Viyan Erel Kaplan’ın “Askıda Hayat” adlı romanında hikâyelerin alt üst edilmesi ileride iyi bir romancı olmasının işaretlerini veren bir yazarın ayak izlerini de ortaya çıkarıyor. Çünkü üst hikâyelerle alt hikâyeler birbirinin yerine geçerken çok ince geçişlerle metnin bütünlüğünden ayrışmıyor, kopmuyor. Okuru metnin içine daha da dâhil ediyor. Bu çapraşık anlatım tarzı, ancak roman disiplinine sahip bir yazarın başarabileceği bir beceridir.

Viyan Erel Kaplan, ilk romanı Askıda Hayat’ta[1] bir mahalledeki insanların gizemli ve acılarla dolu sırlarını müthiş bir kurguyla anlatıyor. Hikâyeler, o mahallede her an yaşanan feodal yaşam normlarından, çocuksu aşklardan ve insanın çelişkili trajedilerinden yola çıkarak yalnızlık, çaresizlik, kimsesizlik gibi ortak sancılara ulaşıyor.
Kaplan’ın Askıda Hayat romanı, romanda anlatılan hikâyelerin karakterlerini, karakterlerin yaşadığı mekânları okura tanıtmakla başlıyor. Böylelikle okur ta kitabın başında hikâyeleri anlatılan karakterleri ve onların nasıl bir yerde yaşadığını içselleştiriyor. Kaplan, bu atmosferi de başarılı bir şekilde kuruyor. Kasap Cemil Abi, Ayyaş Berber Şevko, Bakkal Hacı, tabelası olan tek dükkân Kahveci Apo Salih, Derman, Derman’ın apartman görevlisi dul annesi, Sultan ya da Şeyhmus, Hilal, Bermal, tekerlekli sandalyede kocasını gezdiren dilenen Yolê, Deli Gogê, bembeyaz bir kuzu Rafi ve diğer yan karakterler… Herkesin birbirini tanıdığı, yabancıların ajan sayıldığı sokakta bulunan ana mekânlar da Kardeşler 2 Kıraathanesi, annesinin kapıcılık yaptığı ve kendilerinin oturduğu apartman, Gülbahar adında bir saz ve tabii ki dut ağacı ve o coğrafyada bazı köyler…
Kaplan, her birinin çok ilginç hikâyeleri olan karakterleri, o kadar başarıyla birbirine kaynaştırıyor ki, bir an sanki modern Binbir Gece Masalları’nı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz ya da hikâyelerin hikâyelere bağlanması yöntemi bu masalları size çağrıştırıyor. Bunu son derece sakin ve bir o kadar gösterişiz şekilde yapıyor ki, bu metindeki üst hikâye ile alt hikâyeler birbirine dolanarak hangisinin ana hikâye olduğunu unutuyorsunuz. Viyan Erel Kaplan’ın Askıda Hayat adlı romanında hikâyelerin alt üst edilmesi ileride iyi bir romancı olmasının işaretlerini veren bir yazarın ayak izlerini de ortaya çıkarıyor. Çünkü üst hikâyelerle alt hikâyeler birbirinin yerine geçerken çok ince geçişlerle metnin bütünlüğünden ayrışmıyor, kopmuyor. Okuru metnin içine daha da dâhil ediyor. Bu çapraşık anlatım tarzı, ancak roman disiplinine sahip bir yazarın başarabileceği bir beceridir.
Viyan Erel Kaplan, bir kadim şehir olan Diyarbakır’ı çok iyi bilmenin olanaklarını tüm edebiyatın estetiğini romanına yansıtmaya çabalayarak onu özgün kılmayı amaçlıyor. Mahallenin ruhunu yansıtmaya çalışarak onu da bir karaktere dönüştürmek için emek harcıyor. Yazarın bu dönüştürme duygusu, bana Necib Mahfuz’un Midak Sokağı’nı çağrıştırdı. Otobiyografik anlatımlarla oluşturulan hikâyeler doğası gereği masalsı ve yöresel dil kaygısını beraberinde taşıyor. Kaplan, bu kaygıyı okurun hissetmemesi için elinden geleni yapıyor.
Askıda Hayat’taki hikâyelerin bu kadar çeşitliliği, aslında kadim şehrin kadim insanlarının günlük yaşamlarıyla varlıklarının inkârının en nesnel göstergeleri olarak okurların bilinçaltına yerleşmesini sağlıyor. Acıya âşık olan yaşamlar, nesnel değer yargıları olarak hayatımızın içinde varsalar, neden bir edebi değer olarak yazılmasın, neden okurlar bu yaşamlara dokunmasın?
