Bu yaz okuduğum öykü kitapları arasında yer alan ve 2024’te İthaki’den yayımlanan Knockemstiff Pollock’un ilk eseri. 2009’da PEN/Robert Bingham Ödülü’nü ve Devil’s Kitchen Düzyazı Ödülü’nü almış. Beni etkileyen bu kitabın yazarıyla ilgili biraz araştırma yapıyorum. Pollock, Ohio’nun küçük bir kasabası Knockemstiff’te çalışmaya başladığında henüz on yedisinde, en çok satan yazarlar arasına girdiğindeyse elli dördündeymiş. Ellisinden sonra kaleme sarılan sanatçı Jarrett Kaufman’la yaptığı bir röportajda edebiyat yolculuyla ilgili bazı soruları şöyle cevaplıyor:
“Tüm hayatım boyunca Ohio’da yaşadım. 1954 yılında eyaletin güneyindeki Chillicothe’de doğdum ve şehrin yaklaşık on dört mil batısındaki Knockemstiff adlı küçük bir toplulukta büyüdüm. Babam Mead Paper’da çalışıyordu ve Knockemstiff’te çoğunlukla annemin işlettiği küçük bir dükkânı vardı. On yedi yaşındayken okulu bıraktım ve babamın, büyükbabamın ve diğer birkaç akrabamın çalıştığı kâğıt fabrikasında işe girmeden önce bazı işlerde çalıştım – et işleme tesisi, ayakkabı fabrikası, fidanlık vb. Orada otuz iki yıl geçirdikten sonra 2005 yılında, elli yaşımdayken, Ohio Eyalet Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık alanında yüksek lisans yapmak üzere okuldan ayrıldım. Bir sabah uyanıp muhtemelen orada öleceğimi fark edene kadar orada kaldım. Babam kâğıt fabrikasından emekli olduğunda kırk beş yaşındaydım ve kendimi yirmi yıl sonra aynı şeyi yaparken görüyordum. Kalan yıllarımda başka bir şey yapmak isteyip istemediğimi düşünmeye başladım ve kısa öyküler yazmayı öğrenmeye karar verdim. Fabrika işlerinden başka bir şey yapmayı bilmiyordum ama çocukken bile okumayı severdim. Büyürken evimizde hiç gerçek kitap yoktu, ama bol miktarda magazin dergisi ve bulvar gazetesi vardı; değersiz olsalar da okumanın bir zevk olabileceğini fark etmemi sağladılar. Çoğunlukla akşamları uğraşıyordum ve elli yaşıma geldiğimde küçük dergilerde birkaç öykü yayınlamıştım. Ohio’daki ikinci yılımda bir menajer Knockemstiff’i sattı.” (Another Chicago Dergisi, 18 Ağustos 2020, Çeviren: Şeyda Başer Eroğlu)

Kitabın birbiriyle bağlantılı on sekiz öyküsü, kitapla aynı adı taşıyan kasabadaki hayatların bir cümbüşü gibi. Eser Dawn Powell’in “Bütün Amerikalılar, kısa bir süre için de olsa, aslında Ohio’dan gelirler,” epigrafının ardından kasabanın kuşbakışı haritasıyla açılıyor. Kızılderili Ocakları, birkaç bakkal, Hap’s Bar, bir kilise ve bir beysbol sahası gibi pek çok yer gösteriliyor. Kanalizasyon bağlantısı olmayan karavanlarda yaşayan yoksul insanların kâğıt fabrikasından her gün yayılan kükürtlü havayı soludukları bu mekânda, batine, speed, melektozu, OxyContin, metamfetamin yahut envaiçeşit hapın müptelası kasaba sakinlerinin pek çoğu birbirinin akrabası. Kimi karakterler için kasaba, kaçmak isterken daha çok saplandıkları bir bataklık gibi onları içine çekiyor. Sanıyorum ki Knockemstiff’i en iyi anlatan “Kutsanmış” öyküsünün bağımlı karakteri. Anlatıcı, karısının düzenli olarak kanını sattığı kliniğe gitmek için kasabadan çıkarken gördüğü manzarayı şöyle betimliyor:
“Nemli ve gri gök Ohio’yu bir ceset derisi gibi kaplamıştı. Manzara ucuz eşyalar satan ve sonu görünmeyen metal gecekondulardan oluşuyordu; halı parçaları, kullanılmış mobilya, el sanatları filan.” (s.171)
Yazarın büyüdüğü Knockemstiff’le kurmaca Knockemstiff’in pek çok açıdan örtüştüğünü yazarın 2011’de Fresh Air’de Terry Gross’la yaptığı bir röportajda “Benim için klostrofobikti,” cümlesinden anlıyorum. “Ben de o çocuklardan biriydim, her zaman tatminsizdim. Daima başka biri olmak ve başka bir yerde olmak istedim. Ve bu yüzden çok erken yaşlardan itibaren, bilirsiniz, vadiden kaçmayı düşünüyordum.”
