Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın dokuzuncu bölümü yayında!

Nur’a Mektup
Sevgili kızım,
Eskiden annenle mektuplaşırdık. Buradan gittikten sonra her hafta yazdık birbirimize. İki yıl sürdü. Ondan sonra alışveriş listesi yazmak dışında elime kalem almadım. O yüzden mektup nasıl yazılır unuttum. Sen peşin peşin kusuruma bakma. Ama annene yazamasam da içimden onunla konuşmayı hiç bırakmadım. Bin tane birikmiş mektup var içimde. Artık onları yollamanın vaktidir. Anlatacaklarımın senin için bir kıymeti olur mu bilmiyorum. Ama işte insan, en azından ölmeden önce biri kendisini dinlesin, hayatına tanıklık etsin istiyor. Yoksa senden hiçbir beklentim yok. Cevap yazarsan dünyalar benim olur. Yazmazsan, canın sağ olsun, hakkındır. Adresini Hatice abla buldu, getirdi. Kayınvalidemin aretliği, uzaktan akrabası olur. Pek sevmem, dedikoducu falandır ama eli kolu uzundur. Sizin oralarda tanımadığı yoktur. Sırf merakından, ona buna anlatabilmek için annenle senin izini sürdüğünü, tanıdıklarına sizi sorup soruşturduğunu biliyordum. Çünkü her geldiğinde sizden bir haber getirir, güya bana duyurmadan kayınvalidemi kıyıya köşeye çeker, duyduklarını fısır fısır ona anlatırdı. Ben de olanları eninde sonunda oradan buradan duyar, sizden bir haber getirecek diye gelmesini dört gözle beklerdim.
İşte bu Hatice ablanın hayırsız bir yeğeni vardı, annene sevdalı. Belki sen de tanırsın. Niyazi. İçki, kumar parası bitince krizlere girip para ver diye kapısına dayanırdı. Sonra ne olduysa namaza abdeste düşmüş, gelip Hatice ablanın yanına sığınmış. Yani biz öyle biliyorduk. İşin aslını oğlanın ölüsünü köyde, bir kuyuda bulduklarında öğrendik. Ne işlere bulaştıysa artık… Birilerinden saklanıyormuş. Namazdı, abdestti numaraymış. Oğlan ölünce Hatice Abla kurtuldu dedim ama o karalar bağladı. Düşün, “Tek yaşasaydı da yine kapıma dayansaydı,” bile dedi. Ne de olsa ablasından yadigâr. Allah taksiratını affetsin. Hatice abla, anası da ölünce, doğruysa 109 yaşındaydı diyorlar, ömrünü geçirdiği köyden çıktı, bizim buradaki baba evine yerleşti. Sık sık bana gelip gitmeye başlayınca cesaretimi topladım, seni bulmasını istedim. Niyazi’den öğrendim demedi ama tahminimce senin haberini evvel ondan almış zaten. Çalıştığın yerin adını da işte bugün çıkardı verdi. Nedense Niyazi’nin adını ağzına almıyor, sorunca da geçiştiriyor. İşte kimi ölümlerden sonra susar insan. Kiminden sonraysa sustuklarını konuşmak ister. O yüzden bu mektubu sana kocamın, İbrahim’in ölüsünün başında yazmaya karar verdim. Onu yarın gömeceğiz. Toprak olmadan neler yazdığımı o da görsün, okusun, Münker’le Nekir’e cevabını ona göre versin dedim. Alıp yırtamaz artık nasılsa, o işaret parmağını da yüzüme yüzüme sallayamaz.
Değil mi İbrahim. Hadi şimdi de kalkıp gözlerini belert de göreyim. Öldün sen, haberin var mı? Bak, öyle boylu boyunca yatıyorsun. Yeşil saçaklı namazlağı bildin mi? Rametli babanın üstüne örttüydük. İşte onun üstünde, çenen bağlı, kıpırtısız yatıyorsun. Demin Hatice abla ruhunun evden çıktığını söyledi. Ama yook. Ben seni bilirim. Buraları bırakıp öyle kolay kolay gidemezsin. Etrafta, reflün azdığı zamanlardaki gibi hımbıl hımbıl dolaşıyorsundur. Dolaş bakalım. Herkes yatsın dedim, bekledim. Şimdi aç kulağını da dinle. Aç gözünü de bak. Anan bulmuştu hani Emine’den gelen mektupları. Okumuş kudurmuştu. “Bunların başımıza açtığı belalar yetmedi mi?” diye dövünüp “Karını uyar, böyle bacı, kardeş olmaz, o orusbuyla görüşmesin” demişti. Sen de canımdan can koparır gibi mektupları yırtıp yırtıp çöpe atmıştın. Sonra “Bir daha yazmayacaksın, duyarsam fena olur,” demiştin. Hatırladın mı? Hadi şimdi kalk, bunu da yırt göreyim.
Annene yazdığım mektuplar ne oldu? Bir ümidim onları sana okumuş olması. Beni, ablasını, annesini, babasını sana anlatmış olması. Biz birbirimizi çok severdik. Çok da çekişirdik. Anlattı mı sana hiç? En büyük dileğim ölmeden önce bizi affetmiş olması. Bizi, buralara göçmeden önceki halimizle hatırlaması. Gerçi o affetmiş olsa ben kendimi affetmem. Bir kızım var. Adı Zeynep. Neredeyse yaşıtsınız. Bizim oralarda kuzene bırçet denirdi. İşte Zeynep senin bırçetin. Yani benimle görüşmek istemezsen bile burada bir dalın, kardeşin var. Zeynep’le birbirinizi tanımanızı, birbirinize sahip çıkmanızı çok isterim. O da yaralı çünkü. Onun da bir kardeşi yok. Evlendikten sonra altı sene çocuğumuz olmadı bizim. O yıllarda çektiğimi bir ben bilirim bir Allah. Bazen Zeynep’i annene benzetiyorum. Başına buyruk, her şeyi merak eder, merak ettiğinin ardına düşmekten çekinmez, kimseye de müdanası yok. Bir de merhametlidir yavrum. Sen de annene benziyor musun? Eğer bana yazarsan fotoğrafını da koy. Ne olur iki satır da olsa yaz.
Ne diyordum, işte benim kız memedeydi daha, altı yedi aylık. Erkek doğursaydım el üstünde tutulurdum ama sonunda bir çocuk doğurduğum için evde biraz daha rahattım. Hele kayınvalidem kız olduğuna pek sevinmişti. Bana iyi davranır olmuştu. Azıcık da olsa gülümsediğini bir tek Zeynep’i kucağına aldığında gördüm. Ölen bir kızı varmış, adı Elmas. Ona benzediğini söylerdi. Ama kayınpeder hep uzak dururdu Zeynep’e. Bir kere başını okşamışlığı, torunum diye sevmişliği yoktur. Belki ona da Elmas’ı hatırlatıyordu, o yüzden. Hüsmen beyin ne düşündüğünü, ne hissettiğini hiçbir zaman anlayamadım zaten. Neyse, uzun hikâye…
Hiç unutmam, hava yaz günü gibiydi. Annenden haber aldım. Sokakta top oynayan çocuklardan biriyle gizli yollamış. Allahım, kalbim yerinden çıkacak sandım. İçimdeki özlem birden büyüdü büyüdü de artık taşınmaz oldu. Hep buluştuğumuz kuytu bir çay bahçesi vardı. Dere kenarında. Oraya gelsin demiş. Evdekilere binbir yalan, koştum gittim. Söğüt ağacının altındaki masaya oturmuştu. Beni görünce el salladı, kucaklaştık. Ama eskisi gibi değildi. Yorgun görünüyordu. Başka biri olmuş sanki. Kilo almış, yüzü gözü bir değişmiş. Yine de çok güzel. Karşısına oturdum. O kadar çok anlatacak şey vardı ki konuşamadık. Öyle uzun uzun baktık birbirimizin yüzüne. Bakıp bakıp güldük, bakıp bakıp ağladık. Sonunda “Abla,” dedi “çok kalamazsın biliyorum. Bir derdim var. Çaresine bakamadım. Mecbur sana geldim. Yoksa seni zor durumda bırakmazdım. Ben gebeyim.” Sandım ki Zlatan’dan. Bir sevindim, bir sevindim. Yıllar geçti. Çocuğu da duyunca belki evdekiler yumuşar, nikâhlarını kıyarız, geri dönerler diye düşündüm. Heyecanımı fark edince başını eğdi. “Zlatan gitti,” dedi, “çok oldu.” Ben, nasılsa onunla beraber, iyi kötü geçiniyorlardır diye kendimi avutup duruyordum. Meğer başına neler gelmiş.