“Derman, hikâyeler bitince işin sırrını çözmeye başlamıştı. Duvarda çıngırağın, örgünün, suskunlukların, acıların, kederlerin, türkülerin, yediği tokatların, edilen yeminlerin, verilen sözlerin… İki adam, baba yerine koyduğu dağ gibi iki adam, ne zaman babasını düşünse gözünün önünde canlanan iki suret, iki kardeş, iki yoldaş… Bu kadar acıyı yüreklerinde nasıl saklamışlardı? Kendilerini yiyip bitiren bu meslekleri nasıl devam ettirebilmişlerdi? Acıya âşık olunur muydu hiç?” (Askıda Hayat, s.93)

Askıda Hayat’ta görenekler, gelenekler, mitoslar, teolojik ve sosyolojik bağları olan inanışların hâlâ varlığını “Çan” ve “Saç Örgüleri” ve “Türbe” metaforlarıyla kanıtlamak isteyen yazar Viyan Erel Kaplan genel olarak ötekileştirilenlere, egemen ve yöneten güçlere gönderme yapsa da, aynı zamanda yaşadığı coğrafyanın en genel yazgısını da okurlara aktarmak istiyor. Aşağıda alıntı yaptığım cümleler aynı zamanda kitabın kırılma noktaları olarak göze çarpıyor:
“Altı kızdan sonra dünyaya gelen oğlunun elinden tutup göğsünü gere gere. Büyük bir zafer kazanmışçasına gezdirmeye başladı.” (Askıda Hayat, s.13)
“Artık karar vermeliydi. Ya göründüğü kişi olacaktı ya da olmak istediği kişi gibi görünecekti. Annesinin yıllar önce bir düğünde kendine aldığı eteği ve bluzu çıkardı sandıkta. Çekmeceden sutyeni alırken üzerinden asırlar geçmiş bir ruj buldu.” (Askıda Hayat, s.123)
“Altı kızdan sonra doğan erkek çocuğunun yedi yaşına kadar kız gibi giydirilmesi, kimsesizlikten kız çocuğun erkek gibi yetiştirilmesi” gibi hikâyeler aslında romanın ana iskeletini oluşturuyor. Fakat yukarıda dediğim gibi diğer hikâyeler kısa sürede bu ana iskeletin üstünü örtse de okur hep bu ana iskelete sarılarak okumaya devam ediyor. Zaman zaman gizemli hikâyelerin de yer aldığı bu hikâyeler romanda çözülmeyecek düğümler gibi hissedilir.
“Ahdim olsun baba, hiçbir çocuğumun ve hiçbir çocuğun kasap olmasına izin vermeyeceğim.” (Askıda Hayat, s.85)
“Sultan oturtuldu. Berber Şevko, başta saçı kesmeye ikna olmadı. Başka berber getirin, dedi.” (Askıda Hayat, s.13)
Oysa bu düğümler romanın bilinçli kurmacasıdır ve kitap bitene kadar okurun çözüm için kafasını meşgul eder, roman üzerinde düşündürür. Bunu biraz daha açmak istiyorum. Tam olarak moderniteye geçememiş ancak geçmiş gibi görünen bir toplumda roman yazmanın başlıca sorunları var. Bu sorunlar gelişmiş ülkelerdeki gibi modern bir hayatın getirdiği bireyin bunalımını, modern dünyanın modern toplumun sancılarını anlatma zorluğu değil. Aksine modernin getirdiği açtığı tahribatı göstermek ve dili ve anlatımda yeniliği kurmak zorluklarıydı bunlar. Ben bu kitabın örgüsünde Kaplan’ın Mihail Bahtin’in diyaloji kuramına uygun davranıp davranmadığını da sorguladım. Sorgulamak zorundaydım, romanın akışı ve dengesi beni buna zorladı. Bu kurama göre zaten her zaman anlamla yüklü olan dil, monoloğa imkân vermez. Diyaloji, iki kişi arasındaki diyalog değildir, burada söz konusu olan. Tam tersine Bahtin, “Diyalogun bağlamlarının sınırsız” olduğunu söylemekle çoğul konuşan özneler arasında anlam ilişkisinden söz eder. Kavramsal bir deyişle çok dilliliktir bu. Sözceler çokluğu da denebilir. Tek bir dile içinde farklı dilsel çeşitliliklerin, söylem tarzlarının veya bakış açılarının bir arada bulunmasıdır. Yani Heteroglossia’dır.[2] Daha açık bir ifadeyle anlatıcılarla oluşan metinler, bana sözlü anlatımının etkisini de gösterme çabası gibi de geldi. Özellikle Kasap Cemil Abi ile Ayyaş Berber Şevko, oturmuş da anlatmış, yazar da bu anlatıyı kitabına aktarmış… Bu sözlü anlatım geleneği (Dengbej) olarak yorumlanabilir. Bu eleştirilebilir mi, evet. Ancak bu sözlü anlatım geleneğini siz yazılı bir edebiyata aktarmak istiyorsanız onun etiğini, disiplinini de mutlaka çok iyi kurmak zorundasınız ki eleştirileri göğüsleyebilesiniz. Ben bu düşüncelerimi, Kaplan’a bir eleştiri olarak yöneltmiyorum. Aksine bu ilk romanında böylesine zor hikâyelere yöneldiği için, bu anlatıma cesaret ettiği için kutluyorum.
Zaman her ne kadar teknolojik, dijital, yapay zekâ çağı olsa dahi epik olanın modernle, modernin de postmodernle çarpışması yazılı olarak daha uzun sürecek.
Son söz olarak zengin bir birikime sahip olduğunu kanıtlayan Viyan Erel Kaplan’dan daha nice yapıtlar bekliyorum. Elbette deneyimlerini çoğaltarak, yazma tekniğini daha iyi kavrayarak…
Bu arada bahsetmeden geçersem haksızlık etmiş olurum. Sevgili Kemal Varol’un kitabın arka sayfasında yer alan, “Askıda Hayat, her bir kahramanın hikâyesiyle başka bir zaman gittiğimiz ve ardından aynı noktaya sürüklendiğimiz bir roman. Aslında hepimizin yaşadığı ‘mahallenin’ öyküsü bu. Viyan Erel Kaplan, Askıda Hayat’la romana parlak bir giriş yapıyor.” yorumuna da tüm yüreğimle katılıyorum.
Adnan Gerger
[1] Viyan Erel Kaplan, Askıda Hayat, Red Yayınları, 1.Baskı, 2025, Diyarbakır.