Gerçekten de Pollock’un karakterleri kasabadan kaçmak, hayal dünyasına sığınmak yahut cehennemin dibinde kendilerine bir yer bulmak isteyen kişiler ancak yalnızlık ve bilinmezlik korkusu onları sınırdan döndürüyor. “Dinamit Çukuru”nun üşütük erkek anlatıcısı, asker alımından kaçmayı başarmasına rağmen bir türlü onaylanmayan bir çocuk olduğu fikrini kafasından atıp kasabayı terk edemiyor. Saklandığı çukura benzeyen zihnindeki o derin oyuğun içinde daima babasıyla savaşıyor.
“Almanlara karşı büyük savaş için gençleri askere almaya başladıklarında on dokuz yaşındaydım ve Mitchell Flats’in tepesinde sadece bir çakı ve Floyd Bownman’ın ahırından yürüttüğüm bir yumak sicimle neredeyse üç yıl gizlendim.” (s.25)
“Babama askerlik çağrısına yanıt vermeyeceğimi söylediğimde sinir krizi geçirdi, yüzüme tükürdü, bana etmediği hakareti bırakmadı. ‘Jake sen ödlek bokun tekisin, savaştan kaçarsan ben burada kimsenin yüzüne bakamam,’ dedi fakat yine de o gece kaçtım.” (s.25) Jake, kaba saba, taşralı bu adama o an için aklından geçenleri söyleyemese de okura kasabayı neden bırakamadığını itiraf ediyor: “Hem gençler askere alınıp sapır sapır öldürülürken ihtiyara aslında savaşmaktan değil, çukuru terk etmekten korktuğumu nasıl izah edebilirdim?” (s.25)
Kaçma isteğiyle kalma itkisinin yoğun çatışması, kitaba adını veren “Knockemstiff” öyküsünün de baskın temasını oluşturuyor. Anlatıcının bu ikilemi, Boo Nesser adında bir aptalla kasabadan ayrılmak üzere olan eski aşkı Tina hakkındaki düşüncelerine şöyle yansıyor:
“Tina çocuklarla yatmaya başladığından beri onu alıp uzaklara götürecek birini arıyordu. O ben olsaydım keşke, bunu gerçekten istiyordum, fakat bir gün çukuru terk edeceğime ihtimal vermiyorum, Tina için bile. Bütün hayatım burada geçti, çürük bir kütüğe yapışmış şapkalı mantar gibi. Mecbur kalmadıkça kasabaya bile gitmek istemem.” (s.34)
Knockemstiff öyküleri farklı karakterlere sahipse de kaçış dışında bazı başka ortak temaları paylaşıyor. Pollock’un bütün karakterleri kaybedenlerden oluşuyor: Yoksul, cahil, zorba, rüşvetçi, yalnız, dürtüsel (cinsel anlamda) ve yıkılmış. Çağa ayak uyduramayan her kasabalı kadar aynı yolları seçiyorlar. Kendini geliştirmek yerine ucuz alkol ve uyuşturucuya sığınmak, nerede olursa olsun seks yapmak ve şiddete başvurmak. Bunlara bile ulaşamayanlar için psikiyatristlerin yumuşak ilaçlar olarak adlandırdığı fakat yoğun kullanımda hafıza kaybına ya da zihinsel işlev bozukluklarına neden olan ilaçlara ulaşmak. Böylesi karakterlerin olduğu bir evrende yani Pollock’un öykü dünyasında kaçınılmaz olarak bir düzensizlik hüküm sürüyor. Fakat bence yazarın yıkım içinde debelenmek gibi bir amacı yok. Yazarın böylesi öyküler kaleme alması bana daha çok onun insan psikolojisine karşı derin bir ilgisi olduğunu düşündürüyor. Her tür aşağılanma, yoksunluk ve travma