Birlikte bir müzikholde çalışıyorlarmış. Zlatan gırnata çalıyor, annen de şarkı söylüyormuş. Ne güzel sesi vardı… Senin de güzelmiş. Ah bir duyabilsem! Zlatan kaçak. Sen bilmezsin, o günlerde bizim oradan gelen romanlara iyice kötü gözle bakılır, yakalanan komünist ajanı diye türlü eziyete uğrardı. Karın tokluğuna, buldukları kapıya sığınmışlar yani anladığım. Ama mezbelelik yerler. Parasızlık, kıskançlık, kavga dövüş derken hiç geçimleri kalmamış. Zlatan kaçak yaşamaya, iki göz evin içinde kapalı kalmaya, itilip kakılmaya hiç alışamamış zaten. Kendini hepten içkiye vermiş. En sonunda da her gece müzikhole gelip annene sırnaşan bir adamı göğsünden bıçaklamış. Ya kızım, adam sel, kadın göldür diye boşuna dememişler. Neyse ki adam ölmemiş ama Zlatan o geceden sonra sırra kadem basmış. Annen ondan aylarca haber alamamış. Ama zaman içerisinde ortak arkadaşlarından onun sınır dışı edilmek için bile isteye kavga çıkardığını, çoktan memlekete döndüğünü duymuş. Söylenenlere inandı mı yoksa için için onun beklemeye devam etti mi bilemem. Gençliğindeki gibi omzunu silkti, “Ne yaparsa yapsın it, bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa nafile!” dedi. Sonra birden sustu, tahta masanın üzerindeki küçük delikleri eliyle eşelemeye başladı. “Bebeğin babası kim?” diyebildim sadece. “Bilmiyorum,” dedi. Sesi değişmiş, gözlerine tanımadığım deli bir ifade gelip yerleşmişti. O delikler büyüyüp onu yutacak diye korktum. İbrahim bizi burada yakalayacak diye korktum. Beni de evden kovacak, Zeynep’i bir daha hiç göremeyeceğim diye korktum. Kocaman bir korku yumağı beni içine aldı, etrafımdaki her şey karardı. Onun ne halde olduğunu göremez oldum. Hüsmen Ağa’nın da İbrahim’in de itibarı, şerefi yerin dibine batsın. Annemle babamın yanına gideriz, bebelerimizi birlikte büyütürüz diyemedim. Kolumdan tutup beni sarstı, “Abla!” dedi kocaman olmuş gözleriyle yüzüme bakarak. “Abla, benim yolum belli artık, sana onun için gelmedim. Ama bebeği doğuramam.” Gözünü kırpmadan yüzüme bakmaya devam ediyordu. Ama ben yüzünü seçemiyordum. Birkaç defa daha “Abla!” diye seslendiğini duydum. Sonra kollarımı bırakıp bir sigara yaktı. Sigarası bitene kadar etrafı seyretti. “Hayret, burası hiç değişmemiş,” diye mırıldandı. Evde, tencerenin içinde biriktirdiğim parayı yanımda getirmiştim. Çıkarıp verdim. “Sağol,” dedi ruloyu sıkıntıyla çantasına koyarken. Bir de “Annemlere sakın söyleme. Onlar beni yine Zlatan’la bilsin,” dedi. Öpüşüp sarıldık. Kokusu hâlâ burnumda. Aramasından korkarak “Darda kalırsan ara,” dedim. Sonra bir daha sesini hiç duymadım.
Biliyorum, günahım büyük. Ama korku insana çok acayip şeyler yaptırır. Annen Zlatan’la kaçtığından beri tüm kasabanın gözü üzerimdeydi zaten. Ne yapsam sağlam pabuç değildim onlar için. Ama artık hiç kurtuluşum yoktu. Sanki herkes, ellerini ovuşturarak benim de o yolun yolcusu olduğuma dair bir işaretin açığa çıkmasını bekliyordu. Öyle bir haller geldi üzerime. Adım atamaz, konuşamaz, yemek yiyemez oldum. Sanırsın dünyanın ağırlığı göz kapaklarımda, gözümü açamıyorum; açsam her şeyin rengi soluk, cansız. Ama bir yandan da zihnim hiç susmuyor. Sürekli sözcüklerden, cümlelerden bir uğultu kafamın içinde. Tabii çok geçmedi, Hüsmen Bey’in gelini doğumdan sonra tırlatmış diye laf çıktı. Şifalı otlar, hocalar falan çare olmayınca gizli kapaklı şehirdeki kafa doktoruna götürdüler beni. Doktor, gebelik sonrası olur bazen, korkulacak bir şey yok deyip eve yolladı. Zeynep’i sütten kesmeye kıyamadım. O yüzden doktorun verdiği hapları içmedim. Sonrası iyice bulanık; sanki o günleri ben yaşamamışım da Saniye diye bir kadını uzaktan izlemişim. Derken Saniye ile ben derin bir uykuya dalmışız ama ben aylar sonra tek başıma uyanmışım.
Töbüle İbrahim. Sen benim ne yaşadığımı hiç bilmedin. O yıllarım Emine’nin hali duyulacak diye korkmakla geçti. Çok sonra öğrendim ki cümle âlem her şeyi çoktan biliyormuş zaten. Annen hayattayken komşular evden eksik olmazdı hani. Bir gün yine misafir odasında oturuyorlar. Ayıp olmasın, biraz yanlarına ineyim dedim. Ama laf nasılsa dönüp dolaşıp yine Emine’ye gelmişti. Annen hararetli hararetli anlatıyordu. Beni fark etmediler. Meğer Emine’ye yardım etmeye çalışırım, tam her şey biraz durulmuşken ortalığı bulandırırım diye Zlatan’ın memlekete döndüğünü benden saklamışsınız. Anladım ki mektup yasakları bu haberden sonra gelmiş. Komşular bir yandan tabaklarındaki börek çöreği yemeğe çalışırken bir yandan da Emine’yi ayıplayan sesler çıkarıyorlardı. Biri “Su testisi su yolunda…” diye mogurdandı. Merdivenlerin başında, olduğum yerde kaldım. Annen beni görünce hiç istifini bozmadı. “Kızım kendine de bir çay al gel,” dedi. Öbür kadınlar kaşlarıyla gözleriyle birbirlerine işaretler yaptılar. Zlatan’ın gittiğini duysam her şeyi bırakıp Emine’nin yanına koşar mıydım ya da ne bileyim tutar kolundan onu tekrar buraya, annemlerin yanına getirir miydim? Öyle çok düşündüm ki bunları. Belki o zaman her şey farklı olurdu. Envai çeşit hayat kurdum kendimize böyle zihnimde. Ama neye yarar? Korkmak insan için ama korkak olmak başka şey İbrahim. Benim aynada kendime bakacak yüzüm yok senelerdir. Emine’nin oralarda tek başına, çaresiz kaldığını bana zamanında deseydin, kim bilir, belki şimdi kendimden bu kadar utanmazdım. Her şeye karşı bu kadar korkak olmazdım. Onca kötülüğünü sineye çektim, hepsini unuttum ama bunu affedemiyorum. Aha şuraya yazdım, bu dünyada da öte dünyada da iki elim yakandadır.
