Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın yedinci bölümü yayında!

Senem Dere

Otel inşa edilmiş değil de böyle kalıp halinde gelip buraya konmuş gibi görünüyordu. İçine girdiğimizde havalanıp uçsak hiç yadırgamazdım. Önce betondan çitlerle çevrili bakımlı bir bahçeden geçtik. İki yanında sütunlar yükselen ağır giriş kapısından sonra holdeki kristal taşlı avizenin ihtişamı bizi karşıladı. Yukarıya doğru kıvrılarak çıkan geniş merdivenlerden çıkmak ve nihayet ayaklarımı uzatabildiğim bir yatakta uyumak için sabırsızlanıyordum ama resepsiyonun önünde, bordo kadife koltuklara gömülmüş gazete okuyan yaşlıca, takım elbiseli adam, bizi fark edince doğruldu, abartılı bir tavırla “Gözümüz yollarda kaldı be ya, hoşgeldiniz, hoşgeldiniz” diyerek oturmamızı işaret etti. Beceriksizce, birbirimizi itip kakarak adamın karşısındaki koltuğa sıralandık. O sırada nereden geldiğini anlayamadığım tıknaz, kırmızı yanaklı genç bir adam da “Resepsiyon” yazılı pirinçten levhanın altındaki yerine geçip mahcup bir sesle “Hoş geldiniz” dedi. Diğer adam lafa karıştı “Bu büyük oğlum İbrahim. Bir de bunun küçüğü var, Halis. O İstanbul’da. ‘Okuyacağım’ dedi. Memleketin okumuş insana ihtiyacı var dedik, gönderdik. Zaten bütün emelimiz, okusa da okumasa da vatana, millete hayırlı evlatlar yetiştirmek. Değil mi efendim?” Burada durdu, başını sallayarak ablamla beni iyice bir süzdü. “Zordur bilirim” dedi. “Ama en önemlisi karar vermek. Karar verdikten sonra gerisi kolay. Siz de kararınızı vermişsiniz. Bana sorarsanız en doğrusunu yapmışsınız. Bizim zamanımızda her şey daha zordu. Hem de ne zorluk, aman ne sefillik! Bu gece iyice bir dinlenin, nasılsa hasbihal edecek çok vaktimiz olacak. Anlatırım. Ama bakın, biz geldiğimizde değil otel, başımızı sokacak bir dam bile yoktu. İşte o gün kendime ‘ben hemşerilerime bu perişanlığı yaşatmayacağım’ diye söz verdim. Sözümü de tuttum. Allah utandırmasın. Taa o zamandan Bulgar’ın durmayacağını, bu göçlerin ardı arkasının kesilmeyeceğini anlamıştım.” Hüsmen Bey konuşurken sanki bize değil arkamızdaki görünmeyen bir kalabalığa hitap ediyor gibiydi. Gözlerinde insanı uzakta tutan, onun gözlerinin içine bakmayı engelleyen tuhaf bir donukluk vardı. Bu yüzden ikide bir dönüp arkamıza bakmaktan kendimizi alamıyor, boş merdivenlerle karşılaşınca şaşırıyorduk. Arada bir, dalıp gittiği kendi hikâyesinden birden çıkıp Şumnulu bilmem kimleri tanıyıp tanımadığımız, Türkçe konuşanlara ceza vermek için zabitlerin mahalle aralarında dolaşıp dolaşmadığı, bizim kaçıncı sınıfa kadar okula gittiğimiz, göçmen evinin son durumu, Edirne’den Sirkeci’ye nasıl geldiğimiz gibi sorular soruyor ama cevabını tam dinlemeden yine bir şekilde konuyu kendi hikâyesine getiriyordu. Babamın demir ustası olduğunu duyunca sevinmişti. Kasabada iyi bir demirci ustasına çok ihtiyaç olduğunu söyledi. Babam Hüsmen Bey’in her söylediğine “Allah sizden razı olsun” demeye başlamıştı. İbrahim hiç konuşmuyor, ha bire önündeki deftere bir şeyler karalıyordu. Artık Hüsmen Bey’in anlattıklarını anlayamıyor, gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Annemin de içi geçmiş, yanımda uyukluyordu. Hüsmen Bey’in elindeki gazeteyi dizine vurmasıyla ikimiz de oturduğumuz yerde sıçradık. O anda İbrahim’le göz göze geldik. Yanakları iyice kızarmıştı, bakışlarını yere indirdi. Ablam gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Onun da yanakları heyecanlandığında olduğu gibi pençe pençe kızarmıştı. Neyse ki Hüsmen Bey uyukladığımızı fark etmemişti. Gazeteyi yine arkamızdaki kalabalığa doğru sallayarak “Elbette bizim çinganeyle şunla bunla bir derdimiz yok efendim. Ama bakın, maksat başka. Biz de bu memleketi yolda bulmadık. Bu vazifeli ajanların göçmen kisvesi altında memlekete sokulmasına müsaade edecek değiliz!” dedi. Galiba bir gazete haberinden bahsediyordu. Babamın yüzü yine sararmıştı. “Tabii efendim, olacak iş değil” diye mırıldandı. Gazetedeki haberi nasıl okuyabileceğimi düşünürken Hüsmen Bey bu defa iki elini birden dizlerine vurarak aniden ayağa kalktı. O kalkınca biz de hemen kalktık. “Yol yorgunsunuz, benim de hemşerilerimi bulunca çenem düşüyor, mazur görün” dedi bütün dişleriyle sırıtarak. Sonra yeniden oturdu. İbrahim’e başıyla bir işaret yaptı. “İbrahim size usulü anlatır” dedi. Gazetesini açıp okumaya devam etti.

