Edward Hopper, Italo Calvino, Sabahattin Ali, Zack de la Rocha, Reşat Nuri, Cahit Zarifoğlu, Dağlarca, Raymond Carver, Adnan Yücel’e saygıyla.

Ahmet Kerem ile ta PCN’den arkadaşız. Fakülteden sonra ayrıldı yollarımız tabii. Ben Anadolu yollarına düştüm, o İstanbul’da kaldı. Aklıma gelmezdi yıllar sonra bir araya geleceğimiz. Hele bu buluşmanın bir yaşlılar evinde olacağını biri söylese ağız dolusu gülerdim. Ama oldu işte. Şimdi her akşam üstü sandalyelerimizi terasaya çıkarıp batan güneşi seyrediyoruz. Göz alabildiğine bozkır… Allahım bu yalnızlığı niye yarattın, diyorum içimden. Cevap gelmiyor. Ben eşimi ve küçük kızımı bir tren kazasında yitirdim. Allah bundan mesul olanların bin türlü belasını versin. Yanımda oturan hanımefendi hiç evlenmemiş. En dertsizimiz o gibi ama bilinmez tabii. Arkadaşım Ahmet Kerem sürekli kitap okuyor ve dünyanın en büyük şairinin Nâzım Hikmet olduğunu ısrar etmekte devam ediyor. Fakat Nâzım okuduğunu görmedim. Şiir okuduğunu hatta hiç görmedim. Daha ziyade roman okuyor. Ecnebi polisiyeler. Biz burada ölümü bekliyoruz. Yaşımız daha elli.

Sinop dünyanın en güzel şehri olabilir.

“Suriyeliler doluştu buraya da, eskiden böyle değildi,” diyor arkadaşım, “daha güzeldi.” Bilemem. Ben sadece bir gün kaldım Sinop’ta, insanları milliyetine göre ayıracak fırsatım olmadı. Güzel yer Sinop fakat tekinsiz bir yanı da var buranın. Hayaletler dolaşıyor geceleri şehirde. Kasabaya bu kadar benzeyen bir şehir görmemiştim ömrümde. Hayalet de görmemiştim o güne kadar. Güzel bir gün geçirmiştik. Erfelek şelalesine, İnceburun’a gittik, mantı yedik, gezdik tozduk. Dıranas’ın kabrini bile ziyaret ettik. Gece çökünce yuvarlak gözlüklü bir adam peydah oldu, hayalet dediğim o. Sinop’taki ilk gecemizdi. “Ama neden öldüm, ölmek yaşamaktan iyi mi sanki?” diye sayıklıyordu. Tanıdım tabii, devletin kıydığı aydınlarımızdan biriydi. Ama benimle konuşmuyordu, sayıklayıp duruyordu boyuna: “Göklerde kartal gibiydim. Kanatlarımdan vuruldum. Mor çiçekli dal gibiydim. Bahar vaktinde kırıldım.” Evet evet, Sabahattin Ali’ydi. Mezarı olmadığı için buraya dönmüştü belki de. Malum, Sinop Cezaevi’nde yatmıştı.

Bir an önce eve dönmek istedim. Arkadaşlarımdan af dileyip otobüse atladım. Ankara’ya vardığımda ortalık karışmıştı. Bir şenlik havası. Özgürlük sloganları gırla. Bankaların vitrinleri taşlanıyordu. Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur. İyi, indirdik hepsini aşağıya, cam çerçeve bırakmadık, şimdi aşka mı kavuştuk sayın şair? Kör kaldı bazımız, ölenler oldu, kimimiz hâlâ hapiste.

Geçenlerde berberim anlattı. Kuzeninin bir arkadaşı varmış, genç bir kadın. Bir gün kaldırımda yürürken bir araba gelmiş arkasından, iki bacağını da kırmış. Dava açmışlar tazminat için. Hükümete yakın, aşağılık bir iş adamıymış kadını biçen. Para bok gibi pezevenkte, ihale alıp duruyor. Garantili ihaleler. Yıllar sürmüş dava ama iyi tazminat almışlar sonunda. Berberin anlatmasına göre, kuzeninin arkadaşı olan kadın, galiba adı Yasemin’miş, bu aşağılık iş adamından aldığı tazminatla bahçeli bir ev almış kendine. Fakat bir gün bir gecelik bir ömrü olmuş o evde. Kalp krizi. Takdiri ilahi.

