Fuat Sevimay’ın 2025 yılının Mart ayında çıkan son romanı Bata Çıka, “nedir ki devlet?” sorusuyla başlıyor. Yazar, kitabının ilk cümlesini bu soruyla kurmuşken, benim de bir okur olarak yanıtı aynı metinde aramam çok da garip olmasa gerek. Demir alan geminin ağır temposunda başlayan roman, ilerledikçe dalgalarla çarpışan, dalgalar üstünde yükselen, bazen de suya batacakmış hissinin verdiği heyecanla, bata çıka, kalp çarpıntısıyla ilerliyor.

Bu değişken tempoda ayakta durmaya çalışan karakterlerden biri Çarkçıbaşı. Hiyerarşide yükselmek isteyen, kendisini üst seviyelere layık görürken otoriteye karşı susma zorunluluğunu içine sindiremeyen bir karakter. Normalde üstü olan İkinci Kaptan’ın göçmen oluşu, Çarkçıbaşı’nın kendisini onunla eş seviyede hissetmesini sağlıyor bir noktada. Ama Kaptan var gemide, o kaptan ki onunla ne yaparsa yapsın denk olamıyor. Çarkçıbaşı, Kaptan’la yani Süvari Bey ile gergin, gelgitli ilişkisinde, onu olmayan babası yerine koyuyor; hem seviyor hem de ondan korkuyor, hatta bazen onun yokluğunun, kendisinin onun yerini alışının hayalini kuruyor. Yine de Kaptan’ın yanına giderken Çarkçıbaşı “[K]olunun kıvrık yenini tekrar açıp düğmelerini ilikledi. Kıç kasarada, makine dairesinde işler başka ama kaptanın karşısında asla saygıda kusur etmez.” (s.21) Yetim büyüyen Çarkçıbaşı üzerinden yazarın sorusunu yanıtlamak aklıma düşüyor: Nedir ki devlet? Devlet babadır. Baba otoritedir. Baba korur kollar, yeri geldiğinde gemi kaptanının Çarkçıbaşı’na yaptığı gibi sövüp sayar da. Yine Kaptan hakkında konuşan Çarkçıbaşı’na kulak veriyoruz: “Mürettebatı hem çok çalıştır hem iste ki ağzını açmasınlar. Hem babacan görün hem başlarında boza pişir.” (s.29) Tüm bu okuduklarım beni Kabuk gemisinin seyreylediği açık denizde paternalizm kavramına doğru sürüklüyor. Latince paternalis “babaya ilişkin” sözcüğünden doğan, Fransızca’da paternalisme yani koruyucu ve kollayıcı babalık, pederşahi anlamını kazanarak dilimize giren bir kelime paternalizm. Bata Çıka romanının açılış sorusuyla bu kavramı birleştiriyorum: Nedir bu paternalist devlet?

Bunun cevabını akademisyen Coşkun Can Aktan’ın makalesinde şu şekilde buluyorum:

“Devlet paternalizmi, devletin egemenlik hakkı ve yetkisine dayanarak kendi topraklarında yaşayan insanların kendilerine, ailelerine ve başkalarına verecekleri zararları ortadan kaldırmak; sağlık, huzur, mutluluk ve refahlarını arttırmak gayesiyle onların rıza ve onayını almaksızın davranış, karar ve tercihlerine ‘zorla’ (cebren) bazı sınırlamalar, yasaklar getirmesi, bu yönde yasal düzenlemeler ve uygulamalar yapmasıdır.”[1]

Edindiğim bilgilerle romana dönüp yol alıyorum. Kendisi küçük bir devletçik olan Kabuk gemisindekiler Devlet Baba’nın varlığıyla ilgili ne düşünüyorlar merak ediyorum. Mürettebattan Yağcı diyor ki: “Dinsiz imansız devlet mi olurmuş? Hem devlet dediğin ordusuyla askeriyle var.” (s.38)Aklıma yatıyor bu, vatandaşını korumanın, kollamanın yolları var tabii…

Vatandaş demişken, devlete, babaya yakın olup onaylanma ihtiyacı duyan vatandaş ne yapıyor; ben, diyor… Sonra işaret parmağını karşıya tutup “öteki” diye sesleniyor. Aynı Çarkçıbaşı’nın baba Kaptan’ın ilgisini çekip gözüne girme isteğiyle İkinci Kaptan’ı, göçmen Bünyamin’i ötekileştirmesi, makbul olmayan ilan etmesi gibi. 32. sayfada Kaptan’a Bünyamin ile ilgili şunları söylerken buluyoruz Çarkçıbaşı’nı:

“Ne bileyim be, biliyorsunuz, o herif gemiye geldiği günden beri içim ısınamadı. Yani Allah için o da çalışkan. Hatta Yağcı’dan daha çok çalışıyor ama aykırı herifin teki. Bildiğin anarşik. İki iş yapıyor, üç söyleniyor. Hep kafasının dikine.”

Kendini aklıyor, ötekini gösterip yaftalıyor. Niye? Devlet Baba onu sevsin, başını okşasın diye. Ha bir de devletin gazabı ötekinin üstüne olursa belki kendisi rahat eder diye.

