Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 192. Gün: 

FRANZ KAFKA

Prag’daki Franz Kafka Müzesi’nin açıklayıcı notlarından derlenmiştir.

Hiç şüphe yok ki, Kafka’yı Kafka yapan acı gerçek, “tırnaklarını ona geçiren” bir annenin duygusal tutsağı ve despot bir babanın kurbanı olmasıdır.

Kafka’nın yapıtlarında Prag topoğrafyası öne çıkar. Gerçi, yer adlarını nadir bir iki istisna dışında öykü ve romanlarına almaz, ama bunun önemi de yoktur. Kafka modern edebiyatta Prag kentini bilmecemsi bir yaklaşımla betimlemiştir. Kafka’nın gerçeküstü mimarisi başka bir amaca hizmet eder. Onun kurmaca metinlerinde yöntem oldukça karışıktır. O, Prag’ın hayali bir topoğrafyasını çizer ve kent tanınabilir olmaktan çıkar. 

Kafka’nın yapıtlarındaki anlatıların Prag’da geçtiğini ispatlamaya çalışanlar olmuştur. Onlara göre, Dava’da sözü geçen kilise, Avrupa’nın en büyük katedrallerinden biri sayılan St. Vitus Katedrali’dir. Ve Kafka’nın, bugün artık Prag Sarayı’nın avlusunda yer alan katedralin hemen aşağısındaki dar sokakta bir yıl boyunca yazdığı da bilinmektedir: Dar bir geçidi andıran bu sokaktaki (Golden Lane) küçük evlerden biri (22 Numara) Kafka’nın yaşamının son yıllarında kız kardeşi tarafından kiralanarak yazara tahsis edilmiştir. Bu tek katlı bina, günümüzde Kafka hediyelikleri satılan bir dükkana dönüşmüştür.

Franz Kafka’nın doğduğu yıllarda eski Yahudi gelenekleri çözülmekteydi. Prag’ın Yahudi Mahallesi yeniden imar ediliyordu. O koşullarda Kafka, toplumunun tarihini yazarlardan öğrenecektir. Ve daha sonra, toplumunu edebi üslubuyla acımasızca eleştirecektir.

Dünyada, her insanın yaşamındaki derin varoluşsal çelişki, mesleğiyle, mesleği dışında yapmak istedikleri arasında ortaya çıkar. Frank Kafka için bu çelişki yıkıcı olmuştur. Edebiyatı seçtiğinde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun bürokrasisinde bir avukattır. Yazı hayatını mesleğiyle birlikte sürdürmesinin çifte standartd enerjisini emiyor ve onda içsel gerilime neden oluyordu. Kafka’nın kaza sigortası işindeki uzmanlığı iş güvenliğiydi ve dönemin teknolojik gelişmelerinin de etkisiyle sigorta şirketinde çalışanların sayısı yetmişi buluyordu. Kafka’nın “Kaza önlem ölçümleri” başlıklı uzun yazısı gazetelerde yayınlandığında, yıl 1911’dir. Yazar, mesleki yazılarını sonraki yıllarda da sürdürecektir.

Edebiyat tarihçileri Kafka’nın ilk kitabının 1912 yılında yayımlandığı (Betrachtung) ve yayımcısının Kurt Wolff olduğu üzerinde anlaşmaktadır. Yazar-yayımcı ilişkisinin karşılıklı güven içinde sağlıklı sürdüğü ve yayımcının Kafka’nın kitaplarının ticari değerini güçlü şekilde öngördüğü anlaşılmaktadır.

Kafka’nın, yaşamındaki kadınlarla olan ilişkisi edebiyatla olan ilişkisine benzemez: Felice, Julie, Milena ve ölümünden bir yıl önce tanıştığı Dora. Kafka’nın “gözüpek bir macera” saydığı son ilişkisi ona ruhani bir destek sağlamıştır. Kafka’nın 40 yaşındayken ölmesiyle, Dora, ortak arzuları gereğince Tel Aviv’de yeni bir hayata başlamayı seçecektir.