Kızımın da çocukluğu heba oldu gitti bu yüzden. Sizin uydurduğunuz kötü kız masallarıyla büyüdü. Öyle çoktu ki onlar. Yüksek sesle gülen, kısa etek giyen, ulu orta dondurma yalayan, erkeklerle konuşurken böyle yüzlerine dik dik bakan, başını kitaplara gömen, her şeye cevap veren, dırdırı bitmeyen, hava karardıktan sonra eve dönen, kırmızı rujlar, ojeler süren… Zeynep hoşunuza gitmeyen bir şey yaptığında, bir şeye heves ettiğinde onu azıcık savunacak olsam, “Soydur, çeker! Bırakalım da kardeşine mi benzesin!” diye hemen lafı ağzıma tıkardınız. O da küçücükken erkek çocuğu gibi davranırsa sizin zehirli dilinizden kurtulurum zannetti yavrum. Saçlarını taratmaz, cicili bicili elbiseler giyen kız çocuklarıyla oynamak istemez ama mahallenin oğlanlarıyla maç yapmaya koşa koşa giderdi. Bilirdi ki o zaman babası başını okşar, dedesi cebinden bir şeker çıkarıp verir. Bu hallerine üzülür ama sesimi çıkarmazdım. Ne bileyim, kardeşimi koruyamadım, kızımı böyle korurum sandım. Ama işte sonunda, kötü dediğin bütün o kadınlara uzaktan bakıp iç çekerek, kurumuş bir kabuk gibi tek başına ömrünü tükettin İbrahim. Zeynep az önce başındaydı, sana nasıl baktığını gördün mü? Acıyor mu desem, nefret mi ediyor senden? Ya ben ölünce bana nasıl bakacak? Ha İbrahim? Ah İbrahim!
Ya daha neler neler, meğer çekilecek çilemiz varmış kızım. Tam biraz toparlandım, Zeynep ele avuca gelmeye başladı, bu defa annemle babamın ölüm haberi geldi. Biliyor musun denizi ilk defa buraya gelirken görmüştük. Bir tek babam, çok eskiden, çocukken görmüş. Ne heyecanlanmıştık. Hele annen. Deniz her göründüğünde küçük çığlıklar atmıştı sevincinden. O çığlıklarını bazen rüyalarımda duyuyorum. Başını çevirmiş, denizi izliyor. İçimden, dönüp bir baksa yüzünü görsem diye geçiriyorum ama her seferinde tam bana dönecekken uyanıyorum. Onunla hiç deniz kenarına gittiniz mi? Merak ediyorum. Yüzdü mü hiç? Yine küçük çığlıklar attı mı? Yaz bana. Yaz ki benim de bir avuntum olsun. Diyeceğim, hayatın cilvesi işte, hiç akla gelmez. Ağababanla nenen o yüzemedikleri denizde öldüler. Cesetleri bulunamadı. Bir mezarları bile yok. Artık çok geç olsa da Hüsmen Bey’in dilediği oldu; hiç yaşamamış, hiç bu kasabaya gelmemiş gibi kayboldular. Ama ben hâlâ buradayım. Gördün mü İbrahim, her şey uğursuz geline kaldı. Bu da hayatın bir cilvesi olsa gerek. Kaaricime malının mülkünün gözümde şuncacık değeri yok. Sadece Zeynep yaşamak için kimseye muhtaç olmayacak, bize benzemeyecek diye seviniyorum. Ah kızım, bir de sen buraya gelsen. Sana bir faydam dokunsa… Daha ne isterim.
Mazur gör kızım, gene daldan dala atladım. İşte Hüsmen Bey bizimle hiç karşılaşmamış olmayı dilerdi. Çünkü milletvekili olamayışından, ona yüz çevrilmesinden, yavaş yavaş unutulmasından hep bizi sorumlu tuttu. Buraya göçüp geldiğimizde, haşa, Allah gibiydi kasabalının gözünde. Namını ta memlekette duymuştuk zaten. Türkiye’de büyük işler yapmış ama toprağının insanını hiç unutmamış, koruyup kollamış bir kimsedir diye anlatmışlardı. Gerçekten de kasabada neredeyse her şeyde onun eli, parası, aklı vardı. Küçücük kasabada o zamana kadar timsali görülmemiş bir otel açmış, göçün ardı arkasının kesilmediği o günlerde memleketinden gelenleri hiç yüksünmeden oteline buyur etmişti. Sonunda yaptıklarıyla, vatanperverliğiyle Ankara’nın dikkatini çekmeyi başarmıştı. Milletvekili adayı olarak adı en ön sıralarda geçiyordu. Bizim oralardan göçüp yolu kasabaya düşenler bir iş, ev bulana kadar o otelde kalıyor sonra ekseriyetle yine Hüsmen Bey’in uygun gördüğü işlerde çalışıyor, onun uygun gördüğü kişilerle evleniyor, onun evlerinde oturuyorlardı. Tabii yolunun kasabaya düşmesinin de sonrasında kasabada barınabilmenin de bazı koşulları vardı. Lafın kısası kasabada Hüsmen Bey’in haberi olmadan kuş uçmazdı. Kimin çocuğu sünnet edilecek, kiminki okutulacak, kimin kızı evlenecek, birinin cenazesi mi var ilk Hüsmen Bey duyardı. Kasaba, çaresizlik ve minnet duygusuyla işleyen çarklı bir makina gibiydi. Ama bu makinanın mucidi Hüsmen Bey’se onun kusursuzca çalışmasını sağlayan İbrahim’di. Hüsmen Bey’in, oğlunun Bulgaristan’da Petkov’la kurduğu tezgâhtan, gelenlerin malını mülkünü kendi aralarında paylaştıklarından, gittikçe çoğalan malvarlığının kaynağından haberi yoktu. İbrahim onu bilerek bu işlerden uzak tutmuştu. Biz, çarkların hiç de o kadar masum dönmediğini, makinanın aynı zamanda iyi bir öğütücü olduğunu zaman içinde anladık. Öğütemediğini anında tükürüyor, kasabanın dışına fırlatıyordu.
