12 Eylül 2025
Türkiye tarihinin en uzun günlerinden biridir 12 Eylül.
Halen o anayasayla, o siyasi partiler kanunuyla, en önemlisi de o zihniyetle yönetiliyoruz. Bir kışla gibi yönetiliyor memleket. Bir şirket gibi. Tam tarif et deseler, içinde mescit olan özelleştirilmiş bir kışla derdim.
Ölenler, öldürülenler, çekilen acılar, işkenceler… Daha hesaplaşmadık onlarla.
12 Eylül’ün memlekete en büyük hediyesi de islamofaşizm oldu. Kurtulmak için daha uzun süre debelenmemiz gerekecek.
Bill Murray’nin oynadığı Groundhog Day (1993) adlı bir film var. Kahramanımız ne yaparsa yapsın, o gün neler olursa olsun sabah yine aynı güne uyanır. O günden bir türlü çıkamaz. Takvim ilerlemez. Türkiye’de Bugün Aslında Dündü adıyla gösterilen filmden mülhem şöyle diyebiliriz: Bugün aslında 12 Eylül.
45 yıldır aynı güne uyanıyoruz biz de. Takvim yaprağında hep o gün var.
Çünkü henüz hesaplaşmadık.
15 Eylül 2025
1964 yapımı Duvarların Ötesi filminin senaryosu Turgut Özakman’ın aynı adlı oyununa dayanıyormuş. Senaryoda üç imza var: Aynı zamanda filmin yönetmeni olan Orhan Elmas, Turgut Özakman ve Vedat Türkali. Çekildiği yılı da göz önünde bulundurarak düşünüldüğünde fena film değil doğrusu. Siyah beyaz filmde çok iyi aktörler de boy gösteriyor: Belgin Doruk, Danyal Topatan, Hayati Hamzaoğlu, Tanju Gürsu, Erol Taş…
Bir grup mahkûm hapishaneden kaçarlar, Belgin Doruk’u da rehine olarak alıp bir depoya sığınırlar. Sonrası biraz iç hesaplaşma, çatışma vuruşma, (muhtemelen Vedat Türkali’den kaynaklanan) suç ve suçlu kavramının toplumsal açıdan mıncıklandığı bir takım sözler…
Benim ilgimi çeken kısma geleyim. Filmin başında, hapisten kaçan mahkûmlar antik kent gibi bir yerde geceyi geçirirler. Antik sütunların arasında. Tiyatro da görünür. Evet doğru tahmin ettiniz, burası Bergama Asklepion’udur.
Daha sonra filmin kötü adamını oynayan Atıf Kaptan da bir sahnede Asklepion’da görünür.
Birileri çıkıp Bergama’da çekilen filmleri merak ederse, küçük bir katkı olsun bizimki. Gerçi Asklepion’u bilen herkes, filmi izlediğinde anlar bunu. Çünkü oradaki ağaç bile aynı. Biraz daha yaşlanmış olarak hâlâ yerinde duruyor.
Asklepion’da antik bir uyku çektikten sonra mahkûmların sonraki ve son durakları Ayvalık olur. Ve filmin neredeyse tamamı zaten Ayvalık’ta geçer.

Hamiş: Filmin görselleri için dolanırken rastladım. Erol Taş ile bir röportaj yapılmış. Sunucu kadının ilk sorusu şu: “Oynadığınız rollerin yansımaları özel yaşamınızda sizi hiç etkiledi mi?”
Erol Taş, “600-700 civarı film yaptığını” söyledikten sonra bunların içinde sadece birinden etkilendiğini itiraf ediyor. Evet, bizim Duvarların Ötesi bu. Filmde Erol Taş’ın, ölen arkadaşlarından birini denize atma sahnesi var. O sahne çekilirken kendini tutamamış, neredeyse bir saat boyunca hıçkıra hıçkıra ağlamış.
Ne kadar zarif, ne kadar tatlı bir adam Erol Taş. Kötü adamı oynadığı için kendisine sıkça küfür edildiğini, taş atıldığını, gece yarısı telefonlar aldığını gülerek anlatıyor.
16 Eylül 2025
Eski kitaplarda ara sıra rastlıyorum “büyültmek” sözcüğüne. Acaba ne zaman vazgeçtik “l” harfinden, ne zaman attık onu?
Küçültmek diyoruz, fakat büyültmek demiyoruz artık. Oysa “l”li hali de fena değil sözcüğün.