Kitabın ortalarında sahneye, pardon, gemiye çıkarak dengeleri değiştiren Adam’ın sözlerine kulak kesiliyorum:

“Ekibin nasıl yönetileceği benim işim… Önce tehlikede hissedecekler ki zaten bir hayli tehlikede sayılırız. Ve sonra, yukarıdakiler olmazsa ben ne yaparım duygusunu yaşayacaklar. O tehlikedeyim duygusu korkuyu ortaya çıkaracak. Korku güvenlik ihtiyacını doğuracak. Bu ihtiyacı birinin karşılaması beklenecek. Bu bekleyiş lider tapınması doğuracak. İşte o zaman senin benim sözümden çıkamazlar.” (s.81)

Tüm bu laflar bizlere bir şeyleri hatırlatmıyor mu? İçinde olduğumuz, yaşadığımız, iliklerimizde hissettiklerimizi andırıyor sanki… Önce korku yaratıp sonra sözde korku ikliminden koruyan baba rolüne soyunan devlet tutumunu bir yerlerden ve yakinen tanımıyor muyuz?

Fuat Sevimay

Devletin eril dünyasında ya da Kabuk gemisinde var olmaya çalışan kadınlar ne durumda acaba? İster istemez hemcinslerimi, kız kardeşlerimi merak ediyorum. Gemi denize açıldığında mürettebatın tek kadını olan Aşçı, aslında biraz da eş durumundan ekibe kabul edilmiş. Yoksa onca erkeğin arasında hem de açık denizde bir kadının ne işi olabilirdi ki? Kadının mekânı romanda da mutfak; gemiye çıkabilmiş, erkek dünyasına adım atmış olsa bile. Başta kocasının sözde varlığı sayesinde korunmasız kalmayan Aşçı’ya sonra Çarkçıbaşı değişen durumların verdiği güçle kol kanat germeye (!) çalışıyor. Devlet babasının hareketlerine öykünen devlet oğullar her yerde değil mi? Otoritenin yaptıklarını örnek alanlar güçlerinin yettiğine tahakküm etmeye çalışıyor. “Otoritecikler” diyorum onlara, yine de sevimli gelmiyorlar bana, verdikleri onca zarardan sonra.

Gemideki kadın popülasyonu ani gelişmelerle artıyor, birken üç oluyor. Üç sihirli bir sayı, tek sayı diye biliniyor ama biri güçlü diğeri tekil iki gruba bölünebiliyor. Yeni gelenlerden biri olan Diğer Kadın erkek dünyasının kurallarını iyi biliyor, oraya oynamayı tercih ediyor. İkinci kadın yani Adamın Karısı, ise bilgili, kültürlü, varlıklı ama canını zar zor Kabuk’a attıktan sonra Aşçı ve Bünyamin ile konuşmasında kendi kök sınıfı proletaryayı hatırlıyor işçi babasını anarak: “Asıl dert üst sınıfın, kaymak tabakanın ihtiyacından fazlasına sahip olması!” (s.86) Adamın Karısı konuşmasıyla eğitimsiz Aşçı’yı ve fikirleriyle anarşik Bünyamin’i etkiliyor. Aşçı, kendi kızının da o kadın gibi olmasının hayalini kuruyor. Adamın Karısı keyif aldığı konuşmasını Aşçı’nın acısını düşünerek sonlandırıyor, ona şefkat gösteriyor. Zor zamanları paylaşan iki kadının birbirine desteği bütün bu keşmekeş içinde bir işaret fişeği gibi parlıyor, umutlandırıyor ben kadın-okuru.

Romanın başından beri isimleri duyulan iki miço varlıklarıyla değil yokluklarıyla kendilerini gösteriyorlar. Ötekinin de ötekisi onlar, iş güvencesi ve ücreti en düşük, geminin dilini bilmeyen vatansız işçiler. Kabuk Devletimizde proletarya zaten vardı, sonradan Adam ve iki kadınla burjuvazi de güverteye çıktı, ama ismi var cismi yok miçolarla prekarya hep seyirdeydi aslında.

Fuat Sevimay, Bata Çıka’nın başında sorduğu o ilk sorunun net cevabını vermese de meraklı bir okur olarak ben kendi cevabımı bulmanın iç huzuruyla kitabın sonuna doğru yaklaşıyorum. Derken beklenmedik bir şekilde otoritelerin otoritesi, babaların babası, yerlerin, göklerin ve denizlerin hakimi Tanrı işin içine giriyor ve Kabuk gemisi Tanrı’nın gazabına uğruyor… Peki bu durumda Devlet Baba gemiyi ve mürettebatı koruyup kolluyor mu? Hiç beklemeyin, söylemeyeceğim. Siz en iyisi Bata Çıka’yı okuyun. Sonuna geldiğinizde ben olmasam da yazarı Fuat Sevimay size göz kırpacak… Belki de kalemini sizinle paylaşacak, kim bilir?

Ayşe Nilay Özkan


[1] Aktan, C. C. (2021). Patolojik paternalizm: Paternal devlet ve ‘iyiniyetli’ iyilikseverlik despotizmi üzerine. HAK-İŞ Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, 10(27), 172-200.