Kayınpederim Hüsmen Bey, tam da kasabaya geldiğimiz sıralarda, İbrahim’i, helal süt içmiş, gözü açılmamış, örf adet bilen bir kızla evlendirmek arzusundaymış. Zira İbrahim’in evlenme konusunu ağırdan alması, onun aile birliğine verdiği önemi ve her konuda ahaliye örnek olma çabasını zedeliyormuş. O yüzden beni görür görmez gözüne kestirmiş. Aradığı gelin olduğumdan emin olmak için oteldekilerden halimi, tavrımı, becerikli olup olmadığımı, iyi yemek yapıp yapmadığımı bir zaman sorup soruşturmuş. Anlatılanlardan tatmin olunca da konuyu bir an önce babama açmakta bir beis görmemiş. Demiş ki “Görüyor musun Ali Bey hemşerim, insanın kısmetinde bir şey varsa dünyanın öbür ucunda da olsa gelir, kişiyi bulur. Büyüklerimiz her şerde bir hayır vardır diye boşuna dememiş.” Babam yanımıza geldiğinde şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. “Hüsmen Bey’e bir an önce cevap vermemiz gerekiyor,” demişti bir aşağı bir yukarı yürüyerek. İşte kızım, İbrahim’le böyle apar topar evlendik. Daha geldiğimizin yılı dolmamıştı. Onun bana gerçekten bir yakınlık duyup duymadığını kestiremiyordum ama koskoca Hüsmen Bey’in anneni değil de beni oğluna layık görmesi, İbrahim’in yüzüme bakınca kızaran yanakları onunla evlenmem için yetmişti. Gittiğimiz her yerde annenin gölgesinde kalırdım, kimseler beni görmez gibi gelirdi. İlk gençlikte böyle şeyler yaralar ya insanı, ben de yaralanmışım demek. Diyeceğim bu evlilik teklifi bir nevi beni görünmezlikten kurtarmıştı. Ne garip. Sonrasında daha beter görünmez olacağımı hiç bilmiyordum. Annen huzursuzlanmakta haklıymış. Daha en baştan, olacakları görmüş gibi, bizi uyarmaya çalışmış, İbrahim’le evlenmemi hiç istememişti. O zamanlar beni kıskandığını düşünmüştüm. Halbüsem asıl ben onu kıskanıyormuşum. Ama geçmişin telafisi yok kızım. İnsan bazen neyi niçin yaptığını ancak yıllar sonra anlıyor. Anlıyor da iş işten geçmiş oluyor.
Gel gör ki evliliğimiz Hüsmen Bey’in öngördüğü gibi ona kapılar açmadı. Aksine onun çöküşünü hazırlayan şeylerin başlangıcı oldu. Hiçbir şey üzerinde etraflıca düşünemediğim, nereye çekerlerse oraya savrulduğum ayların ardından davul zurna eşliğinde kendimi yabancı bir evde, hiç tanımadığım insanların arasında buluvermiştim. Düğünden önce otelden ayrılmış, Hüsmen Bey’in, kasabanın biraz dışında kalan evlerinden birine yerleştirilmiştik. Babam bir tekerlek ustasının yanında çalışmaya başlamıştı. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki koşturmacanın, evlilik hazırlıklarının arasında annenle uzaklaştığımızı, epeydir eskisi gibi dertleşip konuşmadığımızı fark edememiştim. Hüsmen Bey’lerin evine gelin gittiğimde onunla sohbetlerimizin çok hasretini çektim. Ama annemler garip bir sessizliğe bürünmüşlerdi. İlk başlarda beni görmeye gelip giderlerken hiç uğramaz olmuşlardı. Meğer Hüsmen Bey babamı arayıp benim evliliğe, evin düzenine bir an önce alışabilmem için bu konuda hassasiyet göstermelerini rica etmiş. Ayda yılda bir görüştüğümüzde de annem kaygıyla, “Aman siz iyi olun da yavrum, biz az görüşüveririz, sakın bu yüzden kocanla aranı açma!” diye tembih üstüne tembihler ediyordu. O yüzden Zlatan’ın bir yolunu bulup kaçak olarak Türkiye’ye geldiğinden ve annemlerin evinde saklandığından haberim olmamıştı. Şimdi, nasıl olup da Zlatan konusunun annen için kapandığını, geçici bir heves olduğunu düşündüğüme şaşıyorum. Galiba o kargaşada böyle düşünmek kolayıma gelmişti. Lafı uzattım. İşte o sıralar babam, durumu Hüsmen Bey’le konuşmak, ondan yardım istemek için bizim evliliğimizin biraz oturmasını kolluyormuş. Ama sen de bilirsin ya kızım, kasaba dediğin avuç içi kadar yer. Bir şeyin uzun süre saklı kalması ne mümkün. Hüsmen Beylerin dünürlerinin evine palaçorun birinin girip çıktığı, Emine’nin dere kenarında bu kara oğlanla dolaştığı çoktan konuşulmaya başlanmıştı. Babam çaresiz, dedikodular Hüsmen Bey’in kulağına gitmeden önce gelip işin aslını astarını kendisi anlatmaya karar vermişti.
O gün İbrahim, ben, babam, Hüsmen Bey misafir odasındaydık. Ahşap oymalı yeşil koltuklarda oturuyorduk. Havada sıkıntılı bir sessizlik vardı. Hepimiz bu ziyaretin sebebini merak ediyor, babamın konuşmasını bekliyorduk. Babam nihayet, utana sıkıla da olsa müşkülünü anlattı. Hüsmen Bey onu dinlerken yüzünde çarpık bir gülümsemeyle öyle donup kalmıştı. Yüzündeki o korkunç ifadeyi ömrümce unutamam kızım. Sonra bir şey demeden hışımla odadan çıktı. İbrahim de peşinden. Onlar gidince babamla hiç konuşmadık. Her zaman ki gibi yüzü sararmış, alnında terler birikmişti. Halının desenlerinde kaybettiği bir şeyi arıyor gibiydi. Geçmek bilmeyen dakikalardan sonra İbrahim tek başına odaya döndü. Hüsmen Bey, babamın, Zlatan’ın kalması için yardım istemesini bir yana bırak konuyu kendisine açmasını bile abesle iştigal olarak algılamış, fevkalade alınmıştı. Onun bu kıpti meselesi ile ne kadar mücadele ettiğini, bu konudaki tavrını artık uçan kuşlar bile biliyordu. Dünür olunması hasebiyle kendisinden böyle bir ayrımcılık beklenmesi onun mizacındaki bir adam için hakaret sayılırdı. Babamların artık kimlerle dünür olduklarının, kızlarının kimin soyadını taşıdığının bilincinde hareket etmeleri gerekiyordu. İbrahim konuşurken bir an Hüsmen Bey konuşuyor sandım. Sanki babasının yüzündeki korkunç ifadeyi ödünç alıp gelmişti. Hayret! Daha önce İbrahim’in babasına olan benzerliği hiç bu denli dikkatimi çekmemişti. Biliyor musun İbrahim, o günden sonra ya size benzerse diye bir oğlum olmaması için her gece Allah’a dua ettim. Çünkü o zaman herhalde ben de annene benzerdim. Dualarım kabul oldu da Zeynep ikimize de benzemiyor.