İşte rastladığım en son örnek. Nâzım’dan:
Ve bu sonsuz
ve bu ölü suların
ağır ağır kımıldanan yığını
çoğaltıyor
büyültüyor
dayanılmaz bir hale getiriyordu
onun dehşetli yalnızlığını.
17 Eylül 2025
İnsan ne acayip bir şey. Her durumda direniyor, yaşamak ağır basıyor hep. O gün denize karşı oturmuş biralarımızı yudumlarken mutlu olup olmadığını sormuştum ona. “Ölmeyecek kadar mutluyum,” dedi, birasından büyük bir yudum daha alıp ekledi: “İdare ediyorum işte. Şimdilik.”
Bir devrimci abinin anlattıkları geldi aklıma. Ona da anlattım.
İşkencedeyken bir gardiyan, külotunun içinde çiğ yumurta getiriyormuş devrimcilere. O çiğ yumurtayı kabuğuyla birlikte yediğini söyleyen abiye şöyle bir baktım. “İşkenceyi yaşamak ayrı işkencedir, anlatmak ayrı işkence, dinlemek ayrı işkence,” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. “Neden kabuğuyla yutuyormuş acaba,” diye düşünürken sanki beni duymuş gibi cevapladı: İz bırakmamak, yakalanmamak içinmiş.
“Tek bir çiğ yumurta bana bir hafta daha direnme gücü verirdi,” diye tamamladı sohbeti.
Bir süre sustuk.
Sonra başka şeylerden konuştuk.
18 Eylül 2025
Almanlar ya da Japonlar, hadi bakalım, bunları da tek sözcükle anlatsınlar da görelim…
– Yazın son günleri balkonda oturup batan güneşe bakarken hüzünlenmek.
– Okumak istediğin kitaplara hiçbir zaman yetişemeyeceğini bilmenin verdiği hüzün.
– Sokakta bir tanıdığı görüp selam verip vermemek arasında kalmak.
– Sonbaharda yere düşen yaprakları ayağınla ezerken sanki canlı bir şeye basıyormuşsun gibi hissetmek.
– Şehirler arası otobüs bir bozkır kasabasında mola verdiğinde duyulan kimsesizlik hissi.
– Televizyon reklamlarını izleyip ağlamak.
– Kasaba garajlarının (otogarların) kokusu.
– Birlikte, hep birlikte eşitlik ve adalet için bağırırken duyulan coşku.
– Tam uykuya dalacakken gözlerini fal taşı gibi açtıran korku.
19 Eylül 2025
Hafta sonu şehir dışından misafirlerim vardı. Ankaralılar ya da benim gibi mecburen Ankaralı olanlar bu hissi bilirler sanıyorum: Şehir dışından misafirimiz geldiğinde mahcubiyet duyarız biz. Misafirlerimize şehrimizi beğendirmeye çalışırız, ama bu epey zordur. Çünkü kabul edelim, pek bir albenisi yoktur Ankara’nın. Biz yine de elimizden geleni yaparız. Şehrimizin güzel, biricik yerlerine götürmek, gezdirmek isteriz arkadaşlarımızı. Yine aynı şey yaşandı. Yine aynı mahcubiyet.
Tunalı, Kuğulu Park ve Atakule’den oluşan kısa rotamızda karar kıldık. Tunalı başka bir yere benziyordu, Kuğulu Park’ta kuğular vardı işte ve sonunda o sevimsiz Atakule. Şehrimizin ortasına dikilmiş o penis. AVM kısmı bütün AVM’ler gibi sevimsizdi… Yıllardır çıkmamıştım ben de, bari kulenin tepesine çıkalım, çirkin binalardan oluşan Ankara manzarasına bir de terastan bakalım dedik. İyi hoş da kuleye çıkışın kişi başı 600 TL olduğunu bilmiyorduk tabii. Ne suç işlemiş olabilir ki bir insan bozkır manzarasına bakmak için o parayı versin?
Gruptan biri, “boş verin allah aşkına, o parayla akşam rakı içeriz,” dedi.
Nitekim öyle yaptık.
Ankara’nın en güzel yeri meyhaneleridir zaten.
Onur Çalı

Kaleminize bereket, yüreğinize sağlık Onur Çalı.
Her zamanki gibi çok güzel. kaleminle bin yaşa.
Kaybolan “l”ye gelince, kaybolmuş değil. TDK sözlüğünde büyültme, büyültmek de büyütme, büyütmek de var. nazım da hem bü
yültmek’i kullanıyordu hem büyütmek’i.
Bu da bir başka klişe Bir açın da bakın Ekşi deki Ankara başlığına. Neden Ankara sevilir. Hem zaten çok kalabalık oldu sevmeyenleri kıyılara alalım.
Bergama,Kınık,eski sinemalar ve nostalji konularında daha çok izlenim ve ani olsun.
Bergama Kermesleri mesela.
Muhteşem antik tiyatro mesela
Kızıl Avlu mesela.
Ya da “Bergama daki paranormal olaylar”başlıklı YouTube videoları…