İbrahim resepsiyondan çıkıp yanımıza gelmişti. Babam ona doğru yanaşıp mahcup bir sesle, “Petkov Bey’e de bir teşekkür edemedik, bir eksiğimiz yoktur inşallah” dedi. İbrahim, Petkov’un adını duyunca irkildi ya da bana öyle geldi. Babamın kolunu tutarak “Önemli olan sağ salim gelmeniz” dedi. Üst katların diğer misafirler için olduğunu, bizim kalacağımız katta mutfak olduğu için rahat edeceğimizi, aşağıda dört ailenin daha kaldığını, tabii yeni gelenler olursa üst katları da açacaklarını aceleyle ekledi. Sonra ilk defa babamın gözlerinin içine bakarak “Ali Bey Amca, babam otelin işlerinin nasıl yürüdüğüyle ilgilenmez, Petkov’u da tanımaz. Bir sorununuz olursa direkt bana gelirsiniz olur mu?” dedi. Ardından babamın eline bir anahtar tutuşturup adının Ömer olduğunu öğrendiğimiz, bizi istasyonda karşılayan adama seslendi. Ömer Ağa, İbrahim ona böyle seslenmişti, eşyalarımızı alıp çoktan bir yerlere taşımıştı; bavullar, sepetler, yorgun bohçalar ortada görünmüyordu. Onun peşinden, resepsiyonun arkasında kaldığı için görünmeyen merdivenlerden döne döne inmeye başladık. Ömer Ağa sevinçle bizim için sıcak çorba olduğunu anlatıyordu. Aşağıda çoluk çocuk, yaşlı genç on iki kişilik bir kalabalık bizi bekliyordu. Tek tek sarılıp sevinçle kucakladılar. Çorbamızı içerken etrafımızı çevirip bizi soru yağmuruna tuttular. Anlattıklarımızla herkes kendi yolculuğunu yeniden yaşıyordu. İç çekmeler, dalıp gitmeler, gülüşmeler, ağlamalar aldı yürüdü. Her lafın arasında İbrahim Bey’in ne kadar iyi, Hüsmen Bey’in ne kadar babacan biri olduğunu söylemeyi ihmal etmiyorlardı. Sohbetin en koyu yerinde tuvalete gitme bahanesiyle üst kata çıktım. Aklım gazete haberinde kalmıştı. Resepsiyonda loş bir ışık yanıyordu ama etrafta kimse yoktu. Hüsmen Bey’in okuduğu gazete, düşündüğüm gibi sehpada öylece duruyordu. Aceleyle alıp hızlı hızlı karıştırdım. Başlığında “TBMM Tutanak Dergisi” yazıyordu. Bizimle ilgili satırları bulmam kolay oldu, çünkü altları, öfkeli bir kalem tarafından sertçe çizilmişti. Yakalanmaktan korkarak atlaya atlaya, bölük pörçük okudum. Okurken Hüsmen Bey’in sesi sanki satırların arasından yükseliyordu. Bütün vücudumu ince bir titreme tuttu.

