Hüseyin Safa Ak’ın geçtiğimiz günlerde Metinlerarası Kitap Yayınevi’nden çıkan Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı isimli kitabı çağın ritmine uyum sağlayan yeni bir türün sesi gibi duyuluyor. Kitabın henüz içindekiler bölümünde bir kısım öyküyü içindekiler bir kısmını ise dışındakiler olarak sıralayan yazar bize muzip bir kapıdan giriş yaptığımızın ipucunu veriyor. İçindekiler bölümü büyülü gerçekçilik tarzında farklı zamanlarda geçen hikâyelerden oluşurken dışındakiler bölümü günümüz dünyasında bir Whatsapp yazışmasından meydana gelmiş ve içindekiler bölümüne serpiştirilmiş tek bir hikâyedir.

Dijital dünyanın iletişim biçimini de kitabına taşıyan yazar, teknolojinin ilerlemesiyle yeni bir edebiyatın da doğmaya başladığını okura duyurmak istemiş gibidir. Keza son yıllarda Twitter’ın yeni bir edebiyat türü olabileceğine dair yorumlar yapılmıştı. Yazar bu bakış açısını destekler biçimde Twitter yorumlarını ya da Whatsapp yazışmalarını kitaplarına taşıyarak okuru hem içinde bulunduğu kendi çağından çıkarmayıp hem de kuşların, kedilerin konuştuğu büyülü bir dünyada gezdirerek keyifli bir yolculuğa sürüklemektedir. İlk kitabı olan Ölülerin Uğrak Mahallesi’nde de aynı biçimde dijital iletişim araçlarındaki metinleri öykülerine yediren yazar bize çift kutuplu bir dünyanın kapısını aralamaktadır. Bir tarafta Twitter, Whatsapp gibi içinde yaşadığımız gerçek dijital hayat bir tarafta büyülü gerçekçilik ile yoğurduğu hikâyeleri, insanın hangi çağda yaşarsa yaşasın masala, gize olan ilgisinin değişmediğini göstermektedir.

Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, Veli Demir Serinyuva isimli bir karakterin editör Ayla Bereketliova isimli bir başka karaktere yazdığı Whatsapp yazışmalarıyla açılıyor. Yazışmaların sonuna mesajların okunma saatini de ekleyen yazar hepimiz için bir gerçek olan “görüldü” işaretine nasıl bir anlam yüklediğimizi hatırlatıyor okura. Yazışmalar esnasında anlatılan hikâyede yazarın kendisiyle karşılaşan okur bir üst kurmaca metin okuduğunun farkına varıyor. Hüseyin Safa Ak, kendisini dâhil ettiği hikâyenin bu kısmında bir taraftan metin editörlerine ulaşmak isteyen insanların çektikleri sıkıntıları, diğer taraftan metin editörlerinin karşılaştıkları sorunları gülmeceli bir anlatım tarzıyla ortaya koymaktadır. İki kişilik Whatsapp yazışmasına uzun bir hikâyeyi sığdıran yazar, dijital iletişim araçlarının yeni bir edebiyat türünü doğurduğunu adeta ispatlamıştır. Okuduğumuz bu yazışmalar her ne kadar dışındakiler bölümüne ait olsa da bize içindekiler bölümünün kapısını aralamış ve diğer öykülerle bir köprü kurulmuştur. İlk mesajlaşma hikâyesi şu cümleyle kapanmıştır:

Türkiye’nin en büyük yayınevinin editörüsünüz. Şimdi kopyala yapıştır yapıp hikâyeyi size atıyorum. Hüseyin Safa’nın aşağıdaki hikâyesi için tarafsız görüşünüzü merak ediyoruz. 16.59. (s.17)