201. Gün: ARI KOVANI

Tolstoy’un ölümsüz yapıtı Savaş ve Barış’ı okumaya bir türlü cesaret edemedim. Eskiden kalın kitaplardan gözüm pek korkmazdı, ama bu devasa bir yapıt. Karım aylardır her gün aralıksız okuyor. Ayten, ilginç bölümleri kahvaltı sonrası benimle paylaşmayı sever. Bugün de öyle oldu. Ve fakat, “Anlatamayacağım, en iyisi sen kendin oku,” diyerek Kindle’ı elime verdi.

Muazzam yapıtının okuduğum bölümünde Tolstoy, Napolyon’un ordusu Moskova önlerindeyken, onun aklından geçenleri, bir bir sıralar ve Napolyon’un narsist kişiliğini ortaya koyar. Napolyon, Fransızların yaşamları boyunca ona hayranlık duyarak sevecekleri bir lider olma hayali kurmaktadır ve bu hayal, Moskova’nın, Ruslar tarafından kendi elleriyle Napolyon’a tesliminin halesiyle taçlanacaktır. 

Napolyon, Moskovalılar için hazırladığı konuşmasını yeniden aklından geçirirken, komutanlığın arka tarafında, Moskova’ya gönderdiği ve geri geldikleri halde Napolyon’un hışmına uğramamak için karşısına çıkamayan adamları endişe içinde zaman öldürmektedir. Subayların Napolyon’a söyleyemedikleri; Moskova’nın Ruslar tarafından tamamen boşaltılmış olması ve kentte yalnızca sarhoşların, meczupların ve hiç bir şeye aldırmayacak olan bir avuç zavallı Moskova’lının kaldığıdır.

Napolyon, bomboş bir kentin kapısına dayandığında teslimi gerçekleştirecek yetkilileri boşuna bekler. Romanın tam burasında Tolstoy, kenti boşaltarak geri çekilme kararı alan Rusların geride bıraktıkları Moskova’yı işlevsiz bir arı kovanına benzetir ve metaforu uzun uzun sürdürür. Bu, bir arıcının eline alıp inceledikten sonra, üstüne çarpı koyup imha edeceği bir kovandır. Tolstoy, arı kovanlarında olan bitenleri her ayrıntısıyla hasta bir kovanı betimleyerek öyle ustaca anlatır ki; romanın bu sayfalarını okuyan dünyadaki hiç bir yazarın artık arı kovanı üzerine kalem oynatma cesareti gösteremeyeceği neredeyse kesindir. 

Eğer, edebiyat aynı zamanda bir metafor sanatıysa, Savaş ve Barış’ın bu bölümü tek başına edebiyatın tanımı olmayı çoktan hak ediyor.

206. Gün: KUZU AKLI

Televizyonda yerli yabancı çok fazla yemek programı var. Gastronomi, Ayten’in ciddi hobisi. O seyrederken ben de göz ucuyla izlerim. Aşçılar yemek yaparken sürekli konuşuyorlar. Bazıları da Türkçeyi çok yanlış kullanıyor. “Tekrar” kelimesi kaş göz arasında “tekrardan” oldu. “Tabii ki” ise sık sık “tabi ki de” diye söyleniyor. Neyse… Bugün Mardinli bir aşçı kuzu kaburga dolmasının inceliklerini anlattı. Hiç duymadığım şeyler söyledi. Dolma için kullanılan ip, pamuk olmalıymış. Pişme sırasında çeker ve dolmayı sıkıca sararmış. Beni asıl şaşırtan, kuzular daima sol taraflarına yatarlarmış. “O yüzden, ikiye kesilmiş kuzunun sağ tarafını alır kullanırım, sol tarafındaki eti sert olur, çünkü,” dedi.

Demek ki kuzular sağlıkları için hangi taraflarına yatacaklarını biliyorlar. İç organların dizilişiyle ilgili bir neden olsa gerek. Biz insanlar ise, yatakta ne tarafa yatmamız gerektiği hakkında tartışıp duruyoruz. Sağa yatılırsa mide reflü yapar, sola yatılırsa kalp sıkışır falan… Doğayla bağımızı kestiğimizi anlıyorum da, bu ne zaman gerçekleşti onu bilmek isterdim doğrusu. 

Son zamanlardaki devlet aklı bu işe ne der bilmem. Onlar kulaklarının üstüne yatıyorlar da.

208. Gün:

Ah! Kendi yetersizliğimizin panzehiri kıskançlık duygumuz!

Nazmi Özüçelik