koşullarından mustarip kişilerin belli bir zaman sonra savunma mekanizması geliştirmesi kaçınılmazdır. Mesela “Gerçek Hayat” öyküsündeki zorba ve cahil baba, evladına bırakabileceği en kötü mirası; içmeyen, küfretmeyen, kadınlara karşı dürtüsel bir cinsel güdüsü olmayan birinin erkek sayılmayacağı anlayışını ve şiddet uygulama alışkanlığını miras olarak bırakıyor. Kahraman anlatıcı Bobby, yedi yaşındayken yaşadığı bir anıyı hatırlıyor. Annesini döven, alkolik babası Vernon, oğlunun önünde küfür ettiği için onu azarlayan bir adamı, sinema salonunun tuvaletinde öldüresiye dövdüğü yetmezmiş gibi, Bobby’yi adamın oğluna saldırması ve onu dövmesi için kışkırtıyor. Sonunda babasının oğlu olmanın zamanı geldiğine karar veren Bobby de eylemi gerçekleştiriyor. Sonuç: Gururlu ve mutlu bir baba.

“Schott’s Köprüsü” öyküsünde, ömrünün büyük bir kısmını babaannesinin korunaklı kucağında geçiren, dünyanın kaç bucak olduğundan habersiz Todd Russell, babaannesinin ölümünden sonra sudan çıkmış balığa dönüyor. Kasabanın homofobik, sert adamı Frankie Johnson ile kurduğu akılsızca arkadaşlığı onun hem duygusal sadizme hem de vahşice tecavüze uğramasına neden oluyor, bütün birikimini çaldırması da cabası. Yalnızca bir parça sevgi arayan uyuşmuş bir adamı köprünün başında bırakıp diğer öyküye geçmek okur için oldukça zor.
Başka bir ortak temaysa yerinden edilme yahut yer değiştirme. “Saldırganlar” ve “Yeniden Başlıyorum” öyküleri bu tema için örnek olabilir. Her iki öyküde de şiddet yer değiştirmenin bir sonucu gibi görünse de bazen çıkar için kullanılan oldukça işlevsel bir araç.
Dükkânların arka odalarında, karavanlarda, balıkçı barakalarında, çukurlarda yaşamaya çalışan nadiren ayık öykü karakterlerinin başarılı çizimi Pollock’un bu hayatları ne kadar iyi tanıdığını gösteriyor. İflas ettiği bir dönem sık sık teselliyi alkolde bulduğunu söyleyen sanatçı mekânları ve karakterleri kendi hayatının içinden çekip çıkarmakta oldukça mahir.
“Ayık olduğumda [1986’da] garajın üstündeki bu küçük, çok küçük dairede yaşıyordum. Yaklaşık bir otel odası büyüklüğündeydi ve dört ya da beş yıldır orada yaşıyordum. Kız kardeşimin bana verdiği siyah beyaz bir televizyonum ve her tarafı parçalanmış 76 model eski bir Chevy’im vardı. Hepsi bu kadardı.” (The Millions, “Everybody Pays: The Extreme, Dark Fictional World of Donald Ray Pollock”, Çeviren: Şeyda Başer Eroğlu)
Rehabilitasyondaki dördüncü döneminde içkiyi bırakan, 30’undan sonra Ohio Üniversitesi İngiliz dili bölümünden mezun olan Pollock, daha çok Hemingway, Cheever, Flannery O’Connor, Richard Yatesve Denis Johnson gibi yazarlardan etkilendiğini söylüyor. Pollock izini takip ettiği yazarlardan çok yazı tarzını “Gotik taşralı noir” olarak tanımlıyor ve hakikaten de onun kurgusunda Grimm Kardeşler’in orijinal gotik hikâyelerinden gelen bir çizgisi olduğu söylenebilir.