Bak yine fena oldum. Tansiyon var bende kızım. Ne zaman o günü ansam boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor. Babam oturduğu koltuktan bir müddet kalkamamıştı. Sonra İbrahim’in ellerine yapışıp özür dilemeye başladı. “Ben düşünemedim, çok ayıp ettik,” diye sayıklar gibi konuşuyordu. İbrahim sıkıntıyla ellerini babamdan kurtarıp onu tekrar koltuğa oturttu. Sonra gözlerini gözlerine dikip sadece Emine’nin iyiliğini düşünüyormuş gibi bir ses tonuyla, “Olan oldu Ali Baba, ahlanıp vahlanmanın kimseye bir faydası yok. Oğlanı derhal geri dönmesi için ikna edin. Yoksa burada başına iyi şeyler gelmez. Durumları biliyorsun. Allah korusun, biz de olacaklara engel olamayız. Hem Emine’nin bir kusuru olmasa da adı çıktı mı sittin sene iyi gözle bakılmaz. Heba olur gider kızın. Diyeceğim bu sevdanın bir oluru yok. Konuşup bir hal çaresine bakın, konu burada kapansın,” deyip odadan çıkmıştı. Babamı yolcularken bütün vücudunun incecik titrediğini fark ettim. Sadece “Dur bakalım baba, hayırlısı,” diye bir şeyler geveledim. Şimdi babamı her düşündüğümde ilk aklıma gelen şey o kapının önündeki hali oluyor. Titremesi avucumun içinde hapis kaldı yıllardır.
O günden sonrası tufan kızım. Öyle bir savurdu ki bizi. Bilmem ne günah işledik. Annen, Hüsmen Bey’in dediklerini duyunca kıyameti koparır diyordum ama sessizce dinlemiş, sonra babama uzun uzun sarılmış. Annem durgunluğunda bir tuhaflık sezmiş ama üzüntüsüne vermiş, morali yerine gelsin diye kalkıp kolaç yapmış. O gece geç saatlere kadar uyumamışlar. Oturup konuşmuşlar. Ama Zlatan’ın geri dönmesinden başka çare bulamamışlar. Sonra Zlatan’la birlikte bizim oralardan türküler söylemişler. Annem yine hıçkıra hıçkıra ağlamış. Ama Emine, Hüsmen Bey’in taklidini yapıp onları güldürmüş. Hüsmen Bey gibi kubararak ötelere seslenmiş; “Efenim, bizim roman vatandaşlarımızla ne gibi bir problemimiz olabilir? Öyle olsaydı memleketin en üst mevkilerinde görev alabilirler miydi? Ancak bildiğiniz üzre yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Düşmanlarımız en ufak bir zayıflığımızdan faydalanmak için pusuda beklemekteler. Yani sorun Roman değil bekâ sorunudur!” Ya kızım. Annen herkesi taklit etmekte ustaydı. Çocukken hep oyuncu olmaya heveslenirdi. Evin neşesiydi, şarkısıydı yani anlayacağın. Babam onun annesine çektiğini söylerdi. Sanırım bu yüzden ona benden daha düşkündü. Ben de anneme benzerdim. İkimiz evin içinde yüzüp duran sessiz kayıklardık.
Babam memlekette, üç beş kuruş gelsin diye komşu köyün çalgıcılarıyla düğünlere giderdi ara sıra. Ben çok anlamam ya, iyi kemancı derlerdi onun için. Zlatan’la da öyle tanışmışlar. Hemen kanı kaynamış oğlana. Zati şeytan tüyü vardı Zlatan’da, insanın ağzından girer burnundan çıkar bir şekilde kendini sevdirirdi. İşte sonradan düğünlere beraber gitmeye başladılar. Bir gece eğlence uzayınca Zlatan köyüne dönememiş, babamla eve gelmişti. Çorbasını içerken itişip kakışarak kapının arkasından onu izlemiştik. Emine’yle birbirlerine görür görmez vuruldular bence. Kader işte! Nereden nereye.
Meğer o gece annemler Zlatan’a uğurlama yaptıklarını sanırlarken aslında kızlarına da veda ediyorlarmış. Ben hiçbirine veda edemedim. Geçenlerde bir mecmuada okumuştum, film artistlerine sormuşlar, “Geçmişte hangi ana dönmek isterdiniz?” diye. Herkes çocukluğuna dönmek istemiş. Ben, yaşamadığım ama annemin bana telefonda anlattığı o geceye dönmek isterdim. Onlar beni göremeseler, orada olduğumu bilmeseler bile razıyım. Dünya gözüyle hepsini bir arada görmek, söyledikleri türküleri dinlemek bana ömür boyu yeterdi. Ama o gece onlardan uzakta, yatağımda tek başıma, sabaha kadar dönüp durmuştum. İbrahim kızdığında otelde kalarak beni cezalandırmayı adet edinmişti. O günden sonra İbrahim’in de Hüsmen Bey’in de Emine’nin kardeşi olduğum için bana olan öfkeleri hiç dinmedi.
Şimdi aklıma düştü bak İbrahim. Bir insanın koskoca ömründe dönmek isteyeceği hiçbir an yoksa ne olacak? Bunun hesabını kimden soracak? “Tövbe de!” diyorsun değil mi? Tövbe! Tövbe de aklımdan geçeni Allah’tan saklayacak değilim ya. Münker’le Nekir yanı başına gelince sen de onlara soruver İbrahim, sor bakalım buna yaşamak denir miymiş?
Annenin Hüsmen Bey’e boyun eğmeyeceğini tahmin ediyordum. Çünkü o bizim gibi korkak değildi çok şükür. Babamın, Hüsmen Bey’le konuşacağını duyar duymaz olacakları hesap edip birlikte kaçmayı planlamışlar zaten. Annem sabah uyandığında Emine yatağında yokmuş. Nasılsa geri döner diye düşünmüşler önce. Ama akşam olup dönmeyince annemin etekleri tutuşmuş, ertesi gün bir telâş beni aradı “Mahvolduk!” diye. Ama onların birlikte bu kasabadan gittiklerini duyunca içimi bir ferahlık kapladı ki kızım anlatamam. Sanki uzun süre kapatıldığım bir kafesten çıkmışım da gökyüzüne kavuşmuşum gibi oldum. Tabii Hüsmen Bey’in durumdan haberdar olması çok uzun sürmedi. Memleketten gelen herkesi ilk karşılayan, otelin bütün işlerini çekip çeviren Ömer Ağa’nın en önemli vazifesi Hüsmen Bey’in kasabadaki gözü, kulağı olmaktı. Zlatan’la Emine’nin trene birlikte bindikleri haberi önce Ömer Ağa’ya, Ömer Ağa’dan da Hüsmen Bey’e biraz gecikmeli de olsa ulaşmıştı. O gün Hüsmen Bey bir hışım eve geldi. Kükrer gibi bir sesle beni aşağıya, yanına çağırdı. Yüzünde gene o korkunç ifade vardı. İlk defa birileri onun sözünü dinlememiş, Hüsmen Bey Cumhuriyeti’nden kaçmayı göze almıştı. Ama bu sefer onu öyle görünce güleceğim geldi. Gülmemek için yanaklarımı, dilimi ısırıp durdum. Ev ahalisi de başına toplanmıştı. Beni görünce daha yüksek sesle bağırmaya başladı; “Kardeşin o kılıksızla kaçmış diyorlar, senin haberin var mıydı? Kızım! Sana diyorum. Yüzüme bak! Bu işin aslı astarı nedir? Konuşsana kızım!” Ne diyeceğimi bilmiyordum. Annemden duyduklarımı söyledim. “Zlatan’ı uğurlayacağım diye evden çıkmış ama dönmemiş, gerisini bilmiyorum,” dedim. Ne kıymet bilmezliğimiz ne cahilliğimiz ne de basiretsizliğimiz kaldı. Ne dediği anlaşılmayana kadar bağırdı, çağırdı. Gücü tükenince holdeki koltuğa oturttular. Kayınvalidem kolonyayla ellerini ovdu. Bir yandan su içirmeye çalışıyorlardı. Zor nefes alıyordu. İbrahim bana yukarıya çıkmamı işaret etti. Hüsmen Bey arkamdan nefes nefese seslendi, “Bir müddet hiçbirinizi gözüm görmesin!” Sonraki günler aylarca mutfakta, onlardan ayrı yedim içtim. Tek başıma yattım kalktım. Evdeki herkes ben yokmuşum gibi davranıyordu. Ama yokmuşum gibi olunca sanki kulaklarım, gözlerim keskinleşti, aklım bilendi. O yüzden olan biteni öğrenmem kolaylaşmıştı. İbrahim’in telefon konuşmalarından, kayınvalidenin komşularla fısıldaşmalarından, Hüsmen Bey’in Ömer Ağa’ya talimatlarından Emine’yle Zlatan’ın peşine düştüklerini, onlara rahat vermeyeceklerini anladım. Zlatan’ı yakalatıp sınır dışı ettirmek, konu partide duyulmadan üstünü örtmek niyetindeydiler. Ama Allah büyük kızım. Kim derdi ki Hüsmen Bey asıl darbeyi küçük oğlundan, Halis’ten alacak. Onun başlarına açtığı belayı savuşturmaya çalışırken bir süreliğine Zlatan’la Emine’yi unuttular. Beni zaten çoktan unutmuşlardı.