Bu son yazışma cümlesiyle dışındakiler bölümündeki mesajlaşmalar isimli ilk hikâye kapanıyor. Ardından kitabın ikinci hikâyesi olan “Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı” isimli hikâyeyle büyülü bir dünyaya giriyor okur. Hikâyede bir papağanı konuşturan yazar okura Doğu edebiyatının önemli eserlerinden birisi olan Tutiname isimli eseri hatırlatıyor. Tutiname’de Mah-ı Şeker isimli karakterin iş için evden ayrılan kocası, ondan, ne yaparsa yapsın öncesinde evdeki papağana danışmasını ister. Kadın böylelikle bilge bir kuş olan papağanın otuz gün boyunca süren masallarını dinler. Bin bir gece masalları biçiminde ilerleyen kitapta bilge papağan anlattığı masallarla okura nasihatler verir. Hüseyin Safa Ak’ın papağanı bilge tutinin parodisi gibidir, durmadan ezberletilmiş bir cümleyi tekrar eder ve halkı galeyana getirir. İronik bir anlatım tarzıyla toplumsal tepkileri eleştiren yazar, aslında insanların siyasi söylemlerle nasıl da yanlış şeylere inandığını ve akıl dışı davrandığını gözler önüne sermektedir. Parmak sallamadan, humor ile bu nasihati verebilen yazar, edebi yeteneğinin ne kadar iyi olduğunu gösterir okura. Büyülü gerçekçilik tekniğini gördüğümüz bu öyküde yine dijital iletişim araçlarına yer verilerek zaman algısı oluşturulabilmiştir. Metnin içerisinde geçen şu cümlelerle kişiler arası ilişkilerdeki hiyerarşik tutum dijital iletişim araçları üzerinden eleştirilmiştir:

Coşkun_58_Yigido: Ah efendim, ne kadar da şanslısınız, TR’de patates 9 avro… Çok güzel bir kokteyl, üstüne çarkıfelek meyvesi bile koymuşlar, pek sevimli.

2 dakika sonra.

Tansu Bey, Coşkun’un bu yorumuna hiç cevap vermedi, beğen tuşuna dahi basmadı. Çünkü mecellede geçtiği gibi, “Sâkite bir söz isnad olunmaz. Lâkin maraz-ı hacette sükût beyandır,” durumu vuku bulmuştu. Susarak cevabını söyleyen Tansu Bey, muhatabına bir hiç olduğunu anımsatmıştı. (s.22)

Baştan sona ritmi hiç düşmeyen öykü güldürürken düşündüren izleğiyle okuru soluk soluğa bir maceraya sokar.

Ardından üçüncü öykü olan dışındakiler bölümünün ikinci mesajlaşmalar kısmı başlar. Bu bölümde de editörle yazışan Veli karakteri yine ilk hikâyeyle bağlantılı başka bir hikâye anlatır. Anlatılan bu hikâyede küçük toplumlardaki bireylerin ancak sahip oldukları kapitalle değere ulaştıkları şu cümlelerle ifade edilir:

Bir gün babası, Bay Üstün’e şöyle seslendi: “Oğlum, insanlar domuzun cebinde para olduğunu bilirse domuza, “Buyurun Bay Domuz, lütfen buraya oturmaz mısınız, koltuklarımız pek yumuşaktır,” demekte asla bir sakınca görmezler. (s.46)

Aynı bölümde kapital değeri olmayan bireylerin değer algılarını tamamlayabilmek için dini kullandıklarına dair de eleştiriler söz konusudur. Bir örnek cümleyle açıklamak gerekirse:

Lise yıllarında kendisine “Topal Mecü’nün oğlu” diye seslenen köy sakinlerinin sunduğu bu dar bakış açısına karşı, daha yüksek bir saygı ve takdir görebileceği alternatif bir çevre arayışına girdi. Ruhunun derinliklerinde yankılanan değersizlik duygusuyla mücadele ederken, kendini daha anlamlı bir bağlamda görmek istiyordu. Ve nihayetinde lise yıllarında bir öğretmeninin aracılığıyla tanıştığı dini cemaatin ateşli bir üyesi oldu. (s.46)

