
231.
uçaklar üstümüzden alçalarak geçiyor, ağaçlar gibi ayakta sevişirken.
232.
sakız sardunyalarıyla dolu pencereden silkelediğin kilimden dökülen kuşlar, bir nar ağacının tepesine taşıdılar beni. buraya gelip ağacı sallamanı bekliyorum.
233.
her akşam sahildeki bankta sohbet ediyoruz, çok deniz görmüş martılarla. ben seni anlattıkça dağılmış tespih tanelerini hatırlatıyor topal olanı. rüzgârda sallanan boş çadırlarıyla terk edilmiş bir panayır geliyor aklıma.
234.
sana gelirken hiç durmadan geçtiğim şehirler affeder mi beni? seni tanıdıktan sonra bir daha öpmediğim ağaçlar, ayağımı bile sokmadığım şu lacivert deniz, masadaki sepetin içinde çürüyen kiviler, dokunduğum nesnelere bulaştıramadığım portakal kokusu, kavanozda kurtlanmış kahve, bir zamanlar beni ölmeyeceğime inandıran kanepe, okşamaya korktuğum kediler bağışlar mı yaptıklarımı? ya bozkırın ortasında rüzgâr yemiş tente bir kulübe gibi sallanan şu gövdem, inanır mı onu kendi ellerimle yok ettiğime? yine yürürdüm bu yolu. yine geçerdim bu yangının içinden. ceplerimde çoktan unuttuğum kırılmış misketler, omuzlarımda tuz küfesi, dikenli tellere kaptırdığım gömleğimle, yine tırmanırdım bu dağı. bir buz kütlesi gibi günden güne eridiğimi bilsem de.
235.
razı mısın, dedin. razıyım yaralarıma bastığın tütüne. bir bıçkı motoru gibi ikiye bölerken bedenimi zaman, razıyım, güneşi yerin binlerce kat altında beklemeye.
236.
peki, sen razı mısın yerin binlerce kat altında bekleyene?
237.
çağırdığında o kadar hızlı geleceğim ki, ne kıyafetlerimi alacağım yanıma ne de kitaplarımı. sırtımda doğduğumdan beri taşıdığım bir boşluk olacak sadece.
238.
kendimi katlayıp bir mektubun içine koysam diyorum bazen. sonra o zarfı hiç açmayacağın ihtimalini düşününce ürperiyorum.
239.
dilinle çıkarsan damağımdaki dikeni, zehir bütün vücuduma yayılmadan önce.
240.
gölün etrafındaki sazlık kurumuş. sapı kırık paslı bir tırpan yatıyor gövdesine taşlar çakılı bir ağacın dibinde. dalında yere düşmeden çürümüş meyveler. kopan çamaşır ipiyle birlikte sallanıyor kırmızı bir etek. biz sevişmeye başladığımızda, hâlâ kasabadan kağnılarla geliyordu ekmek.
241.
bedenin de bir hafızası vardır. zihin unutur bazen ama beden unutmaz. ne zaman elim yanlışlıkla tenime dokunsa üzerinde çıplak ayak yürüdüğün geliyor sırtıma.
242.
her akşam iş dönüşü kapıyı senin açmana alışmayı beklerken her sabah evi kendine kilitlemeye alıştım.
243.
başını ağaçlara çarpıp duran bir güneş var dışarıda. üstü başı henüz kurumamış, sapsarı bir buhar yükseliyor kaynayan denizden. iyice yaklaşıyor pencereye, uzandığın yatakta bıraktığın çukurları görmek için. önce uyluk kemiğine düşüyor ışığı, sonra da baldırlarına. memelerinin arası bir yangın yerine dönecek birazdan. köşeye sinmiş, gözlerini kapatırken birkaç toz böceği, tarhlarda ayaklanan yaseminlerin kokusu geliyor avludan. kül olup savrulmayı bekliyorum, elinin içiyle süpürdüğün yataktan.
244.
poyraz vurdukça sallanan bir telin üzerinde, yan yana duran iki güvercin gibiydik. hangimiz daha önce düşecek diye beklerken, kanatlanıp uçuverdin birden. bundan sonra hep bir başıma düşeceğim.
245.
bozkırla ilk defa karşılaşan bir martının telaşı vardı üstünde.
246.
uykunu benimle paylaştığın gecenin sabahında kendi ellerimle kurduğum bir şehirde uyanacağım.
247.
toprak yalnızca toprak, kırmızı yalnızca kırmızı, aşk yalnızca aşk, insan yalnızca insan oluyor senin yanında.
248.
yıldırımın apansız düştüğü bir ormanda, ilk kıvılcım çakar çakmaz bastıran yağmursun sen.
249.
yarın ölecekmişim gibi çok sevdim seni. ve daha doğmamışım gibi hevesli.
250.
yalnızca gelişler kutlanır, diyor bir eskimo atasözü. kendimi yüzyıl sürecek bir kutlamaya hazırlıyorum.
251.
ağaçların çocukluğusun sen, kış mevsiminin ilk gençliği. günler sığırcıkların çaldığı bir ıslık gibi akacak yanından. insanlar yıllar sonra senin bir sözcükle evlendiğini anlatacak halklarına.
252.
birbirine sürtünüp duran şu iki taştan başka kimse bilmiyor, ateşin senin dişlerinde bulunduğunu.
253.
hepimiz öleceğiz, diyor bin yıllık zeytin ağacı, önemli olan nasıl öldüğümüz. dibine çöküp öldüğümde senin fotoğraflarınla gömülmek istediğimi anlatıyorum.