Pollock’un öyküleri bana iki resmi hatırlatıyor. İlki İspanyol ressam Francisco Goya’nın bakır bir levhaya kezzapla işlediği “Los Caprichos”u, ikincisiyse Caravaggio’nun “Judith Holofernes’in Başını Kesiyor” tablosu. Sanırım bunun nedeni Pollock’un kurgusunun zayıf kalplere uygun olmayacağını düşünmem. Yazarın karakterleri kötülüğü ve şiddeti açıkça kendileri seçiyor. Her ne kadar karakterlerin kontrolü dışında gelişen olaylar yahut onların hayatını alt üst eden yoksulluk, bağımlılık, taciz gibi çevresel faktörler olsa da bütün kararları kendileri veriyorlar. Mesela beni oldukça etkileyen “Kutsanmış”ın Oxy bağımlısı hikâye kişisi uzun bir süre oğlunun sağır ve dilsiz olduğunu düşünüyor fakat aslında çocuk bağımlı bir babanın tuhaf hareketlerine karşı sessizliği bir tepki olarak görüyor. Baba bunu fark ettiğinde bir epifani yaşamasına rağmen ve aynı zamanda şimdiye kadarki en berbat durumundayken kendini düzeltebilir ya da karısını ve çocuğunu yalnız bırakarak kurtarabilirdi. Ama o kendi pisliğini yüzüne sürerken ilaç dolabındaki bir şişeyi daha hatırlıyor. Öykü belirgin bir nihayete ermemesine rağmen babanın tercihleri nedeniyle onların sefaletinin devam edeceğini biliyorum. Yazar böylece öykülerinde ahlaki bir paradoks yaratmak istiyor. Kurguların desteklediği bu paradoks hem bir önceki neslin başlattığı kötü döngüde sıkışmış hem de gerçekten isterlerse kendi hayatlarını iyiye yöneltecek karakterleri ortaya koyuyor.
Peki, hakikaten Knockemstiff böyle insanların yaşadığı bir yer miydi? Pollock, Knockemstiff’in 196. sayfasında kaleme aldığı teşekkür yazısında, eserdeki tecavüzcülerin, katillerin, fahişelerin, pedofillerin ve uyuşturucu bağımlılarının kurmaca olduğunu açıkça belirtiyor:
“İlk olarak, her ne kadar bu kitaptaki öyküler gerçek bir yerden, Ohio’daki Knockemstiff’ten esinlense de söylemeliyim ki tüm karakterler kurgudur. Ben o çukurda büyüdüm ve ailemle komşularımız ihtiyaç duyanlara yardım etmekten asla çekinmeyen iyi insanlardı.”
Açıkçası bunu okuduğuma seviniyorum çünkü kitabı okurken Ohio’yla ilgili bazı kalıp düşüncelerim oluştu. Henüz kitabın yarısındayken listemde bir veya iki katil, ensest ilişki yaşarken “İsa, beni kurtar,” diye haykıran iki kardeş, yedi sarhoş, beş tacizci ve bağımlı ve birkaç serserinin sempatisini kazanmak için çıplak kıçına dart atmalarına izin verecek kadar ilgiye muhtaç şişko bir çocuk vardı. Kadınlarsa çoğunlukla sindirilmiş, dövülmüş, tecavüze uğramış yahut zihinsel olarak işlevsiz bırakılmış, küfürbaz ya da hepsi birden. Erkekler, birkaç istisna dışında, alkol ya da uyuşturucu bağımlısı yobaz, zorba veya elinden hiçbir iş gelmeyen avareler. Genellikle babalarıyla sorunları olan bu insanlar için onlarla iyi günde konuşmak bile “[U]zun zamandır bir şey yememiş bir yamyamla asansörde olmaktan farksız[dır.]” Ne yazık ki bütün bu kişilerin çocukları da ebeveynlerin hali yüzünden kendilerini bekleyen geleceği çoktan görüyor, yoksulluk, acizlik veya hayal gücü eksikliğinden bu karabasan gibi üstlerine çökmüş kasabayı terk edemiyorlar. Kaçmayı başaran biri yok mu? Var. “Saçın Kaderi” öyküsündeki, belki de bütün karakterler içinde en masum olanı, Daniel, bu işi başarıyor ama otostop çekerek bindiği pedofili kamyoncunun hayatında bıraktığı izle birlikte.