O sıra annenle bol bol yazıştık. Yakalanmadan birbirimize mektup göndermenin bir yolunu bulmuştuk. Otelde tanıştığımız, bizimle yaşıt bir arkadaşımız vardı, Feride. Allah ondan razı olsun. Bizden birkaç ev ötede oturuyorlardı. Benim mektuplarımı annene postlalar, annenin mektuplarını da bana getirirdi. Adres olarak onların posta kutusunu kullanıyorduk. Annene duyduğum, gördüğüm her şeyi anlatırdım. Ama onun mektupları hep kısa olurdu. “Hüsmen Bey Cumhuriyeti” lafı da o mektuplardan yadigâr kaldı, annenin icadı. Her mektubuna “Hüsmen Bey Cumhuriyeti’nde neler oluyor?” diye başlardı. Nedense kasabadan bu şekilde bahsetmesi beni rahatlatırdı. Hüsmen Bey Cumhuriyeti’nde olanları ona anlattıkça olaylar gözüme başka türlü görünmeye başlar, sanki benden uzaklaşırdı. Ben orada yaşamıyormuşum gibi hissederdim. Adını anınca aklıma düştü yine. Feride şimdi nerede acaba? Belki de çoktan bu dünyadan göçtü gitti. Evlenip kasabadan taşınınca bağımız büsbütün koptu. Biraz da hayırsızmış. Ben ona birkaç defa mektup yazdım ama baktım ki cevap gelmiyor ardını bıraktım. Yıllar geçti. Hâlbuki ne güzel gülerdi, daha dün gibi gözümün önünde. Zaman dediğimiz şey ne acayip. Bedenimizde başka, zihnimizde başka, yüreğimizde başka işliyor kızım. Hey gidi günler deyip geçiyoruz işte.
Halis’i anlatacaktım sana, söz Feride’ye bile geldi görüyor musun? Daha kimlere gelecek, bak şimdi. Nazım Hikmet diye bir şair varmış, hiç duydun mu adını? Duymuşsundur muhakkak. Zeynep büyük şair diyor onun için. Ben hiç şiirini okumadım. Zati hayatımda hiç şiir okumadım ya neyse. Ama çok mani söylerdik gençken. “Bahçelerde filizi, kim bilir kalbimizi. Esti bir hafif rüzgâr, ayırdı ikimizi.” Artık çoğunu unuttum. İşte bu Hüsmen Bey’in küçük oğlan şiire, kitaba meraklıymış. Biz geldiğimizde o ortalıkta yoktu. İstanbul’da okuyor demişlerdi. İlk, düğünde tanıştık. Aralarındaki soğukluğu o zamandan hissetmiştim. Hüsmen Bey’in şakayla karışık iğnelemeleri karşısında alnında atıp duran damar, İbrahim’le göz göze gelmemeye çalışmaları, öncesinden bir anlaşmazlık olduğunu ele veriyordu. Düğünde de çok kalmamıştı zaten. Bizi kutlayıp hemen gecesine İstanbul’a dönmüştü.
Ne diyordum kızım, Halis, annesinin demesiyle çocukluğundan beri biraz asiymiş. Meğer bizim düğünden önce, babasının karşı çıkmasına rağmen okulun yurdundan ayrılıp bir arkadaşıyla ev tutmuşlar. O yüzden araları açıkmış. Bütün felaketler peş peşe gelir derler ya, Emine’yle Zlatan’ın kaçtığı günlerde bunlar da sağ sol meselelerinden ötürü bir kavgaya karışmışlar. Üniversiteler kaynamaya ta o zamandan başlamış demek ki. Kavgadan sonra karşı taraftan birileri bunları komünist diye ihbar etmiş. Polisler de durur mu, sabahın köründe eve baskın yapmışlar. Evde oraya buraya gizlenmiş bir sürü yasaklı kitap bulmuşlar. O kitapların içinde Nazım’ın kitapları da varmış. Allahtan Halis o gün evde değilmiş. Ama ev arkadaşını yaka paça alıp nezarethaneye koymuşlar. Halis baskını, arandığını nasıl öğrenmiş bilmiyorum. Ama üç dört gün arkadaşlarında, orada burada saklandıktan sonra bakmış olmuyor, çareyi otele sığınmakta bulmuş. Abisine durumu olduğu gibi anlatmış. Koskoca Hüsmen Bey’in otelinde onu aramaya cesaret edemezler diye düşündü zahir. Tabii olanları duyunca İbrahim’in başından kaynar sular dökülmüş.
Benim dünyadan haberim yok kızım, Nazım uzun yıllar hapisteymiş ama serbest kalınca Moskof’a kaçmış. Ben adını ilk kez oteldekilerden duymuştum. Kaçtıktan sonra Bulgaristan’a gittiği, oradaki Türkleri ülkede kalmaya, kooperatiflere katılmaya ikna etmek için köy köy dolaştığı epey bir konuşulmuştu. Galiba herkes, dediklerinde bir doğruluk payı var mı, orada kalsaydık daha mı iyi yaşardık diye ister istemez aklından geçiriyor bu yüzden onunla ilgili haberleri ilgiyle dinliyordu. Hüsmen Bey’se onun adı her geçtiğinde küplere biniyor, onun vatan haini olduğunu, aksinin düşünülemeyeceğini söylüyordu. Tabii bu vatan hainine haddini bildirmek için hemen kolları sıvamıştı. Otelde partiden arkadaşlarıyla geç saatlere kadar süren hararetli toplantılar yapıyorlar, meseleyi kökünden çözmenin bir yolunu arıyorlardı. Bu çabaları sonunda meyvesini verdi. Konuyu içeriden bilen biri olarak Ankara’ya davet edilmişti. O gün otelde adeta bir bayram havası estiğini hatırlıyorum. O yüzden Hüsmen Bey Ankara’dan döndükten sonra şairin vatandaşlıktan çıkarıldığını duyunca şaşırmadım. Düğüne az vakit kalmıştı. İbrahim’le mobilya bakmaya gidecektik. Lobide onun gelmesini bekliyordum. Koridorun sonundaki toplantı odasının kapsı açıktı. İçeriden çıt çıkmıyordu. Radyonun sesini sonuna kadar açmışlardı. Haberi o zaman duydum. Toplantı odasındakiler ayağa kalkıp birbirlerini tebrik ettiler. Sonra İbrahim geldi, daha önce hiç görmediğim kadar keyifliydi. Nadirdir. Elimi tuttu, otelden çıktık. Ya kızım, hal böyleyken Halis’in evinde Nazım’ın yasaklı kitaplarının bulunmasının Hüsmen Bey için nasıl bir yıkım olduğunu var gel sen düşün artık. Diyorum ya Allah’ın sopası yok!