Kendine değer katmak için toplumun yoz bakışını tanrı edinen bireyin zamanla ne sahtekâr bir tutum sergilediğini gözler önüne seren yazar Anadolu irfanı kavramı üzerine insanları bir kez daha düşünmeye sevk etmektedir. Aynı bölümde geçen aşağıdaki cümlelerle yazar, yazın dünyası içerisindeki ikiyüzlü ve politik tavrı da eleştirerek günümüz edebiyatçılarının birbirini desteklemek amacıyla vasat altı eserleri bile okumadan pohpohlamasına gönderme yapmıştır:

Hemen birkaç dakika sonra Bay Çetin, öyküyü Şıhlar Nahiyesi Altınüzüm Bir Altınıdır adlı Facebook sayfasında, “Canım babamı anlatan çok güzel bir öykü yazmış Hüseyin Safa kardeşim,” notunu düşerek paylaştı. (s.50)

“Merhum Ercan ve Gasp Edilen” hikâyesi tam bir Türkiye alegorisi olarak kitabın en güçlü hikâyesidir denilebilir. İlerici gerici, solcu sağcı, dinci seküler çatışmasının yer yer verildiği öyküde bir ölünün dirilerek kendi taziyesinde bulunmasıyla büyülü gerçekçilik tarzının çok güzel bir örneği verilmiştir. Aynı zamanda üst kurmaca tekniğiyle yazılan bu hikâyede anlatıcının yerine kayyım atanması üst kurmacanın üstü bir biçim geliştirmesini sağlamış, hikâyeye farklı bir boyut kazandırmıştır. Kelime oyunlarıyla hikâyeye renk katan yazarın hareketli kurgusu içerisinde okur kendisini, kendi gerçeğine kahkaha atarken bulur. Yazar bu kurgusuyla yine toplumun milli ve dini duygularının sömürülmesini dile getirirken buna bir kurmacada dahi tahammülü kalmadığını şu cümlelerle ifade etmiştir:

Şimdi öleni övmesi için –hazır kavurmasını da bir güzel yemişken– sözü Şeffaf Bıyık’a bırakıyorum. “Ercan bize bir dosttu elbet ama bundan ötesi de vardı. Bir dava bir aksiyon adamı olarak ömrünü bu…” Bu kadar yeter. Sıkılmıştım. Şeffaf Bıyık’a konuşma yazmak sıkıcıydı çünkü. Ben onun yazarı değilim. (s.54)

Öykümün selameti açısından böyle tavizler vermemde fikrimce bir sakınca olmadığını düşünüyorum. Konuşun hocam. “Bir dava şehididir Ercan kardeş, o dava ki Türk müslü…” Neyse vazgeçtim, konuşma.” (s.55)

Çok başarılı bir biçimde inşa ettiği öykü içerisinde anlatıcısına kayyım atanmasıyla kurgunun üslubunun bir anda değişmesi ve bazı karakterlerin söylediklerinin kurguda duyulmaması gibi olaylar izahı olmayanın mizahı olur cümlesini akla getirmektedir.

Birbirine, dışındakiler bölümünde geçen Mesajlaşma hikâyeleriyle bağlanan diğer öykülerde de siyasi göndermelerin dışında çocuk istismarı, batıl inanışlar, rutinlerin ahlakın önüne geçmesi gibi konuları ince ve alaycı bir üslupla eleştiren yazarın kitabına tam olarak öykü mü yoksa roman mı demek gerekir emin olamıyoruz. İhsan Oktay Anar’ın Efrasiyab’ın Hikâyeleri kitabını andıran biçimiyle belki bir romana daha yakın olduğu düşünülebilecek Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı sonunda okuru şaşırtarak güzel bir sürprizle bitiyor.

Son olarak üstüne uzun uzun yazılabilecek bir kitap okumanın verdiği keyifle Hüseyin Safa Ak’ın günümüz yazarları içerisinde çok özel bir yeri olduğunu belirterek kendisini divan şairi Nefi’nin şu cümlesiyle tarif etmek istiyorum: Tuti mucize guyem ne desem laf değil: Mucize gibi sözler söyleyen bir papağanım, dediklerim sıradan lâf/lar değildir.

Hicret Birik