Yüzünün Bana Söylediği, Denizcan Karapınar’ın 2025 yılında okurla buluşturduğu şiir kitabı. Şair, şiirlerdeki geçişi adeta şiirden şiire uzanan köprü yardımıyla kurmuş gibi. Kitap, Yüzünün Bana Söylediği başlığıyla başlayıp iç yapısında zaman, duygu, anlam geçişlerine göre ayrılmış olan ancak bütünde bir şiirin parçaları şeklinde ilerleyen alt dizelerle devam ediyor. Bu ayrım 1,2,3… şeklinde numaralandırılarak yapılmış. Numaralandırılmış alt dizeler her ne kadar eser içinde parçalı bir yapı gibi sunulmuşsa da, özünde kesintisiz bir içsel akışla sürüyor. Bu akış adeta tek şiirin içinde bölünmüş farklı zamanları sembolize ediyor. Şair, duygusal ve imgesel yoğunluğu her zaman diliminde yeniden kurarken biçimsel sürekliliği de bu yolla sıkı tutmuş. Tek şiirden çok bölümle doğan bu ilerleyiş, şiirin bütünündeki yüz, deniz, zaman gibi tematik ögeleri başka bölümlerde başka derinliklere taşımakta.
Eserin başından itibaren özneyi işittiğimiz kesintisiz bir ses ön planda. İçine girdiğimizdeyse yüz, kimlik arayışı ve başka kimliklerin arayışı olarak okuru sarıyor. Kiminde yüze seslenirken kimi dizelerde yüzlere sesleniyor. Bunun sebebini, daha tepe bir yerden bütüne baktığımda “arayış” olarak yorumladım. Ancak bu arayış, kimi ya da hangi durumdaki yüzü, yüzleri aradığını biliyor. Bu nedenle sürekli bir arayış diyebiliriz. Özne için onların kimi özellikleri de mevcut ve yer yer bize de bunlarla ilgili işaretler veriyor. Üstelik bu yüzler her zaman başkalarıyla ilintili değil, kendisine dair de bir eşelenme, içsel sayım durumu gibi.
Kitap genelinde yüz simgesi, fiziksel olmanın ötesinde kullanılmış. Yukarıda da yüzeysel olarak değindiğim üzere, insanın özüyle, bilinciyle ve en önemlisi de zamana karşı varlığıyla iç içe geçmiştir yüz. Bunları biraz da mısralar üzerinden örneklemek istiyorum. “Yüzünün bana söylediği” (s.5), “Yüz hatlarımda dokuduğum yeğin anlamla” (s.27), “Ve ussallık içinde bakıyorum yüzlere” (s.26) dizelerinde yüz, adeta bir sözsüz dili imler. Burada öznenin sözcüklere ihtiyacı bulunmuyor. Zaten yüz imgesi de birden fazlasını ifade etmekte, daha evrensel bir dili. Tıpkı anlamını bilmesek de duygusunu içimizde hissettiğimiz bazı (şiirlerdeki, şarkılardaki) sözcüklerin tınısı gibi.
Eserin merkeze aldığı duygu aşkken buradan yola çıkıp yalnızlığa, arayışa ve ölüme uzanan bir yol izliyoruz. Bu yol üzerinde aşkın başka yüzlerini arıyoruz, zaman içinde unutulmaya yüz tutan, özlenen, merak edilen. Bunu yaparken en çok da sessiz de olsa seslenişlerden faydalanıyoruz.

“Ölümden önce siz Akdeniz’diniz / Uzun upuzun boyunlar gibiydiniz / Bir gece bir daha yaşanmaz gibiydiniz / Bir sevişmek bir de yağmurun sesi gibiydiniz / Mor kıyılar buldum gözlerinizde ona inandım” (s.16) dizelerinden de görüldüğü üzere şair, ölümden önce ve sonrayı milat gibi ayırmıştır. Upuzun boyunları ulaşılamaz derecede uzaktan izlerken öte yandan da onun zarafetini çizmektedir. Bir daha yaşanmayacak geceyle imlediğiyse, geçiciliği ve benzersizliği de içine alan bir biriciklik teması üzerinedir. Sevişmekle duygusal bir bütünleşmeyi imlerken, yağmurun sesiyle de hüznü, arınmayı çizmiştir. Dolayısıyla tutku ve hemen peşinden arınma hissinin aynı mısrada işitsel ve dokunsal olarak verildiğini söylemeliyiz. Mor kıyılarsa belki göğün, belki denizin mavisinden gece indikten sonra geri kalandır. Yüzülmeyen deniz, uçulmayan gök, bununla birlikte insandan ve zamandan arınmış bir göz kıyısıdır. Gerçek düzlemde bakacak olduğumuzda da ağlamakla arınıp artık gözyaşının tükendiği noktada moraran bir çift göz olarak yorumlayabiliriz. Tüm bu perspektiften birlikte baktığımızda da biliriz ki ağlamak insana ait en masum hallerden biridir. Bu nedenle özne, o kıyılara inanmıştır.
