel şey olduğumu söylüyordu. Bana bir mucizeymişim gibi bakıyordu. Bu da beni gerçekten rahatsız ediyordu.
Doğum günümde bir bardak hediye etmişti bana. Bir Arjantin. “Ne içersen iç, boğazından geçen ben olayım,” yazmış bir kağıda, bardağın içine atmış. Çok tuhaf bir çocuk.
Ayrılmak için üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasını bekliyordum. Aynı üniversiteyi kazandığımız ortaya çıkınca erteledim.
Birazdan en donuk, en duygusuz halimi takınıp “Ben seni hiç sevmedim,” diyeceğim.
Ayrılığı daha kolay atlatır böylece.

Nezaketin ürkütücü durduğu insanlar vardır, bilirsiniz. O kibarlığın altında bir zorbanın yattığını anlamak uzun sürmez. Bu adam da öyleydi. Otelin lobisine indiğimde kadın oradaydı. Adamı bekliyormuş meğer. Birkaç gündür bu oteldeyim ama ilk kez görüyorum ikisini de.
Kadın ellerine bakıp duruyordu adamı beklerken. Ben kitabımı açtım, sevdiğim bir şairin kimbilir kaçıncı kez okuduğum kitabı. Adamın geldiğini sinirli sinirli bir şey söylediğinde fark ettim. Kadını –karısını– azarlıyordu ama bu aşağılık işi bile nezaketle yapıyordu. Başımı kitaptan kaldırmadım, bana bulaşsın istemiyordum. Bana hiçbir şey yapamazdı ama canımı sıkacaktı besbelli. Başımı kitaptan kaldırmadım ama okuyamıyordum da artık. Dikkatim dağılmıştı. Arada bana bakıyordu adam, hissediyordum.
“İyi akşamlar hanımefendi!”
Coşkulu, ama yılan gibi soğuk bir ses.
“İyi akşamlar,” dedim. Sesimi kendim bile zor duydum.
“Okuduğunuz şairi çok severim,” dedi. Hâlâ ayakta, karısının tepesinde dikiliyordu.
Tamam, dedim içimden, çattık! Şimdi şiir okumaya başlayacak. Sonra kendisinin de “bir şeyler karaladığını” söyleyecek sahte bir tevazuyla.
“Öyle mi?” diye sordum, çünkü başka çarem yoktu. Sormasam da söyleyecekti zaten.
“Konya’dan okul arkadaşım olur kendisi,” dedi. “Görürseniz çok selamımı söyleyin. Emekli albay Nusret Bağcı ben. Tarsuslu Nusret derseniz hatırlar…”
***
– Kaza tam burda oldu amirim. Ben evden yeni çıkmıştım…
– Amir değilim ben. Bak omuzlarıma, kuş sıçmış mı? Ne gördüysen onu anlat, serbestsin sonra, gidebilirsin.
– Tamam amirim, şey abi… Evden yeni çıkmıştım ben ki gürültü koptu, tam da göremedim aslında. Karşıdaki benzinliğin oradan çıkmıştı araba. Kız köpeğiyle yürüyordu, köpek birden yola fırlayınca kız arkasından koştu. Ne olduysa o anda oldu zaten. Birdenbire.
– Peki bu kitap kızın çantasından mı düştü? Kayayı delen incir.
– Evet amirim. İnanmayacaksınız şimdi ama, kız yürürken bir yandan da kitap okuyordu.

Yeni yol yapılınca kimse uğramaz oldu buraya. Yolunu şaşıran şaşkın birkaç acemi geçiyor bazen. Market yok mu, diyorlar. Tuvaletler temiz mi, diye soruyorlar. Sonra işlerini görüp benzin almadan basıp gidiyorlar. Az kaldı, tamamen kapatacağım burayı ve “dünyanın en hüzünlü benzin istasyonu” yazdıracağım tabelaya. Terk edilmiş benzinlikler hüzünlendirir beni.
“Hadi gel iki lokma zıkkımlanalım, sonra oturursun yine götünün üstüne. Soğumaz koltuğun, merak etme.”
Yine aynı terane. Karım, her zamanki gibi beceriksizlikle suçluyor beni.
Oysa tanışmamız ne güzeldi. Şık bir kafede, gün ışığı güzel gözlerine vururken gördüm onu ilk. Bizden başka müşteri yoktu mekânda.
Ne güzeldi o yıllar. Bıkmadan usanmadan, saatlerce konuşurduk. Şimdi zar zor, günde birkaç cümle ediyoruz birbirimize:
“Yemek hazır.”
“Merkeze gidiyorum, alınacak bir şey var mı?”
“Ben biraz yürüyeceğim, geç kalırsam merak etme…”
Konuşamıyoruz artık. Ak dediğime kara diyor, kara dediğime beyaz diyor. Çıkamıyoruz işin içinden.
Eskiden sıkıntı uğramazdı semtimize. Şimdi yanımızdan hiç ayrılmıyor.
5 Kasım 2025
Bir esere yeniden dönmenin, onunla bir kez daha vakit geçirmenin verimli sonuçları olduğunu deneyimlerimden biliyorum. Ama nedense, söz konusu eser kitapsa bunu daha nadir yapıyorum. Sevdiğim filmleri ise defalarca izleyebiliyorum. Tarantino’nun Django Unchained’i söz gelimi. Herhalde beş altı kez izlemişimdir. (Christoph Waltz şahane bir aktör.)