“Bizce Kore’de melânetini yürüten zihniyet, Sofya’yı pençesinde tutarak Türk Milletine kasdî olarak bu hareketi ika etmiştir. (…) Görülüyor ki, Türkiye-Bulgaristan meselesi gibi basit görünen hâdise aslında hiç de bu kadar basit bir mesele değildir. Bu hâdise Türkiye ile Bulgaristan arasında değil, içinde Türkiye’nin de bulunduğu hür milletlerle, demir perde arkasında bulunan kara anlayış arasındadır. (…) bu yeni savaş cephesinde, isterseniz buna kansız bir Kore de diyebiliriz. Türk Milleti huduttan içeriye doğru koşan Türkleri, (…) Millî vazife aşkiyle bağrına basacak ve (…).”[1]

Aşağıya döndüğümde sohbetin hızı kesilmiş, herkes yavaş yavaş odasına çekilmeye başlamıştı. Dört yatakla bir gardırobun olduğu odamıza nihayet girebildiğimizde vakit gece yarısını bulmuştu. Kaç gündür hayalini kurduğum döşekte uyumaya çalışırken, yaptığım en ufak bir hareket sessizlikte büyüyüp odada yankılanıyordu. Yatağın içinde dönüp durmayı bırakıp etrafı dinledim. Sanki herkes birdenbire uykuya dalmış gibi çıt çıkmıyordu. O anda diğer odalardaki insanlarla aynı anda soluk alıp verdiğimiz, tek bir kişiye dönüştüğümüz gibi bir hisse kapıldım. Bu alt kat kocaman bir kalpti ve tüm otele kan pompalıyordu. Diğerlerinin soluğuyla nefesim birleşince havalanıyormuşuz gibi bir hafiflik kapladı içimi. Elmas Otel konduğu yerden hiç zorlanmadan ayrıldı. Yükseldik, yükseldik… Biz yükseldikçe odanın yukarıda kalan küçük pencerelerinden bulutlar geçiyordu. Sonra bulutlar bitti, biz de büyük, beyaz bir süs lambası gibi gökyüzünde asılı kaldık. Sonra bir trenin düdüğü mü yoksa bir atın kişnemesi mi olduğunu tam anlayamadığım tiz bir ses duydum. Birisi eğilmiş pencereden bize bakıyordu, Zlatan olduğundan emindim ama bir türlü yüzünü tam olarak seçemiyordum. Onun kim olduğunu anlamaya çalışırken içimdeki hafiflik yavaş yavaş çözüldü. Ağırlığımı yeniden kazanınca o asılı kaldığımız görünmez ipten kopup hızla boşluğa doğru kaydık. Düşerken sessiz bir çığlık kopardım. Bağırıyordum ama hiç sesim çıkmıyordu. Kalbim çarparak, ağzım kupkuru uyandım. Odanın tavanına bitişik gibi duran pencerelerden içeriye cılız bir ışık sızıyordu. Dışarıda, üzerlerinde tek tük kalmış pembe gülleriyle birkaç gül ağacı görünüyordu. Ama bu beni rahatlatmadı. Gece, otelin havalandığından, sonra nereye gideceğini bilemeyip yine kasabaya konduğundan emindim. Yanaklarım ıslanmıştı. Neden ağladığımı hatırlayamadım. Odadakiler hâlâ derin uykudaydı. Çok kısa bir süre sonra dört bir yana savrulacağımızdan, birbirimizi bir daha göremeyeceğimizden habersiz her birinin yüzünü uzun uzun seyrettim. Nefeslerini dinleyerek tekrar uyuyakaldım.

Senem Dere

Tefrikanın 8. bölümünü okumak için tıklayın.


[1] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX, Cilt 4, Toplantı 1, Birleşim 26 (5.I.1951), s. 56.-8-