P. T. Barva’nın Andrea’ya Mektuplar adlı kitabı geçtiğimiz aylarda Sözcükler Yayınevinden çıktı. Dergilerden ve çevrim içi platformlardan öykülerini okuduğumuz yazar, insan zihninin karanlık dehlizlerine açılan, tedirgin edici olduğu kadar edebî açıdan da son derece rafine bir anlatı sunuyor. Bir hastane odasının kokusunu, rutubetli koridorların uğultusunu, insanın kendi içine kapanırken duyduğu ürpertiyi sayfa sayfa taşıyan bir metin bu. Fakat tüm bu karanlığın ortasında, kendine özgü mizahı, ince alayı ve keskin bir gözlemi de var. Yazar, deliliği bir durumdan çok varoluş biçimi, bir tür aydınlık / karanlık saçak olarak kuruyor.
Hikâyelerin taşıyıcı sütunu olan mektup formu, parçalanmış bir ruhun içinden geçenleri, kırılmış bir aklın kıvrımlarını, insanın kendisini yok etme ve yeniden kurma çabalarını adım adım sezdiren bir döküm sunuyor. Anlatıcı, kardeşi Andrea’ya seslenirken aslında kendi travmalarıyla, kendi yaralarıyla, kendi Tanrı’sıyla konuşuyor. Her satırda hem bir sitem hem bir yalvarış hem bir suçlama hem bir teslimiyet var.
“Hayır, şimdi bunları düşünemem. Çok mühim bir işim var. Yapmam gerekenleri Tanrı bana tek tek söyledi.” (s.10)
Barva’nın en etkileyici tarafı, gerçeklik algısını sürekli yerinden oynatması. Okur, sanatoryumun içinde olup bitenlerin hangisinin hakikat, hangisinin zihnin oynadığı bir oyun olduğunu tam olarak ayırt edemiyor. Josef, Benedict, Güçlü Harry ve özellikle Bay Samuel… Tüm karakterler birer gölge, birer yankı, birer ihtimal gibi duruyor. Mektuplar ilerledikçe gerçekliğin zemini kayıyor, anlatıcı belki de kendi ölümünü deftere geçirirken okuru da bu ölüme ortak ediyor.
Metnin derinlerinde ilerledikçe sanatoryum sembolik bir mekâna dönüşüyor. Yazar, şiddeti ve deliliği felsefî, varoluşsal ve hatta şiirsel bir düzlemde ele alıyor. Fizikten psikiyatriye uzanan referanslar, anlatıcının kırık zihninin duvarlarında yankılanan bilgi kırıntıları hâline geliyor. Bu parçalanmış entelektüellik, metnin ruhuna trajik ama aynı zamanda büyüleyici bir derinlik katıyor.
“Rosenhan Deneyi’ni bilir misin?”
Başımı öne eğdim.
“Sefilsin” dedi, “bari zatürreden ölseydin! Biliyorsun, hayli çaba sarf ettim.” (s.23)
Son mektup, okura bir taraftan huzur bir taraftan rahatsızlık veren bir kapanış sunuyor. Metnin sonunda hakikat, hâlâ sislerin içinde. Fakat okur, anlatıcının sesini uzun süre üzerinden atamıyor. Andrea’ya Mektuplar bitse bile içimizde konuşmaya devam eden bir ses bırakıyor.
“İşte böyle Andrea. Hâlâ hayattaysan bilmeni isterim ki bu son mektup, kardeşim. Sana dair merakım bitti. Hikâyemiz de bir deniz kenarında bitsin isterim.” (s.88)

İkinci bölümde yer alan öyküler, insan ruhunun en kırılgan, en tekinsiz, en karmaşık bölgelerine açılan kısa ama yoğun kapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu bölümde iyilik ve kötülük, çoğu zaman aynı sahnenin farklı ışık dereceleri, aynı bedenin birbirine değen yaraları, aynı evin içinde birbirine karışmış titreşimler olarak anlatılıyor.
İkinci bölümün ilk öyküsü “Çırak” kötülüğün içeride mayalanan bir dürtü olduğunu gösterir. Çocukluğunda babasından gördüğü şiddeti, hem bir savunma hem saldırı refleksi hâline getiren çırak, yıllar sonra ustasının kapısına geri dönmesiyle hikâye başlar. Burada iyilik ile kötülük arasındaki çizgi kaygı verici biçimde daralır, kötülük, çocuklukta öğrenilmiş bir tepki olarak tekrarlar kendini. İyilik, koruyucu ama aynı zamanda gerçeği gizleyen bir örtü olur. Şiddet, bir genetik aktarım, bir ruh mirası gibi yeniden üretilir. Bu öykü, kötülüğü en yakın ilişkilerde, aile içinde, sessizliklerde arayan güçlü bir başlangıçtır.