Kitaplarla ilgili bir avuntum var en azından, birkaç yıldır başarabildiğim bir şey bu: Sevmediğim, beğenmediğim kitapların sonunu getirmeye çalışmıyorum. Bu konuda kendimi hırpalamayı bıraktım. Öte yandan, bir film ne kadar kötü olursa olsun izliyorum.
***
Hastalık Hastası Kiralık Katil’i pek sevemedim. Ama bir çevirmen kazandım kendi adıma. Açıklamak zor ama bazı cümlelerdeki tercihlerinden ötürü, kitabın çevirmeni Selay Sarı’yı not ettim bir kenara. Haddim değil ama dil sezgisi kuvvetli bir çevirmen olarak düşündüm. Çevirdiği başka kitapları okumaya adayım.
6 Kasım 2025
1956’da The Paris Review’da yayınlanmış bir W. Faulkner söyleşisi var.
Söyleşinin bir yerinde şöyle diyor: “Sanatçının ihtiyacı olan tek ortam, çok yüksek bir bedel ödemeden elde edebileceği huzur, yalnızlık ve keyiftir. Yanlış bir ortam tansiyonunu fırlatır; sanatçı daha fazla zamanını hayal kırıklığı ve öfkeyle geçirir. Kendi deneyimlerime göre, mesleğim için ihtiyacım olan araçlar kağıt, tütün, yemek ve biraz viskidir.”
Buradan anladığım, yazarların kesinlikle Twitter kullanmaması gerektiği.

Ama söyleşinin asıl ilginç yerleri, benim için, Ses ve Öfke’den bahsettiği yerler:
“Bir sanatçının sahip olması gereken nitelik, eserini yargılarken objektif olmak ve bu konuda kendini kandırmamak için dürüstlük ve cesaret göstermektir. Hiçbir eserim kendi standartlarımı karşılamadığından, bana en çok keder ve ıstırap veren eseri temel alarak hüküm vermeliyim, tıpkı bir annenin hırsız ya da katil olan çocuğunu rahip olan çocuğundan daha çok sevmesi gibi.”
Mülakatı yapan kişinin bu sevilen, hayırsız çocuğun hangi kitabı olduğunu sorması üzerine –elbette– Ses ve Öfke’nin adını veriyor. Ve ekliyor:
“Hikâyeyi anlatabilmek, kendimi rüyadan kurtarabilmek için bu romanı beş sefer yazdım. Eğer bu rüyadan kurtulmasaydım bana ıstırap vermeye devam edecekti.”
İyi yapmışsın üstat. Istıraptan kurtulmuşsun.
Şimdi okur düşünsün!
Onur Çalı
Kırkpâre’deki resimler elbette Edward Hopper’a ait. Söylemeye gerek yok belki, bu Dünlük Turgut Uyar’a ithaf edilmiştir. Dünlüğün başlığı ve dipnot verilmeyen bazı cümleler onun “Hazırlandın Diyelim” şiirinden alınmıştır. Ayrıca, Turgut Uyar’a atfettiğim haletiruhiye hususunda Erhan Altan’ın Tomris Uyar’la söyleşisinden oluşan Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım kitabından faydalandım. Erhan Altan’a teşekkür ederim.
[1] Turgut Uyar, Arz-I Hal ve Sonrası, Can Yayınları, 1999, s.77.
[2] Turgut Uyar, Arz-I Hal ve Sonrası, Can Yayınları, 1999, s.82.
