Atakan Boran, çağdaş Türk öyküsünün dikkat çekici isimlerinden biri. Son kitabı “Anlaşılmayan” insanın kendi içindeki karanlıkla, dilin sınırlarıyla ve sessizliğin ağırlığıyla hesaplaştığı bir metinler bütünü. Karakterleri deliliğin kıyısında dolaşan, çoğu zaman “anlaşılmamak”la cezalandırılmış insanlar. Biz de Atakan Boran’la, hem “Anlaşılmayan”ın dünyasını hem de yazarın kendi yazı serüvenini konuştuk.

Yiğit Koçyiğit

Atakan Boran

Anlaşılmayan ismi hem kitabın bütünü hem de karakterlerin dünyasıyla doğrudan konuşuyor. Sizce gerçekten “anlaşılmamak” mı çağımızın en derin yarası, yoksa bu ad ironik bir tercihten mi doğdu?

Anlaşılmayan karakterler yazmak için özel bir çaba harcamadım doğrusu. Yazdıklarıma dönüp bakınca hepsinin bir şekilde anlaşılmamaktan muzdarip olduğunu fark ettim. “Anlaşılma” meselesi üzerine kafa yorduğum bir konu. Düşünüp taşınıp neye kanaat getirdiğim sorulursa iki insanın birbirini büsbütün anlayabilmesi mümkün değil gibi geliyor bana. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında meşhur bir cümle var ya hani “Yıldızlar birbiriyle konuşabilir insan insanla konuşamaz.” diye. Elbette iletişim kurabiliyoruz, aynı paydada birleşiyor, kendimizi bir başkasının yerine koyup benzer şeyler hissetmeye çalışıyoruz. Yine de asla tamamlanmayan bir boşluk kalıyor. Karakterlerim için benzer bir durum söz konusu. Bir şekilde o boşlukla yüzleşiyorlar.

Peki sorunuzda bahsettiğiniz gibi bu konuyu çağımızla ilişkilendirebilir miyiz? Elbette modernite, bireyselleşme gibi konular üzerinden anlaşılmamayı bir bağlama oturtabiliriz. Ama ben maalesef bunun doğamız gereği böyle olduğunu düşünüyorum. Birini tamamen anlıyorsam ya yüce bir güç olmam gerekir ya da o kişinin bizzat kendisi.

Kitaptaki hemen her öyküde karakterler kendi içlerinde sıkışmış, çoğu zaman da akılla delilik arasında salınan kişiler. Bu bilinç hâllerini kurgularken daha çok psikolojik bir gerçekliğe mi, yoksa şiirsel soyutlamaya mı yaslandınız?

Normalin sınırlarını belirleyen şey, biraz da toplumsal uyum ve günlük işlevselliği sürdürebilmekle alakalı. “Deli” olarak addedilen kişiler “delilik”lerini gizleyemeyen, uyumsuz kişiler. “Akıllı”larsa aslında çoğu zaman “deliliğin” sınırlarında geziniyor. Sadece bunu gizlemek konusunda başarılılar. Bir öyküde karakterin bilincini yansıtmanız gerektiğinde böyle sınırları gizlemenin bir önemi kalmıyor. Ben yazar olarak bunu bu şekilde aktarmayı seviyorum. Dediğiniz gibi yer yer şiirsel soyutlamaya başvurmaksa işin keyifli taraflarından. Çünkü neticede bizim derdimiz sadece gerçekleri okumak olsa neden edebiyata bu kadar ilgi duyalım?

Kitabın ilk öyküsü “Ben, Bir Şey” baba-kız ilişkisi, iletişimsizlik üzerine kurulu. Bu sahnede duygusal bir hesaplaşmadan çok, kuşaklar arası bir sessizlik hissediliyor. Siz bu iletişimsizliği nasıl yorumlarsınız?

Anlaşılmanın güçlüğünden bahsetmişken aileye değinmeden olmaz herhalde. Beni en çok anlamayan beni en çok tanıyandır. Bir yabancı beni tanımadığına göre anlamasını da bekleyemeyiz. O hâlde birbiriyle en çok anlaşamayanlara aile dememiz gerekir. Kulağa oldukça ironik geliyor farkındayım. Ailedeki iletişimsizlik insanların kendini bu kadar açmak zorunda oluşuyla alakalı sanırım. Toplumsal rollere bürünmeye, maske takmaya ihtiyacımız kalmıyor aile içerisinde. Üstelik duygular daha baskın hâle geliyor. Kuşak meselesindeyse haklısınız, iki insan arasındaki uçurumu büyüten bir unsur maalesef.

