Televizyonda BBC veya CNN’i açan birinin karşısına sıklıkla çıkan bir görüntü: Afrika’nın yoksul bir ülkesindeyiz, büyük bir deprem olmuş ya da amansız bir hastalık ne zamandır bölgeyi kırıp geçirmekte. Derme çatma çadırların içinde, yer yataklarının üstünde onlarca çocuk ve yanı başlarında oturmuş anne babalar, neyi beklediklerini bilmeden bekliyorlar. Ön planda bir muhabir –Avrupalı ya da Kuzey Amerikalı biri, çoğunlukla bir kadın– iki elinin parmaklarını açıp göğüs hizasında birleştirerek bize olanları anlatıyor. Muhabirin ses tonunda belirgin, ama biraz da (ç)alışılmış bir hüzün duygusu hissediliyor.

Bazen mesleğim gereği özel bir dikkatle dinlediğim bu haber metinlerinin hep aynı ifade kalıplarını içermesi dikkatimi çekiyor. Her defasında, access the food, helping hand, deprived of healthcare gibi sözler duyuyorum. Muhabir, orada yaşananları anlatırken olabildiğince yavaş adımlarla yan yan yürüyor ve kamera da onula birlikte hareket ediyor, bize sefaletin panoramasını tamamen vermek için. Zihnim ekrandaki bu görüntüyü ister istemez ikiye bölüyor. Kuzeyden gelen kadın, aslında içinde bulunduğu ortamdan öylesine ayrı, öylesine yalıtılmış ki! O ve ekibi sanki başka bir gezegendeler, yeni bir canlı türü bulunmuş, onlar da buraya onu incelemeye gelmişler!

Bu tip haberleri yıllardır görüyorum televizyonda ve şimdi, onları defalarca izledikten sonra, şöyle düşünüyorum: Sistem, sanki bizim dünya üzerinde iki tür insan olduğunu düşünmemizi istiyor. Biri, kameraya yakın olan, üst tür. Her şeye hâkim, her şeyi biliyor, bizi de zaman zaman gelişmelerden haberdar ediyor. Fakat o, birkaç saat sonra uçağa binip ışıltılı dünyasına geri dönecek. Diğeri, alt-tür, orada, yer yatağının üstünde oturuyor ve bakışlarındaki çaresizlik çok uzaktan bile fark ediliyor. Onun kaderinde her zaman acılar, iç savaşlar, açlık, hastalık ve yoksulluk var.

Sistem bize iki farklı insan profili dayatıyor. Birinin içinde bulunduğu durumdan diğerinin ne derece sorumlu olduğunu sorgulamak ise pek kimsenin aklına gelmiyor.

***

Bir ders günü sonunda, öğle yemeğine yakın, konu kitaplara, edebiyata doğru kayıyor. Çocukların bazıları yazdığımı, edebiyatla ilgilendiğimi biliyor, bazıları da hiç duymamış oluyor. Onlara bu sıralar ikinci kitabımın üzerinde çalıştığımı söylüyorum. Roman mı? Hayır, bu kez öykü. Bunun üzerine öğrencilerden biri söz alıp soruyor: Öyküler bu dünyada mı geçiyor?

Bu, bana o kadar uzak bir soru ki! O an aklıma Ümit Aykut Aktaş’ın bir iki gün önce attığı tweet geliyor. Ümit, Ankara Kitap Fuarının son gününde genç yazarların fantezi kitaplarının önünde yine gençlerin oluşturduğu uzun kuyrukları paylaşıp sadece fantastik roman okuyan bir nesil geliyor, diye yazmıştı.