İşin ilginci, Yasemin öldükten sonra defterlerini bulmuşlar evde. Şöyle yazmış ölmeden hemen önce: “Allahım sana şükürler olsun.”

Sigara almak için içeri girdiğimde iki kişiyle İngilizce bir şeyler konuşuyordu. Adamlar, otellerinin buradan üç dört sokak ötede olduğunu ama alışveriş için özellikle burayı tercih ettiklerini söylediler. Güler yüzlüydü, adamların yerinde olsaydım ben de öyle yapardım. Onları gönderdikten sonra bana döndü, açıklama yapma gereği duydu herhalde.

Amerika’da kalmış birkaç sene. Böyle müşteriler gelince, İngilizce konuşan yani, çok seviniyormuş. Ben ağzımı açmadan, zihnimdeki soruları okur gibi, onların hepsini tek tek yanıtlıyor gibi anlatmaya devam etti. Döndüğü için çok şaşırıyormuş insanlar, herkes bu kadar gitmek isterken biraz aptallık değil miymiş yaptığı? Gülümsüyorum.

Zor abi, diyor. Ölüp kalsan orda cenazeni getirmek yirmi bin dolar. Gurbetlik zor. İşten kaçtığımdan değil. Her işi yaptım ben, taksicilik, garsonluk, pompacılık. Yaparım sorun değil, ama çekilecek dava değil gurbetlik.

Sonra bana nereli olduğumu soruyor. Acemiliğini İzmir’de yapmayan bir kişiye rastlamadım henüz. Askerlik anıları sökün ediyor hemen. Birkaç yer söylüyor. Merkezi bilmem, ilçesindenim ben diyorum, ilçenin adını söylüyorum ve aynı diyalog bininci kez tekrarlanıyor.

– Ha, sodası olan yer değil mi?

– Değil.

“Bak eski ıvır zıvırın arasında ne buldum, sana yazmıştım bu şiiri,” diyor adam ve okumaya başlıyor. Kadın dinliyor sessizce, arkası dönük.

“ben hep geliyorum siz hiç olmuyorsunuz
neşeli bir ıslıkla geliyorum oysa kapınıza
Vivaldi’ninki değilse de bir bahar kendimce
geldiğimi bir ben biliyorum bir de pek konuşkan olmayan nesneler
basıyorum zilinize: mekanik bir kuş sesi güldürüyor bütün kuşları
açmıyorsunuz kapınızı \ niyeyse

birçok anlar geliyor giriyor o ana
sonra çıkıyorlar siz kapıyı açacaksınız ya

eski ikametgahı orman olan o tahta parçasına vuruyorum
belki daha doğal bir ses olur diye
bu sefer de ağaçlar gülüyor şaşıyorum
hiç görmemiştim sonbaharda güldüğünü ağaçların
açmıyorsunuz kapınızı \ belki de duyamadınız
yaprakların ağaçlardan ayrılırken çıkardığı gürültüden

oysa çok iyi hatırlıyorum girdimdi bahçenize
meyvelerinizden yedimdi
ne zamandı hangi çağ(ımız)daydı unuttum
ama girdimdi işte bahçenize evinize değilse de

dönüyorum kapınızdan \ belki evde yoksunuz
Vivaldi’nin güzü geliyor konuyor dudaklarıma

ben hep geliyorum siz hiç olmuyorsunuz
ya zaman yanlış ya da biz \ bilmiyorum o kadarını”

Şiir bitince bir sessizlik daha. “Çocuklar okuldan alınacak,” diyor kadın, “Ha bir de, dönerken küçük bir yoğurt.”

Hiç sevmez önsöz okumayı ama bu sefer okuyor:

“Ahlaksal öykü zulüm dönemlerinde yazılır. İnsan düşüncelerine açık ve net bir biçim veremediği zaman kendisini öyküler aracılığıyla ifade eder. Bu küçük öyküler, faşizmin can çekiştiği dönemlerde, bir gencin yaşadığı bir dizi sosyal ve politik deneyimin yansımasıdır.