“Vrak”ta dil çözülüyor. İkinci Yenici bir tavır siniyor öyküye. Ki sahnenin en başında Edip Cansever var. Çağrılmayan Yakup öykünün baş kahramanı. Bu türler arası öyküden ve doğuşundan biraz bahseder misiniz?

Yeni bir öykü yazmaya başlamadan önce bazen aklımda bir konu dönüp durur, bazen bir cümle, bir kelime. “Vrak” öyküsü ise uzun süre “Çağrılmayan Yakup” şiirinden mısraların zihnimde yankılanması sonrası ortaya çıktı. Cansever’in Yakup’unu kısa bir süreliğine kendi öykümde misafir etmek istedim. Bu sebeple bu öykünün şiirsel yanı daha baskın. Tıpkı şiirdeki gibi dağınık bir bilinci aktarmaya çalıştım. İkinci Yenici bir tavır olarak düşünebiliriz bunu. Şiirle öykü arasındaki bu yakınlığı seviyorum. Öykü genellikle romanla yakın akrabalığı üzerinden değerlendirilse de şiir öykünün kardeşidir bana kalırsa, romansa kuzeni.

Kitapta sık sık karşımıza çıkan baba figürü, yaşayan ya da ölü fark etmeksizin, hep bir gölge gibi dolaşıyor. Sizde baba imgesi edebi olarak neyin simgesi?

Çocukken dünya anne ve babadır. Büyüyünce anne baba ve diğerleri olur. İkisi de hayat boyu bir gölge gibi eşlik eder bize. Psikolojik ve sosyolojik açıdan düşünürsek baba, otoritenin tezahürüdür. Tanrı, baba, müdür, amir, patron, başkan, öğretmen. Ya da herhangi bir otorite temsilcisi. Çatışmayı en sık otoriteyle yaşar insan. Edebi olarak bir metin kurguluyorsak dile getirecek bir çatışmamız olması gerekir. Bu açıdan aile müthiş bir kaynak bizim için. Sanırım bu sebeple benim metinlerimde de baba figürü sık sık karşımıza çıkıyor.

Kitabın başındaki Beckett alıntısı (“Sonra eve döndüm ve yazdım: Gece yarısı. Yağmur camları dövüyor. Gece yarısı değildi. Yağmur yağmıyordu.”) sanki tüm kitabın poetikasını özetliyor. Beckett sizin yazı evreninizde nereye denk düşüyor?

Beckett benim için özel bir yazar. Onun roman üçlemesi Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılmayan en sevdiğim kitaplardandır. Anti-kahramanlar üzerinden karakterlerin bilincini, çelişkili düşüncelerini ustalıkla aktarır Beckett. Bir an böyle düşünüyorsunuzdur ama bir an sonra tamamen farklı. Bahsettiğiniz alıntıda hem bu zıtlık var hem de yazarla metni birbirinden ayırmamız gerektiğine dair hoş bir vurgu. Öykünün kurgusal yanına işaret etmek için böyle bir alıntıyı kullanmak istedim ben de.

“Kıyıdan Uzak” öyküsü sessizlikle, bir tür yankısızlıkla bitiyor. Sizce bir öykü anlatmadığı ölçüde mi tamamlanır?

Kısa bir öyküde her şeyi anlatmak elbette mümkün değil. Dahası öykü anlatmadığı ölçüde başarılı bulunan bir tür. Yani okur öyküyü bitirdikten sonra kafasında bir ışık, yüreğinde bir kıpırdanma hissediyorsa o öykü başarılıdır. Benim öykülerim daha çok duygulara hitap ediyor diye düşünüyorum. Okurda bir şey hissettirdiğim ölçüde kendimi başarılı sayarım. “Kıyıdan Uzak” bir sessizlikle bitiyor. Ama okur için sessizlikle bitmesin isterim.