İbrahim bir çıkış yolu bulamayınca mecbur, Halis’in otelde saklandığını, diğer arkadaşının nezarethaneye alındığını babasına söylemek zorunda kaldı. O gece baş başa verip Halis’i kendi elleriyle polise teslim etmeye karar verdiler. Öz oğlunu bile gözünü kırpmadan adalete teslim ederek dürüstlüğünü, bu vatanı ne kadar çok sevdiğini bir kez daha ispatlamış olacak, sarsılan itibarını biraz olsun toparlayacaktı. Hesapları buydu. Velhasıl kelam Halis’i polise teslim ettiler. Sonradan Hüsmen Bey, oğlunun kitaplardan haberdar olmadığı, kitapların Halis’in arkadaşı tarafından eve yerleştirildiği, bu tezgâhın esasen kendisini çekemeyenler tarafından tertip edildiği hikâyesini her yerde anlatır oldu. Hatta bu hikâyeyi o kadar çok anlattı ki bence sonunda kendisi de olayların böyle olduğuna içtenlikle inandı. Ama partideki rakipleri boş durmuyordu. Etrafı yüzüne gülen arkasından iş çeviren bir sürü insanla doluydu. Yaptıkları kulisler işe yaramıştı. Hüsmen Bey’in milletvekili seçilme hayalleri bir sonraki seçimlere kaldı.
Tabii Hüsmen Bey öyle kolay pes edecek adam değildi. Seçimlerin hemen ardından, hiçbir şey olmamış gibi canla başla çalışmaya başladı. Oraya buraya para saçarak Halis’in solculuğunu, oğlunu apar topar ne idüğü belirsiz bir ailenin kızıyla evlendirdiğini, gelininin kız kardeşinin yediği haltları unutturmaya çalıştı. Ama artık kime güveneceğini, kiminle beraber hareket edeceğini pek kestiremiyor, git gide geri çekiliyordu. Otel de eskisi gibi revaçta değildi. İş toplantısına gidiyorum diye çıkıp kaçamak yapmak için otele gelen birkaç milletvekilinden başka Hüsmen Bey’in ihtimam gösterdiği yüksek mertebeden kimseler yavaş yavaş ayağını otelden kesmeye başlamıştı. İbrahim bu kaçamaklara sesini çıkarmıyordu, çünkü bazı sırları bilmek gün gelir mutlaka işe yarardı. O dönemde bir sürü ev, dükkân, arazi bu milletvekilliği sevdası uğruna elden çıkarıldı. Ama hiçbiri Hüsmen Bey’in eski şaşalı günlerine geri dönmesini sağlayamadı. Seçimler yaklaştıkça ortalık iyice kızıştı. İbrahim’in göç sırasında Petkov’la işbirliği yaptığını gösteren kâğıtlar, nasılsa bulunup ortaya döküldü. İş, Hüsmen Bey’le oğlunun muhacirlere yardım adı altında yıllardan beri ajanlık ettiklerine kadar vardı. O sıra Hüsmen Bey de ahlaksız yaşantılarını faş ederek birkaç kişinin ayağını kaydırmaktan geri durmadı tabii. Bütün bu karşılıklı çekişmelerin ardından Hüsmen Bey yeniden Ankara’ya çağrıldı. Bu sefer evde bir matem havası esiyordu. Döndüğünde başka bir Hüsmen Bey vardı ama neyin değiştiğini tam olarak adlandıramıyordum. Ertesi gün gazetecileri çağırıp seçimlerde aday olmayacağını, politikayı bıraktığını açıkladı. Ben o sıralar yeni doğum yapmıştım. Torununu sevecek, hayatını anlatan bir kitap yazacak ve elbette ülkeye hizmet etmeye devam edecekti. Nedense gazetelerdeki o fotoğrafını kesip saklamıştım. Fotoğrafa bakınca neyin değiştiğini anladım. Hüsmen Bey artık ötelere bakarak konuşmuyordu. O zaman içimden incecik bir sızı geldi geçti. Ya kızım, hayat böyle işte, en tepedeyken seni alır, ne olduğunu hiç anlayamadan en dibe koyar.
Sana asıl annemle babamı anlatacaktım. Onların ölümünü Emine’ye diyemedim. Nasıl diyeyim? Allah kimsenin başına böyle bir acı vermesin. Hüsmen Bey’in seçimleri kaybettikten sonra elden çıkardığı mülklerin arasında babamın çalıştığı demirci dükkânıyla oturdukları ev de vardı. Onları kasabadan yollamak için İbrahim’le böyle bir dümen çevirmişlerdi. İbrahim, o sıra boşanması hoş karşılanmayacağı için benden ayrılamıyordu. Zlatan’la Emine için de bir şey yapmalarına gerek kalmamıştı. Zlatan geri dönmüş, Emine zaten belasını bulmuştu. Halis desen apayrı hikâye. Hüsmen Bey onu ölene kadar affetmedi. Bütün malvarlığını İbrahim’in üzerine geçiriverdiği öldükten sonra ortaya çıktı. Geriye hesaplaşılmayan bir tek annemle babam kalmıştı. Onları göz önünden uzaklaştırarak bir dahaki seçimlere kadar olanları unutturmayı umuyorlardı. Hani şu meşhur kâğıt fabrikası var ya, illa ki önünden geçmişsindir, Hüsmen Bey kuruluşunda büyük emeği olduğunu anlatıp dururdu, te orada babama bir iş ayarlandı. Böylece buradan taşınmak zorunda kaldılar. Annem taşındıkları kasabadan fabrikaya vapur işlediğini söylemişti. Arada bir o da vapura binip babamın çıkışına gidiyormuş, beraber dönüyorlarmış. Sesi canlı geliyordu. O zaman buradan taşındıklarına sevinmiştim. “Gelirsen seni de gezdiririz,” demişti ama hiç gidemedim. Ayda yılda bir kayınvalidemin üzerime dikilen bakışları altında telefonla konuşuyorduk. O vapurun adını sonra yine duydum. Çünkü kaptanı Hüsmen Bey’in eski arkadaşıydı. Üsküdar Vapuru… Daha çok civar kasabalardan İzmit’teki liseye öğrenci taşıyordu. Kaptan gelip geminin çok eski olduğunu, kapasitesinin yolcuyu kaldıramadığını anlatmış yardım istemişti. Hüsmen Bey gülmüş, “Artık ben de Beyefendi’nin gözünde bir Üsküdar Vapuru’yum Mehmet Bey, sözümün hükmü kalmadı,” demişti ama yine de daha yeni bir vapur verilmesi için Ankara’ya bir rica mektubu yazdı. Gel gör ki tahmin ettiği gibi mektubuna hiçbir karşılık alamadı.