Doğru söze ne nedir? Bana da öyle geliyor ki bu yaş grubu için okumak, öncelikle fantasy fiction ya da science fiction okumak demek. Bana o soruyu soran öğrenci, Onur, okula DUNE ciltleriyle gelen bir çocuk. Kendisi de bu sıralar bu tip bir roman üzerine çalışıyor. İşin aslı, o ve arkadaşları farklı evrenler, orta dünyalar ve ara türler talep ediyor; eğlence kültürü endüstrisi onların bu taleplerini diziler, sinema filmleri ve hatta video oyunlarıyla karşılıyor, romanlarla da durumu destekliyor. Şu bir gerçek ki, Onur’a “Do the stories take place in this world?” sorusunu sordurtan saikler bizim (yani benim kuşağımın) pek parçası olmadığımız bir zihinsel atmosferin içinde saklı.

Evet, Onur, benim öykülerim maalesef bu dünyada geçiyor. Hatta diyebilirim ki bu dünyada geçmekle kalmıyor bu öyküler, bizzat bizim evde geçiyorlar! Pamukova’ya giden bir otobüste ya da Sapanca gölüne yüksekten bakan bir tepede. Geçen gün birini tekrar okudum, tüm olay karlı bir kış günü şu bizim alt sokaktaki kahvehanede başlıyordu. Yani hepsi, her şey burada. Nasıl diyordu ders kitabımızda, bir iki ünite önce: Right under our nose!

***

Sadece Şiir’in Nisan 2024 sayısında Rona Aslan’ın Yuva adlı uzun şiirinden kısa bir bölüm:

Bir keresinde bana bir şiir vermiştin
Ben de ona kollar ve ayaklar çizmiştim
Ne tuhaf
Bu şiiri yazarken anladım
Gözlerini neden çizemediğimi

Elif Batuman’ın Ecinniler’i gerçekten ufuk açıcı bir kitap. Üstelik komik de! Batuman’ı Selçuk Altun’un yazılarından tanıyorum, dolayısıyla alanındaki yetkinliğine ve genç yaşında eriştiği birikime aşinayım. Benim Ecinniler’i okuma sürecim kitabevinde başlıyor, kitabı ayakta, raflarına önünde karıştırırken Çehov’un Küçük Köpekli Kadın öyküsü ile ilgili satırlara denk geliyorum. Ve o an kitabı almaya karar veriyorum. Aşağıda bu bölümü alıntılayacağım.

Kitabın kapağında deneme yazıyor (alt başlığı: Rus Edebiyatı ve Okurlarıyla Maceralar). Ama bu yazılar alışık olduğumuz, birkaç sayfadan oluşan denemeler gibi değil, çok daha uzun yazılar. Burada anı, anlatı ve inceleme türleri içi içe geçmiş durumda ve bazı bölümler kısa öykü tadı veriyor. Batuman’ın hızlı akan, hafif mizahi bir ton var. Sabri Gürses’in başarılı çevirisinin de bu akışta payı büyük kuşkusuz.

İzak Babel’in bir öyküsünden bahsederken konuyu Çehov’a getiren Batuman, Küçük Köpekli Kadın’ı neden sevdiğini şöyle açıklamış:

Herkesin biri açık ve görünür, işlerle alışkınlıklarla, sorumluluklarla, şakalarla dolu, diğeri de “gizlice kendi yolunda akan”iki hayatı olduğunu ve en önemli, ilginç ve anlamlı saydığımız her şeyin bir şekilde ikinci hayatta, gizli hayatta yer almasına koşulların neden olmasının çok kolay olduğunu anlatan bölümü hiç unutmuyorum. Aslında bu ikinci, gizli, hayat teması Babel için de çok önemliydi ama bunu çok sonra fark edebildim.

***

İngiltere’deki kuzenimle bazen online buluşuyoruz. Kendisine verilen tiyatro ödevini yaparken içinden çıkamadığı bir soru olunca derhal ChatGpt’ye danışıyor ve yanıtı bana Whatsapp’tan atıyor. Gelen metin canımı sıkıyor çünkü fena halde makine kokuyor! Öğrenci işi değil yani. Tamam diyorum kuzenime, hadi şimdi bunu İnsan İngilizcesine çevirelim!