İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?

İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Bahar Gerçek Doğru, 176. konuğumuz.

Bahar Gerçek Doğru

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Çevirmen ve yazarım. Dilin, sözcüklerin ve yazının hayatımın merkezinde olması benim için olağan. Başka türlüsünü düşünemediğim için kendimi şanslı hissediyorum. İlk kitabım Zamansız adında fantastik bir romandı. Gündedün ise benim ilk öykü kitabım. Geçmişte kitap çevirileri yaptım, denemelerim basılı ve online mecralarda yer aldı. Daha önce de ödül alan iki öyküm yayınlanmıştı ama on iki öykümün yer aldığı kitabım gerçekten benim ilk göz ağrım. Gönlüm yazmaya ergenlik çağında düştü. Benim için çok değerli olan üzeri gazete köşelerinden kesilmiş karikatürlerle kaplı bir defterim vardı. İçine boyumu aşan ağır şiirler, matrak öyküler yazardım. Çocuk aklımla yazmanın beni derinleştirdiğini ve dünyayı sihirli bir gözlüğün ardından bakmamı sağladığını fark etmem kırılma noktam oldu. Çok kitap okunan bir evde büyüdüm. Ankara’nın 80’leri ve 90’larında çocukluk ve ilk gençliğimi yaşadım. En büyük zenginlik kitaplarımız ve arkadaşlıklarımızdı. Hayatı anlamlandırmanın, kendimizi büyütmenin en en güzel ve pratik yolu okumaktı. Etrafa kocaman açılmış meraklı gözlerle bakarken elimizden tutan en kavrayıcı güç edebiyat oldu. O dönemin ruhu ve bulunduğum ortamlar içgüdüsel olarak ve kolaylıkla beni daha çok okumaya ve yazmaya itti. Aslında birçok şey gibi yazmak da bir hevesle başlıyor; ne var ki bunu varoluşsal bir gereksinim haline gelecek kadar ciddiye aldığınızda ya da yazmadığınız zaman kendinizi eksik hissettiğinizde bir tutku ve kaçınılmaz bir dışavurum haline geliyor. Yazacak bir meseleniz varsa, içine hapsolmanızı bekleyen yazma ve yaratım sürecinden yorgun ama hep mutlu çıkıyorsanız o “zehir” damarlarınızda dolaşıyor demektir. Artık iflah olmazsanız. Edebiyatın güzelliğini ruhunuzda, ağırlığını samimiyetle omuzlarınızda hissediyorsanız iflah olmamalısınız zaten. Su akar yolunu bulur. Kitaplı ya da kitapsız bir yazarsınız demektir. Bu inişli çıkışlı tamamlanma sürecinin sonunda hayallerinizin ve emeklerinizin bir kitaba dönüştüğünü görmek büyük bir mutluluk tabi ki. Öykü kitabım Gündedün, 2024 yılında Tara Kitap’tan yayınlandı. “Gündedün” Türkçede fazla bilinmeyen bir sözcük. Nostalji anlamına geliyor. Gün ve dün sözcüğünün bir nefeste birbirinin içinden geçmesi bana çok sihirli geldi ve tek bir sözcük öykülerimin ortak manifestosu oldu. Hümanist bir izlekte yazdığım öyküler, hayatın anlamını kendi geçmiş izlerinden bulup çıkararak bugüne aşılayanları anlatıyor. Birbirinden farklı hayatları olan öykü kahramanlarım, geçmişe cesaretle bakarak kim olduklarını hatırlamaya açılan bir pencereden, bugünü kendilerinden umutla çoğaltıyor. 1920’lerde başlayıp 2000’lere günümüze uzanan yüzyıllık bir dönemde, farklı coğrafyalara, hayatlara ve dünyalara ışık tutmak istedim. Öykü kahramanlarımın koşulları, yaşları, açmazları ve arayışları birbirinden çok başkaydı ama “insan olmak” ortak paydası beni hep aynı noktaya taşıdı. Yazarken kimi zaman bana benzeyeni yazdım ama çoğu zaman benden farklı olanı yakından tanımak için yazdım. Öykü kahramanlarımla iki yıla yakın bir zaman geçirdim. Onların “unutmayı” seçtikleriyle “hatırlamaya” cesaret ettikleri arasındaki boşluğa hayatlarından sızanları koydum. Bir anlam arayışının, hayattaki yerini ve yolunu bulmanın derdine düştük. Öykülere konu olan kahramanların arasında hayattaki yerini bulmuş olanlar da vardı. Bazen birlikte sesli düşündük bazen onlar anlattı biz dinledik, bazen de mektuplar yoluyla “bir iç yazışma” gibi onlar durdukları yerden birbirlerine seslendi ve yazdı.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Yazma uğraşımın tam da orta yerinde öykü duruyor. Öykü, şiirle roman arasında bir arabulucu gibi dururken aslında vaat ettikleriyle insanı tam da ters köşeye yatıran bir tür. Ben tür olarak çok iddialı ve zor buluduğum şiir türüne hayranım. Henüz kitaplaştırma cesaretini bulamadığım onlarca şiirim var. Şiir gerek derinliği gerek yalınlığı gerekse matematiğiyle benim için başka bir yerde. Şiire en yakın olan tür öyküdür. Öte yandan elinizdeki malzemenin ve anlatmak istediklerinizin roman türüyle kendini ifade etmesi de kaçınılmaz olabilir. Günümüzde geçmişteki gibi çok büyük romanlar yazılmıyor artık. İçimdeki hissiyat öykünün hayata daha yakın, samimi olduğu ve bu dönem insanına anlatacak daha fazla sözü olduğunu fısıldıyor. Roman ve öykü türlerini yan yana koyduğumuz zaman roman uzun soluklu bir maratonken öykü hedef odaklı kısa ve hızlı bir koşuya benzetilebilir. Roman yazara kurgu, biçim ve anlatım dili açısından geniş bir alan, fırsat ve zaman tanırken öykü yazarı dar bir alanda daha çok şeyi daha az kelimeyle anlatmaya mecbur eder. Öykünün bende yarattığı kıvranma hissini, nefesimin kesilmesini ve heyecanı seviyorum. Giriş gelişme ve sonuç gibi hazır bir formülü olmadığı gibi “sonsuz bir şimdi”ye sarkmasını katmanlı ve zaman ötesi buluyorum. Yazarın, öykünün kalbine yerleştirdiği çağrışımlar, imgeler ve eksik kalan anlatımlar üzerinden okuyucusunu kendiyle “anlamlandırmak” üzerine bir dayanışmaya davet etmesine benzetiyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?