“Yükselen bir denizdi anladığı / Yüzlerin büyük ülküsünden” (s.10) dizelerinde, anlaşılanla yüzlerin taşıdığı büyük zaferin arasında bir karşıtlık kurulmuştur. Burada yüzün dışı ve içi madalyonun iki yanı gibi yansıma yaratmıştır. Onlar denizin yalnız yükselişini görseler de bu yüzlerin ülküsünün küçük bir kısmı olarak resmedilmiştir. Oysa anlaşılmayan kısmının daha büyük olduğu vurgulanmıştır. Yine burada yüz, denizin yükselişini de içine alan bir metafor olarak kullanılmıştır.
Eserde diğer yüzlere baktığımızda “Aşklar durmadan sizi anlattım / Yüzüm gönlüm kanlar içinde” (s.15) dizelerinde adanmayı, “Sevdiğim yüzlerde / Ayaklandım ne vakit güneşli bir kıyı görsem / Ve öldüm / Kederlerinizde” (s.17) dizelerinde yanılgıyı, “Yüzleriniz kadar usul olmadı hiç iklimler / Güzel yüzleriniz o zamanlar / Burkardı yüreğimi” (s.18) dizelerinde kırgınlığı, “Yüz hatlarımda dokuduğum yeğin anlamla” (s.27) dizelerinde adanmaya benzer olarak çabayı, “Pencerelerde solan / Genç yüzümün / Yalnız umutla doyan / Huzmesidir” (s.31) dizelerinde beklentiyi, “Uçurum mezhebinde sevmek / Hayat ki / Bir ömür bir yüzü / Unutmamak / Demek” (s.43) dizeleri anlam arayışını, anlam buluşunu anlatmaktadır.
Kitap bütünündeki genel tema, aşk üzerinden kurulmuştur. Her ne kadar buradan yola çıkılmış olsa da, zaman zaman yalnızlığa, seyyahlığa, ölüme uzanmaktadır. Ayrıca başka biçimler, görünmeyen renkler ve kayıp yüzler de aranmaktadır. Üstelik bunlar en çok seslerde kendini göstermektedir. Şiirlerde güneşi ve kuşları sıkça gözlemliyoruz: “Teninde güvercin adaları var / Fakat ben gidemiyorum.” (s.33) Doğa, şiirlerde baskın bir dil oluşturmakta. Akış boyunca çeşitli kuşların kanat seslerini dinleyip maviyi izliyoruz. Kimi zaman göğün, denizin, kanın hatta lavın içinden gösteriyor kendini: “Mavi bir kandı sesinde titreyen türkü / Mavi kan / Aşka otağ bir damardan püskürmüş lavı” (s.33) Yine ten imi de hem yol hem yüz hem aşk olarak gizli bir özne gibi belirmektedir çeşitli mısralarda.
Şiirlerde nefeslenmeleri biraz sık buldum. Tek ya da iki kelimelik kimi mısralarda yer yer durgun bir suya saplandığım hissiyle şiirdeki yerimi yadırgadım. Ancak buna rağmen kesintiye uğramadan sonraki mısrayla yeniden akışa girebilmeyi vaat etmesini de başarılı buldum.
Kelime çeşitliliğine yoğun diyemesem de, zaman zaman kulağıma az dokunmuş ya da hiç dokunmamış olan, sesi güzel kelimeleri, mısraların içinde nakışlanmış görmek etkileyiciydi: “Bir mahmîyken vurulduğunda / İlkin anlak ulaşır erincine / Geçtiği kapılarda yorulur” (s.20). Buna ek olarak “deniz” sözcüğünün yinelemeleri, şairle bağ kurulmasına ve yine kitapta sıklıkla izlediğimiz ıslanmak, yağmak, akmak metaforlarına olanak vermişse de bunu biraz fazla buldum.
Kitabın sonunda da sen diye seslendiği, âşık olunan bir yüzden başkası değildir: “Benim sende anladığım olanca / Varsıllığıyla alnında genişleyen / Bütün bir evren.” (s.46). Sevgiliye bakınca onda evreni izleyen bir aşıktır özne. Şiirin başında “Yüzünün bana söylediği” (s.5) derken, finalde artık işitme duyusunu, dinleme eylemini de aşan bir noktaya ulaşmıştır. Burada görmek, seyretmek, kavramak, anlamak olgularının diğer her şeyi geride bırakıp özneyi başka bir bilince taşıdığını izliyoruz. Bununla birlikte, alnında genişleyen evreni bir çeşit kader, alın yazısı olarak da okumak mümkün. Özne, bu evrenin içerisine kendisini de dahil etmiştir. Böylece “Yüzünün bana söylediği”nden görmek eylemine uzanan bu yol, yalnızca bir duyunun dönüşümü değil, şiir öznesinin olgunlaşması, aşkın başka formlarını araması ve bunun sonucu olarak da aradığını bulması olarak okunabilir. Şair bu tamamlanışta, aşkın dilini sessize alarak işittiği ve işitmek istediği her şeyden sıyrılıp görmek, sessizce okumak kapısını aralamıştır.
Gönül Demircioğlu