254.
senden ayrı geçirdiğim yılları düşündükçe, sürgünden yeni dönmüş ve ana yurduna ayak basar basmaz ölen bir adam geliyor aklıma. uzağında kaldığım her saniye, bir parçamı daha bırakıyorum gurbette. benden geriye hiçbir şey kalmasın diye mi bekliyorsun bana gelmek için?
255.
ayağıma patik ör sevgilim, rüyalarıma hırka. kış yaklaşıyor işte, yaprak ölüleri birikiyor parka. peynir tenekesinin içine yaktıkları ateşte, zamanı okşayan ellerini ısıtıyor balıkçılar. giydim parkamı, atkımı sıkı sardım, bak delinmiş eldivenimin bir parmağı. fırtınaya dayanmıyor gökyüzünde sallanıp duran resim. botlarımı indir raftan, kar düşmeden sana geleceğim.
256.
yarı kuş yarı insansın sen. ellerini nereye sakladın bilmiyorum. ağzınla besliyorsun hem denizi hem de dağı gören balkonları.
257.
adımı unut dedin bir akşam. o günden beri ad veremiyorum gördüğüm hiçbir şeye.
258.
soğuk hastane odalarında, sarı solgun ışıkların altında, ilaç kokularından anlıyor insan yaşadığını. yalnız senin kokunu arıyorum ben. ancak o zaman inanabilirim henüz ölmediğime.
259.
sabaha kadar uyurken izledim seni. rüyana giren çalılara baktım. gördüm çok uzak ülkelerden peşine taktığın denizleri. çarşafın tenine bıraktığı kırışıklığı, boynuna yerleşen çiçek desenlerini, üstüne örttüğün gökyüzünü, odaya yaydığın fesleğen kokusunu, eşyaların üstüne düşen gölgeni, okyanusun ortasında iki şamandıra gibi dalgalanmasını memelerinin, çıplak omuzlarından yayılan ışığı, saçlarının boynunda açtığı yolu, bir menderes gibi kıvrılarak akan dudaklarını, uykuna aldığın kötürüm hayvanları… kalabalık bir ağaç sürüsü geçti içinden, duydum. teninde biriken ter damlalarından bir ırmak yaptın kendine, bozkırın ortasında, tozların ve bulutların büyüttüğü evlerin kapısını çalmak için. sağdan sola dönmeni izledim. dönerken nasıl değiştiğini zamanın akışının ve yer değiştirdiğini odandaki bütün eşyaların. ara sıra yanağımı eğdim ağzına, nefes alıp almadığına bakmak için. defne fidanlarıyla dolu bir bahçe çizdim yüzümde biriken buğuya. sabaha kadar uyurken izledim seni. her şeyi aldın da koynuna, bir tek ben kaldım salıncaklara binemeyen bir çocuk gibi açıkta.
260.
herkesten sakladığın bir kızın var senin, varlığını yalnız iğdelerin ve mercanların bildiği.
261.
fotoğraflarının öyküsünü yazmaya başlayınca fark ettim, her fotoğrafında manzaraya kuşların girdiğini ve içinden bir şarkı mırıldandığını henüz gitmediğin şehirler için.
262.
sen yoktun daha ama bu aşk vardı. bundan sonra nereye, kime gidersen git, ben hep senin yanında olacağım, bedenime uydurmaya çalıştığım eksik bir hikâyeyle.
263.
her şeyden daha önemli senin için deniz. aşktan da, dostluktan da, sevişmekten de. hatta hayattan bile. sana âşık bir adam değil de olur olmaz aklına gelen bir su damlası olmak isterdim.
264.
sadece varlığını bilmek bana yeter, dedin. denizatları da biliyor dağlara kaçan kısrakların varlığını. insan sadece var olduğu zaman yaşamaz ki.
265.
ritsos senin için yazmış olsaydı, saygın bir kütüphanenin en hacimli kitaplar bölümünde kendine yer bulurdu erotica’sı.
266.
ikimizin de daha önceden gitmediği uzak bir kasabada, naftalin ve hayat kokan eski bir kitapçıda buluşalım seninle. senin heybende avcılardan kaçırdığın keklikler, benim çantamda denizini arayan kayakoruğu. ellerin meraklı birer solucan gibi gezinirken tozlu rafların arasında, göğsüme çiz yaşanmamış bir aşkın ilk yarasını. sende bıraktım diğer yarımı, ıssız bir parkta, yağmur altında unutulmuş bir kitap gibi.
267.
denizi gören ahşap sandalyelerde oturuyoruz üç kişi. ilk defa gördüm, diyorsun havuç reçelini. içimde duruyor, seninle yaptığım her şeyin ilk olduğunu söyleyememenin endişesi.
268.
ne zaman sana aşktan bahsetsem üç kişi olduk hep.
269.
doğduğumdan beri ilk defa hacca gitmek istedim, karşımda kutsal topraklar gibi uzanırken bedenin.
270.
uzandım bir mezarın üstüne. çam ağacının dallarından sarkan kargaları izledim. bir parça gökyüzü vardı tepemde. kulaklarımda uzaktan geçen külüstür kamyonların gürültüsü. taze kesilmiş mersinlerin kokusuna karışırken keskin mazot kokusu, sırtıma batan taşlardan öğrendim, ilk defa dokunulmuş bir tenin kıymetini. her şeyin bir kudreti vardır dedim, yokluğun bile. rengini hasretten almış bir tokayla tutunurken yaşama, seni anlattım toprağın altında böceklere türküler söyleyen babaanneme.

https://open.spotify.com/track/0bmKqykg0DJPXRQCXR8gys?si=-_fy4wYDRimXgkwTT3B_ag