Çok geçmemişti ki Mehmet Kaptan’ın korktuğu oldu. O melun gün, anlatılanlara göre deniz pırıl pırılmış. Fırtına çıkacağına dair en ufak bir emare yokmuş. Babamın fabrikaya neden gitmesi gerekti, ne oldu da annemle beraber kalkıp İzmit’e gittiler kimseden öğrenemedim. Belki de sadece bir şeyleri bahane edip vapura binmek istediler. Sonrasında o çarşaf gibi denizin aniden coşup kabardığı, kaptan köşkünü gemiden koparıp gemiyi tepetaklak ettiği, ardından da karanlık sularına çekip yuttuğu haberi kasabaya ateş gibi düştü. Allah’ım sen bir daha gösterme. Dersten çıkıp evlerine dönmek için vapura binen bir okul dolusu çocuk ya boğularak ya donarak öldü. Ölümün de hayırlısı! Aileleri günlerce sahilde çocuklarının cesetlerinin kıyıya vurmasını beklediler. Ömürlerinde bir daha balık yiyemediler, denize hep nefretle baktılar. Hüsmen Bey de çok sarsılmış görünüyordu. Meğer ölenlerin içinde okuttuğu, tanıdığı çocuklar varmış. Onlara yanıp üzülürken babamla annemin de o vapurun içinde olabileceği nedense hiç aklımdan geçmedi. İnsanın bazen aklı tutuluyor kızım. Günler sonra fabrika müdürü arayıp babamın işe gelmediğini, kendisinden haber alamadıklarını söyleyince durum ortaya çıktı. Hemen koşup evlerine gittik ki kapı duvar. O gün karşılaştıkları bir komşularına İzmit’e geçeceklerini, kahvaltıyı vapurda edeceklerini söylemişler. Cesetleri bulunamadı. Deniz onlara ait hiçbir şeyi geri vermedi.
Evlerinden annemin bir hırkasını, babamın başından çıkarmadığı şapkasını alıp getirdim. Bir de eski fotoğrafı var ikisinin. Tek fotoğrafları. Ellerini birbirinin üstüne koymuş, yan yana oturuyorlar. Babam gülümsemiş, annem dalgın. Eşyanın ömrü insandan uzun derler, doğruymuş. Muhacir Ali ile karısı Hasibe’den kala kala bu hırkayla şapka bir de fotoğraf kaldı işte kızım. En azından annenle kavuştular diye avunuyorum. Benim de yanlarına gitmeme az kaldı çok şükür. Zlatan’dan hiç haberin var mı? Annen anlatmış mıydı onu sana? Ne bileyim belki Zlatan yıllar sonra çıkıp gelmiştir. Birbirlerini görünce kırgınlıkları, çektikleri onca çile, filmlerdeki gibi gözlerinden yaş olup akmıştır. Onları hep öyle hayal ediyorum. Ne yazık. Benim kırgınlıklarımı akıtacağım göz yaşım yok. Çünkü annenin Zlatan’a baktığı gibi baktığım kimsem olmadı. Anca böyle hiçbir yere varmayan mektuplar yazıp durdum zihnimde. Yıllardan sonra ilk defa kâğıda döküyorum. Kırgınlıklarım, çektiğim çileler yazdıkça akıp gider diye. Bana yazarsan annenden yadigâr küçücük bir şeyi de beraber yollayıver olmaz mı? Şapkayla hırkanın yanına koyar, ona Hüsmen Bey Cumhuriyeti’nde olanları anlatırım.
Hoş artık anlatacak ne Hüsmen Bey ne de Cumhuriyeti kaldı kızım. O deniz kazasından sonra sanki ülke de bitmeyen bir fırtınanın, azgın dalgaların arasında savruldu durdu. Hüsmen Bey ülkede olanlarla hiç ilgilenmiyor gibi görünüyordu. Kendisine bir oda yapmıştı. Bütün gün orada oturup camdan görünen zerdali ağacına bakıyor, soranlara hayatımı yazıyorum, çok meşgulüm diyordu. Ama salondaki büyük kara radyoyu odasına aldırmıştı. Bütün gün Yassıada’daki yargılamaları dinlediğini dışardan duyabiliyorduk. Menderes’in asıldığı haberinden sonra Hüsmen Bey yine kabuk değiştirir gibi değişti. Bakışları donuklaştı, ağzı çarpıldı, iyice sessizleşti. Birkaç ay sonra onu yatağında tuhaf tuhaf konuşurken, eline koluna hakim olamazken bulduk. Altına kaçırmış, üstü başı batmıştı. Hey gidi Hüsmen Bey hey! Doktorlar inme indiğini, çok yaşamayacağını söylediler ama o, tam on yıl bu halde yaşadı. Kayınvalide birkaç yıl sonra kalpten gitti. Zati her müşkülden kendisini kurtarmanın bir yolunu bulurdu. Hüsmen Bey son yıllarını kendisinin yaptırdığı bakımevinde geçirdi. Ölünce de kendisinin yaptırdığı tepedeki aile mezarlığına, kızıyla karısının yanına gömdüler. Bak kızım vasiyetimdir, Zeynep’e diyeceğim, sen de duy. Ben öldüğümde beni onların yanına gömmeyin. Bir oluru varsa annenin mezarına gömün beni.
İbrahim de babasının hastalığından sonra işi gücü iyice boşladı. Para kazanma hırsı, ne hırstı o yarabbim, ev, arazi, kıymetli kâğıt alıp satmalar, politikaya atılma hayalleri, planlar, hepsi birden bitti gitti. Sanki sadece Hüsmen Bey’in kurmasıyla çalışan bir saatti de kuran olmayınca aniden durdu. Kendine ait bir aklı, dili, kulağı, gözü yoktu İbrahim’in. Olsun diye uğraştı belki, şimdi hakkını yemeyeyim, ama bunun için çok geç kalmıştı.
Neredeyse sabah olacak görüyor musun İbrahim. Yüzüne baktıkça anlattıklarımdan şüphe duyuyorum. Kirpiklerin bu kadar uzun muydu? Bütün bunları biz mi yaşadık? Belki sen de şimdi bana bir mektup yazıyorsundur. Anlattıklarıma şaşmışsındır. O mektupta hiçbir şey benim anlattığım gibi olmuyordur. Ben ölünce de o mektubu önüme koyup oku diyeceklerdir. Kim bilir İbrahim, belki insanın cenneti de cehennemi de öldüğünde hayatını, kendini başkalarından okumaktır. İnsanı bir odaya koyup önce yaz sonra da hadi oku diyorlardır. Hayat da ölüm de sonsuz kere çoğalıyordur o zaman. Kimse aslında gerçekten ölemiyordur. Kalk İbrahim, de bana. Ya o mektupları kimse okumuyorsa…
İyice delirdim galiba kızım. Sana son diyeceğim, işte burada birkaç ev, dükkân, bir de eski otel var. Gelirsen maddiyattan yana kaygın olmasın. Zeynep buraya taşınır mı yoksa düzenini bozmaz, bankada çalışmaya devam mı eder, bilmiyorum. Ama belki o da ikna olur, üçümüz birlikte gül gibi geçinip gideriz. Bak bizim eski bahçeli evi apartman yaptılar. İkinci katı benim üstüme, bomboş duruyor. Kutu gibi bir ev. Bir düşün. Balkona çıkınca sana el sallarım. Geceleri yatmadan önce ışığını görürüm. Belki hep beraber sahile gideriz. Siz Zeynep’le yüzersiniz. Ben yüzme bilmem, kıyıda otururum. Oradan annene selam yollarız. Töbüle işte kızım. Yaz bana. Gözlerinden öpüyorum.

Sabırla beklemiştik, merakla yine bekliyoruz:)