Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın sekizinci bölümü yayında!

Senem Dere

Yürüyüş Günlükleri

Bugün pencerelere parmaklık taktıkları gün. Haftalardır içeri giremeyen rüzgârın peşinden odadan odaya dolaşıyorum. Ustayla Türkan ben yokmuşum gibi konuşuyorlar. Ustanın yüzü, pencereleri birbirine bağlayan naylon ipleri çözmeye çalışırken şebeğin götü gibi kızarıp bozarıyor. Türkan onun suçlayan bakışlarından bir an önce kurtulmak için nefessiz anlatıyor. Kimseye vazifesini eksik yapıyor gibi görünmek istemez. “Ne yapacağı belli olmuyor” diyor. “Nasıl dışarıya salalım? Camı açıp kendini atacağını da düşünemedik. Bir ayı bulmuştur, Mustafa yemeğini koyayım diye eve geliyor ama sesleniyor sesleniyor bundan cevap yok. Bütün evi dolaşıyor bir yerlere mi saklandı diye. Ama yok! Yer yarılıp içine girmiş. Koşup beni çağırdı. O telaşla yatak odasının camlarının açık olduğunu fark etmemiş. Allah’ım sen sakla, baktık ki aşağıda öyle kıpırtısız, geceliğiyle yatıyor. Dedim eyvah! ölmüş! Emanet kadın. Ne yaparız? Yanına varıncaya kadar aklım çıktı. Anam! bir de ne görsek! Dünyanın en rahat yatağındaymış gibi mışıl mışıl uyuyor. Halbuki geceleri hiç uyumaz. İki üç saat anca, sonra sabahın kör saatinde şeytan gibi dikilir.” Usta, sonunda açabildiği pencerelerin pervazından yarı beline kadar sarkıp önce aşağıya sonra da göz ucuyla bana bakıyor “Allah’ın işi yenge. Bayağı da yüksek. Nasıl bir şey olmamış? Vallahi hayret!” diye şaşkın şaşkın Türkan’ı başıyla onaylıyor. Meğer Türkan, olacakları bilmiş gibi daha önce ev sahibimi uyarmış. Demiş ki “Bütün gün evde kapalı, zapt edemiyoruz Zeynep Hanım. Hep dışarı çıkmak istiyor. Bağırıp çağırıyor. Komşular da söylenmeye başladı. Buna bir çare bulun. Yoksa ben daha fazla bakamayacağım!” Usta tekrar aşağıya eğiliyor cıkcıklayarak. Onlar konuşurken, zargana gibi bir oğlan ölçü alıyor, alet kutusunu karıştırıp bir şeyler çıkarıyor. Ustasına uzatıyor. Bir yandan da bana “Dur abla” diyor, “Çekil hele” diyor. “Sen böyle havasız nasıl durdun?” diyor. Sonra su istiyor. “Bir çay yapsan da içsek” diyor. Ona cevap verip vermemem umurunda değil. Bana laf atmadığı zamanlar bir türkü mırıldanıyor. Sesi de güzel eşşoğlunun. Parmaklıklar en pahalısındanmış. “Kim yaptırdıysa paraya kıymış abla haa!” diyor göz kırparak. Usta “Oğlum günahtır!” diye çıkışıyor. Ustanın çalışırken bir gözü bende, galiba tutup onu da camdan atarım diye korkuyor. Odaya girip çıkarken arada bir ona doğru hamle yapıyorum. Elinde olmadan sıçrıyor, “Tövbe estağfurullah” diyor benimle göz göze gelmemeye çalışarak. Abraş Mustafa güldüğünü saklamaya çalışıyor.

Yeşil parmaklıkların ortasından minik yapraklı bir sarmaşık geçiyor. Aynısından meyhanecinin evinde de vardı. Sarmaşıkların uzayıp beni boynumdan saracaklarını düşünürdüm. Yine boğulur gibi oluyorum. Demek hayat döndürüp dolaştırıp beni hep aynı eve bırakıyor. Türkan ardımdan sesleniyor “Balkona da yapılacak Gül Hanım. Duydun mu? Sen iyi ol diye herkes uğraşıyor bak! Bundan sonra güzel güzel balkonda oturursun. Bizi de yorma artık sokaklara çıkıcam diye. Eşin sağ olsun, Zeynep Hanım, Saniye Hanım, hepsi sağ olsunlar. Şükür, yediğin önünde, yemediğin arkanda.” “Sever o, parmaklıkları, severrr” diye tıslıyorum. Türkan ters ters bakıp eliyle ne desek boşa der gibi bir hareket yapıyor. Uzakta da olsam hâlâ meyhanecinin kafesindeyim. Salon, yatak odası, mutfak, koridor, banyo, mutfak, salon…

Aklıma Nusret hocanın kuşları geliyor. Bunlar “son kuşlar” demişti. “İnsanlar bir süre sonra onların sesini duyamayacak. Belki de sonunda bu kuşların var olduğu bile bilinmeyecek. O yüzden seslerini kaydediyorum” Meyhaneci boş bakışlarıyla dinlemişti onu. “Yakalayıp kafese koysanız ya hocam!” demişti. “Ölünce de içi doldurulur, herkes bilir yani böyle bir kuş varmış diye.” O zaman Nusret Hoca boynundaki fotoğraf makinasını göstermiş, “Burada saklıyoruz zaten, merak etme” demişti. O zamanlar yeni evliydik. Anlaştığımız gibi ikimiz de birbirimize karışmadan, dokunmadan yaşayıp gidiyorduk. Meyhane eski günlerini aratmaz olmuştu, ben günlük işlerimi bitirip istediğim gibi ormanda, dağda tepede yürüyordum. Mutluluk nedir diye sorsalar o günleri söylerim. Bir de şu çimlerin üstünde, toprağı dinleyerek uyuduğum geceyi.