“Yüzüne bakıp pişmanlık aramıştı. Ağlamaya başlamasını, elleriyle yüzünü örtüp saklanmasını beklemişti. Çocuğun sakince söylediği bu sözler, karanlık, kıpırtısız göz bebekleri, kuyunun kapağını mühürledi.” (s.102)
“Ormanda Bir Dal Kırılsa” öyküsü, iyilik-kötülük karşıtlığını taşranın gündelik hayatına taşır. Hilmi Bey’in görünürdeki sakinliği, gençlerle kurduğu dostane ilişki ve kültürlü adam imajı, rögar kapaklarının altından sızan lağım kokusu gibi giderek yoğunlaşan bir karanlıkla çatışır. Kötülük burada üç katmanda büyür. Kültürlü bir maskeyle örtülmüş suç, gençlerin iyi niyeti ve saflığı üzerinden kurulan tahakküm, doğanın bile saklayamadığı çürüme; koku, su, gökkuşağıyla simgelenir. Öykü, iyiliğin her zaman güçsüz, kötülüğünse her zaman sıradan bir yüzle karşımıza çık hatırlatır. Hilmi Bey’in son sözleri, iyilik-kötülük ayrımının yok oluşudur. Okur tam da bu çöküşle yüzleşir.
“Firavun” öyküsü kötülüğü, insanın kendi bedeninde açtığı yara olarak sunan en sarsıcı öykülerden biri. Serçe parmağını kesen karakter, kendini cezalandıran bir faildir. Suçluluk duygusunu bedenle telafi etmeye çalışan bir kişidir. Kötülüğü kendi dokusuna işlemiştir. Bu öyküde iyilik ya da iyileşme seçeneğinden bahsedemeyiz. Ama kötülük, okurun karşısına sessiz bir teslimiyet hâliyle çıkar. Bu, yazarın kötülük kavrayışını daha derin bir psikolojik boyuta taşıdığı bir metindir.
“Hikâyeci” bu bölümün en siyasal ve en kurumsal öyküsü. Burada kötülük artık bireysel olmaktan çok sistemin, devlet mekanizmasının, adalet aygıtının içine çökmüş bir ağırlıktır. Bir savcının masada boğularak öldürülmesi, masanın altından çıkan fotoğraflar, cinayetin hikâye uydurularak kapatılması… Fail bir tek kişi de değildir. Adalet, iyilik gibi görünen ama kötülüğün en rafine şekline dönüşen bir uygulamadır. Cinayeti çözmesi gerekenler, onu estetize eden sanatçılara dönüşür. Öykü, okurun vicdanını kötünün ölümü iyilik midir yoksa yeni bir kötülüğün başlangıcı mı, sorusuyla zorlar. Bu belirsizlik, öykünün gücünü ve rahatsız ediciliğini arttırır.
“Evcilleşmeyenler” öyküsü erkeklik, güç, hınç ve sevgi eksikliği üzerine kurulu geniş bir panoramadır. Saado’nun çocuklarına göstermediği sevgi, atlara gösterdiği aşırı hassasiyetle tezat oluşturur. Oğlunun nefret dolu cümlesi, iyilik-kötülük çatışmasını aile içi bir duygusal açlık üzerinden verir. Burada kötülük, bir adamın sevgisizliği, ihmalkârlığı, yılların biriktirdiği duygusal şiddet ve nihayetinde patlayan, öldürülen hayvanlar üzerinden sembolleşir. İyilik, çok kırılgandır. Gaaro’nun mizahı, anlatıcının yumuşak bakışı, Saado’nun zihninden gelen savunmasızlığıyla bu kırılganlığı örneklendirebiliriz. Öykü, iyilik ve kötülüğün genelde aile denilen o dar mekânda, birbirine en yakın yerlerde yaşandığını gösterir.
“Mor” ve “Mandalina” bölümün en ağır iki metni. Bu öyküler, çocukluktaki iyilik-kötülük çatışmasını en çıplak hâliyle verir. Mor’da çocukların solucanları bağlaması, arıları yakması, maskotu asması şiddetle oyunun iç içe olduğunu gösterir bize. Masumiyet, küçük işkencelerle bozulur. Yetişkinler, susarak bu kötülüğe ortak olur. Kötülük keşfedilen bir şeydir ve iyilik henüz filiz hâlindedir. “Mandalina”da öykünün merkezi çocuğun görünmezliğidir. Kaza sonrası evden içeri giren çocuk, mandalina kâsesinin yanında iki ölünün arasında dolaşır. Kimse onu fark etmez, kimse ona sarılmaz.
“Spil’e Vardı mı?”, “Yaz Bittiğinde”, “Ak Gece Kızıl Nehir” öykülerinde de iyilik ve kötülüğün birbirinin içinden geçen nehirler gibi sarmallaştığını söyleyebiliriz. Öykülerin tümü, okuru kesin bir yargı noktasına yönlendirmek yerine, etik rahatsızlık yaratan bir belirsizlik yaratıyor. İnsanın hem kurbanı hem faili olabildiği, hem iyi niyet hem zulüm kapasitesini taşıdığı bir evren kuruluyor. Bu evren, yazarın bilinçli tercihiyle, okurun kendi içindeki iyilik ve kötülük terazisini yeniden tartmasına yol açıyor.
Kitabın en ilgi çekici özelliklerinden biri de öyküleri birbirine bağlayan haikular. Haiku, dünyadaki en kısa şiir biçimi olarak biliniyor. Barva, bu kısa biçimle, yoğun duygu ve düşünceleri okura ulaştırmayı başarıyor.
Andrea’ya Mektuplar’ı okumak, karanlığın içimizde de dolaştığını kabul etmek demek. Edebiyatın en zor ama en dürüst sorularını arayanlar için kaçırılmaması gereken bir ilk kitap.
Demet Eker