(…) Başkalarına da oluyor mu bilmiyorum, ama ben zaman zaman işim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Birkaç yıl önce kendimi bütünüyle yazıya verdiğimde gösterdiğim cesaretten artık eser yok. Zaman geçtikçe işim daha da güçleşiyor; yaptığım şeylerden memnun değilim; kimi zaman yazılması gereken kitapları seziyor, ama sonra çekeceğim güçlükleri düşünerek korkuyorum.

(…) Politika benim için çok önemli, yazının en önemli besin kaynağı. Yazında tutku ve içgüdü büyük bir rol oynasa da, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım öfke ve nefretler nedeniyle, ilk olarak bugüne kadar yaptığım bu çocuksu ve acımasız anlatıma yöneldim: Askerlere ya da polislere karşı yüzlerce öykü yazmak geliyor içimden, aynı şekilde yüzlerce yengeç ve tavşan öyküsü de yazabilirim. Ama bu bir küçük burjuvanın içini dökmesi olarak düşünülebilir, üstelik sözünü ettiğim dar alandan dışarı çıkmamı sağlamaz. Elbette politik düşüncelerim böyle basit başkaldırmalarla sınırlı değil. Öyleyse ne olacak?”

Telefon sesi geliyor. Sen “Alo” Demeden Önce’nin kapağını kapatıp içeri geçiyor.

Bir yerde başlamalı, bir yerden başlamalı. Daha iyi bir zaman mı var şimdiden, daha iyi bir yer mi var bu yerden?

Herifin biri dürtüyor omzumdan. Kulaklığı çıkarıyorum, şarkı kesiliyor burada.

Şarkının verdiği coşku asılı kalmış olsa gerek yüzümde. Gülümser gibiyim.

“Dışarıya ses geliyor, rahatsız olduk bayan,” diyor yılışık bir tavırla.

Eh diyorum, bir yerden başlamak lazım.

Tren camı boydan boya kırmızıya boyanıyor. TCDD’nin de-de’si yok olmuş. TC kalmış geriye, yanında kan kırmızı. Adam yerde cansız yatıyor, umrunda değil kimsenin.

Bir el dokunuyor omzuma, uyumuşum. “Soma’ya yaklaştık,” diyor kondüktör, “hazırlanın, ineceksiniz birazdan.”

Bazı yazarların yıllar içinde bütün kitapları çevrilir ama o ilk çeviri, o ilk kapak hep hatırlanır. Akciğer kanserinden öldüğünde tam 50 yaşındaydı Raymond Carver. Ve neden bilinmez, günün birinde şöyle bir şiir yazmıştı.

Tut ki yaz mevsimi,
“sinekkuşu” yazıyorum bir kağıda,
zarfa koyuyorum kağıdı,
sokağın aşağısındaki posta kutusuna atıyorum.
Mektubumu açtığında hatırlayacaksın
o günleri ve seni ne kadar çok,
ne kadar da çok sevdiğimi.

***

Resimsiz

Zamanın birinde bir kral yaşıyormuş. Bütün krallar gibi bir kralmış işte. Gününü gün ediyormuş sarayında ve derdi gücü onu tahtından indirmek isteyenlermiş. Onu sarayından, tahtından edecek herkesi düşman belliyormuş. O kadar çok korkuyormuş ki bundan, geceleri yatağında tir tir titriyormuş. Milyonlarca insan beddua ediyormuş ona. Oysa tek yapmaları gereken, beddua okurken sarf ettikleri nefeslerini aynı anda, hep birlikte üflemekmiş. Öyle yapsalar, kağıttan kaplan gibi yıkılıp gidecekmiş kral. Ama bunu yapmak akıllarına gelmediği yahut cesaret edemedikleri için inim inim inliyorlarmış kralın zulmü altında.

“Saraylar saltanatlar çöker
Kan susar bir gün
Zulüm biter”

İyi de, kendi kendine mi olacak bu?

Onur Çalı