Bizde metropol sıkıntısı varken taşranın yazılması eleştiriledursun, Pollock, Ortabatı’nın kırsalında yaşayan insanların ve olayların iç yüzünü, çürüyüşünü, küçük kasaba topluluklarının parçalanışını su yüzüne çıkarmayı, taşranın karanlık tarafına ışık tutmayı başaran isimlerden biri olmuş. Yazarın buradaki başarısını bir yerde karakterlerin başına gelen sert sosyal ve ekonomik gerçeklere yabancı olmamasına ve yazarın eski bir bağımlı olmasına bağlıyorum. Kendisi de bir röportajında beni doğruluyor:
“Güney Ohio hakkında yazabilecek kadar iyi bildiğim tek yer ve buralarda fildişi kulelerde oturup Wittgenstein’ın inceliklerini tartışan çok fazla insan yok.” (Another Chicago Dergisi, Jarrett Kaufman ile Röportaj, 18 Ağustos 2020, Çeviren: Şeyda Başer Eroğlu)
Çağımızda küreselleşme, büyük mağaza zincirleri ve hiper-kapitalizm binlerce kasabanın hayatını emmiş olsa da bunların hepsi ortaya çıkmadan evvel çok sayıda yalnız, hasarlı insan vardı ve bütün bunlara yazarın gözünden bakıldığında, öykülerdeki sessiz, sade yaşam, kimin canavar kimin kahraman olduğundan asla emin olamadığımız mitolojik bir oyuna dönüşüyor. Açıkçası hikâyeler boyunca kullanılan grotesk ögelerin bazıları ironik mi yoksa komik miydi anlayamadım. Türkiye’den bakınca Knockemstiff’te yaşamadığım sürece anlayamayacağım şeyler gibi duruyor.
Pollock öykülerinde hiçbir zaman açıkça politik değil, fakat hikâyeleri bütün dehşetleriyle çağın yakıcı bir suçlaması olarak görülebilir, her biri karmaşık yollarla irdelenmiş topluluk, bölgecilik, kültürel hareketlilik, inanç ve acımasız iyimserlik hakkındaki güncel bir tartışma konusu.
Kimi zaman her on veya on beş sayfada bir baştan başlamak zorunda kaldığım yerler oldu. Fakat eseri bitirdiğimde bana doğru sürünerek gelip omurgamı saran bütünlüğü hissettim. Pollock’un kurgusunun etkileyici yanını, kasvetli hatta kimi kez dehşet verici konuları seçimi, bunları olabildiğince ekonomik kullanması, biçim kesinliği ve üslubunun tamamen tarafsızlığının bir karışımı olarak tarif edebilirim. Belki de Kafkaesk kâbusların bir kombinasyonu mu demeliyim, bilemiyorum.
Kimi yerde çevirmenden yahut editörden kaynaklı okuma hızımı kesen, dikkatimi dağıtan tekrarlı ifadelerden kaynaklanan kakışmalar vardı. “[G]iysilerim üzerimdeydi. Penceremden Mitchell Flat’in üzerinde yıldırım çaktığını gördüm. Çukurun üzerinden…” (s.22) “[P]aslı bir testere gibi gıcırdamaya başladı. Dışarıda fırtına nihayet dinmişti. Evin teneke çatısını iri yağmur damlaları dövmeye başladı.” (s.22) “Işıkları ve benzin pompalarını açtıktan sonra ön kapının kilidini açıyor ve kapının üzerindeki tabelayı açık konuma getiriyor.” (s.35) “Gece boyunca yağmur yağmıştı, sabahleyin tel örgü boyunca…” (s.67) Bunlara tercüme bir eser için ufak tefek hatalar diyebiliriz sanırım.
Nihayetinde iki veya üç kez görünen, bazı tekrar eden karakterlerle birbirine bağlanan bu on sekiz kısa öyküde Pollock, okuru istediği yere sabitledikten sonra yere fırlatıyor ve Knockemstiff’te maalesef her suçun bir kurbanı var.
Şeyda Başer Eroğlu