Nusret hocaya “Meyhanecinin karısı var, bütün ormanı bilir, kocasını ikna edersen o sana rehberlik eder” demişler kahvede. İlk iş koşup yanımıza gelmişti. Meyhanecinin yüzü gölgelendi ama ucunda para olduğunu duyunca hayır diyemedi. Yine de dükkânın temizliğini bitirip mezeleri aksatmasın diye şart koştu meymenetsiz.

Nusret hoca, bazen sabahları bazen de öğleden sonraları gelir, camın kenarında bir masaya oturur, işimi bitirmemi beklerdi. Beklerken yeleğinin cebinden bir defter çıkarıp sürekli bir şeyler yazardı. Bir ay boyunca hemen her gün ormanı köşe bucak dolaştık. Ama aradığı kuşları bulamadık. Nusret hoca üzgündü. “Belki de artık buraya gelmiyorlar, başka yere gittiler” diyordu. Ayrılırken bana veda etmedi. Çok kırılmıştım. Ama günler sonra çekmecenin birinde, zarfın içinde bir kaset buldum. Nusret hoca “Nadir bir kuşun sesi var içinde” diye not yazıp bana bırakmış. Meyhaneci, “vermeyi unuttum” dedi. Ona güvenilmeyeceğini ilk o anda anladım. İçime bir ateş düştü. Kaseti hışımla önlüğümün cebine koyup yerleri silmeye devam ettim. Gece odamda yalnız kalınca, anne evinden getirdiğim tek eşyayı, eski teybi sandıktan çıkarıp turuncu düğmesine bastım.

Bir gün yürürken Nusret Hoca durup “Bir şey mi dedin?” diye sormuştu. “Ben “Yooo” deyince benim sürekli bir şeyler mırıldandığımı söyledi. Kendi kendime konuşuyormuşum. Farkında değildim. Utanmıştım. “Beni kandırıyorsunuz değil mi hocam?” dedim. Güldü. “Olur öyle” dedi. O da bazen evinde, buzdolabıyla, koltukla, radyoyla konuşuyorken yakalıyormuş kendini. Ormanda benden gizli sesimizi kasete çekmiş, onu bırakmış bana. Ağaçların hışırtıları, ayaklarımızın sesi, rüzgârın ıslığı… Arada bir dal çıtırdıyor, benim ne dediğim anlaşılmıyor ama gerçekten bazen bir şarkıya bazen de bir çocuğun kendi kendine oynarken çıkardıklarına benzer sesler çıkarıyorum; sesim azalıp çoğalıyor, arada bir uğultuya dönüşüyor sonra yine kesik kesik. Gökyüzünde, ağaçlarda kuşlar da var. Kalanlar bunlar, henüz yok olmayanlar. Küçük çığlıklar atıyor, birbirlerine ıslıklarla haberler yoluyorlar. Nusret hoca oradan oraya koşuyor, nefesini, ayaklarının uzaklaşan sesini duyuyorum. Öteden beni çağırıyor. Adımı ondan duymayı seviyorum. “Güllll” İsmim ormanda yankılanıyor. “Güllll” Ona kuşları taklit ederek cevap veriyorum. Uzaktan kahkahası duyuluyor.

Türkan omzumdan tutmuş beni sarsıyor. “Gül Hanım, Gül Hanım! Ne oldun yine? Daha önce de oldu. Birdenbire böyle heykel gibi kaskatı kesiliyor. Hiçbir şeyi duymuyor. Gül Hanımmm!” Ormandan çıkıp odaya dönmek istemiyorum. Ama Türkan’ın sesi gittikçe daha telaşlı; orman yavaş yavaş kayboluyor, yerini boşluğun ağırlığı kaplıyor. Boğulur gibi hissediyorum. Meyhanecinin sarmaşıkları sonunda beni yakaladı. Gırtlağımdan daha önce hiç duyulmamış bir kuşun, yırtıcı bir kuşun sesi boşalıyor. Odadayım. Herkes dehşetle yüzüme bakıyor. Zargana bile elindeki işi bırakmış, konuşamıyor. Türkan bir duaya başlıyor, yüzüme bakıp üflüyor. Bir çığlık daha koparıp kollarımı açıyor, kanat çırparak mutfağa doğru uçuyorum. Ustanın arkamdan “Tövbe estağfurullah” dediğini duyuyorum. “Allah kimseye vermesin!”

Senem Dere

Tefrikanın 9. bölümünü okumak için tıklayın.