Yayınevi süreci yazmanın dışında ilerleyen çetin bir süreç. Keşke her şey yazmakla ve okura ulaşmakla bitse. Bir kitabın basılması, dağıtımı ve ardından tanıtımı başlı başına ayrı bir alan. Öykü dosyam tamamlandıktan sonra yayın çizgisi benim yazdığım türe uygun olan ve benim de yan yana durmaktan güç ve keyif alacağım bir yayınevi olması benim için önemliydi. Zamanla ve mecburen işleyişi ve süreçleri de kavrıyorsunuz. Yıllar içinde tanışıklığım olan edebiyatçılara, fikir alışverişinde bulunabileceğim, tecrübesine ve aklına güvendiğim dostlarıma her zaman danıştım. Dosyamı gönderdikten sonra geçen bekleme sürecinde bana olumlu dönüş yapan yayınevleri oldu. Ardından şimdiki yayınevim olan Tara Kitap’ta karar kıldım. Kitabın ilk taslağını görmek, kapak tasarımına karar vermek ve sanki başka birinin eseriymiş gibi arka kapak yazısını okumak heyecan verici. Uzun bir doğum sancısı sonrası dünyaya gelen bir bebek gibi bir süre gözünüz, aklınız fikriniz sadece kitabınızda oluyor. Kitabımın imza gününde, elinden tutmazsam düşecekmiş gibi gelen “bebeğin” yürümeye başladığını görünce rahatladım.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Kitabı yayınevine göndermeden önce deneyimi ve bakış açısına güvendiğim editör dostumun fikrini aldım. Ne yazarsanız yazın bir süre sonra içinde kayboluyorsunuz. Kenara çekilip uzaktan bakmak, yazdıklarınızı sesli okumak veya güvendiğiniz biriyle paylaşmak iyidir.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Dergiler gerçekten de sahaya çıkmadan önce antrenman yapma fırsatı bulduğunuz, size alan sağlayan çok değerli mecralar. Düzenli olarak bir yerlerde yazıyor olmak ya da bunun gayreti içinde olmak yazmanın olmazsa olmazı disiplini getiriyor. Bir yandan kendinizi geliştirirken üretme motivasyonunuz artıyor. Ben 2014 yılından itibaren İndigo Dergisi, Halimiz.com, Edebiyatist gibi farklı dergilerde deneme, eleştiri ve gezi yazıları yazdım.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?

Yazmakla hayatımda değişen çok fazla bir şey yok aslında. Yazdıklarımın okurda karşılığının olduğunu görebilmek en büyük ödül sanırım. Sonuca varan ve amacına ulaşmış eylemler haz verici ama çok da büyütmemek gerek. Kitap sahibi olmayı bir baskı ya da başarı vesilesi olarak görmemek lazım.

Peki, bundan sonra?

Yazmak, daha iyi yazabilmek için çabalamak, hep yazmak sevinciyle ve heyecanıyla kalabilmek için okumak ve hayattan beslenmek başlı başına bir yaşam şekli zaten. Bildiğim yerden, bildiğim gibi, hiç bilmediğimi farz ederek daha çok bilmek ve hissetmek için yazmaya devam.