WhatsApp grubunda “öyküde teknik” konusunda yazıştıktan ve aynı konuda Turhan’la telefonda konuştuktan birkaç gün sonra, tesadüf bu ya, Parşömen eski bir öykümü yeniden paylaştı. Uzun süredir açıp okumadığım Neyse ki Günler Uzadı adlı bu metin neden seçtiğimi unuttuğum bir anlatıcı tekniğiyle yazılmıştı: Üçüncü tekil anlatımla başlayan öyküde önce iki kişinin buluşmaları, bir yerde oturup konuşmaları resmediliyor. Biraz sonra orada hakkında konuşulan kişi devreye giriyor ve bize birinci tekil şahıs diliyle, flashbackvari bir anlatım da kullanarak olayları aktarıyor. Öykü bu iki farklı anlatım dilini dönüşümlü kullanarak ilerliyor.

Bu biçimi seçmeme ne sebep oldu, bir yerde mi görmüşüm, birinde mi okumuşum; bunları hiç hatırlamıyorum. Ama edebiyat ve teknik üzerine düşündüğüm, bu konu üzerine bir de deneme yazmaya çalıştığım bugünlerde bu öyküye rastlamak iyi geldi. Neyse ki Günler Uzadı, bu anlamda, diğer pek çok “düz” öykümden farklı bir yerde duruyor. Böyle bir anlatıcı tekniğinin öyküye akıcı bir dil sağladığı şeklindeki tespitime kaç kişi katılır, ya da kimse katılır mı, bunu bilemem ama bir öykünün uzun bir sürenin ardından okunduktan sonra da yazarını memnun etmesi, en basit ifadeyle, iyidir. Yazıyla uğraşan herkes bunun önemli bir ölçüt olduğunu bilir.

Şimdi bu anlatım tekniğiyle bir novella da kotarılabilir, diye düşünüyorum. Gençlere tüyo!

Patti Smith’in M Treni adlı kitabında sembolizm ile ilgili bir bölüm.

Akşama değin otel kütüphanesindeki şöminenin önünde Yapı Ustası Solness’i okudum. İçerisi biraz sıcaktı, tüvit ceketli bir adam omzuma dokunup bana buluşacağı gazeteci olup olmadığımı sorduğunda uyuklamak üzereydim.

-Hayır, üzgünüm.

-Ibsen mi okuyorsunuz?

-Evet, Yapı Ustası Solness.

-Hım, güzel oyun ama sembolizmle dolu.

-Fark etmemiştim, dedim.

Bir süre şöminenin önünde durduktan sonra başını sallayıp gitti. Şahsen pek de sembolizm meraklısı biri değilim. Sembolizmi hiç anlamıyorum. Neden hiçbir şey her ne ise sadece o olamıyor? Seymour Glass’a* psikanaliz yapmayı ya da Desolution Row’a** analiz yapmayı hiçbir zaman aklımdan geçirmedim. Tek derdim kaybolmak, başka bir yerle bütünleşmek, sırf canım istediği için bir çan kulesinin tepesine çelenk geçirmekti.

***

Çalışma odasını (ya da ofisini) bir Kale olarak nitelendiriyor. Bu benzetmeyi ben de benimsiyorum. Çalışmak ve düşünmek için dört tarafı kapalı bir alan, siz kabul etmedikçe kimse içeri giremiyor. Öte yandan, son görüşmemizde ben de karşı bir metafor öne sürüyorum. Acaba çalışma odamız bizim Ada’mız olabilir mi? Biraz düşünüyor, evet, olabilir tabii, diyor ama belli ki Kale’ye daha yakın duruyor. Sanırım Kale’nin korunaklı konumu ve dokunulmazlığı baskın çıkıyor. Benim içinse Ada yalnızlığı, bağımsızlığı ve tüm seslerden yalıtılmışlığı temsil ediyor. Bunları konuşurken aklıma, konuyla pek ilgisi olmasa da Metin Münir’in Mutluluk: Ada mı Tepe mi başlıklı yazısı geliyor. O gidince yazıyı bulup tekrar okuyorum. Ve sonra, yo, gayet de ilgisi varmış aslında, diye düşünüyorum. Çünkü yazı mutlulukla ilgili. Tıpkı çalışma odamız gibi.

Kendine ait bir Kale. Kendine ait bir Ada. Biri ya da diğeri, yazan kişi için elzem koşul, her hâlükârda.

***

Temmuz ayının sonu okuldaki işlerin bitimine ve yeni dönemin başlangıcına eşit mesafede. Bu aralar ders yapıyorsam, kendim de bunu istediğimden. Şu an başlıca hedef mümkün olduğunca edebiyatla ilgilenmek. Bazen soruluyor: Acaba yaz mevsiminde daha mı çok yazılıyor? Pek sanmıyorum. Üretken olacağı düşünülen zamanlar gayet verimsiz de geçebiliyor. Hava fena halde sıcak, geceler biraz daha rahat geçse de ben her sabah 6 civarı uyanıyorum. Mutfakta bir iki saat çalışıyorum, sessizlikte. Düzeltmeler dikkat istiyor, acele etmenin lüzumu yok. Sonuçta daha önce bir kitap yayımlamış olmama rağmen böyle bir çalışma süreci içinde olmadım hiç. Kimi cümleler ve sözcükler üzerine yeniden düşünmek hoşuma gidiyor, gelen uyarıların işe yaradığını hissediyorum. Başka bir kâğıda da aklımdan geçen düşünceleri not alıyorum. Zamanla dosyanın çizgileri azalıyor ve sayfadaki renkler kayboluyor. Sonra biraz daha uyku.

Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu’nun hazırlayıp sunduğu verimli podcast serisi Nerden Başlasam’ın Fransız Klasikleri bölümüne konuk olan Doç. Dr. Engin Bezci’nin programı bitirirken aktardığı anekdot: Engin Hoca eğitimini tamamlayıp Türkiye’ye döndükten sonra çalıştığı fakültede Andre Gide’in Dünya Nimetleri kitabını programa almaya karar verir. Bunun açılış dersi için iyi bir seçim olacağını düşünür. Ne var ki, gittiği kitapçı Dünya Nimetleri’ni daha önce duymamıştır ve merakla sorar: “Bir mutfak kitabı mı acaba?”

Dünya Nimetleri bizim radarımıza çok önceden girmiştir. Önümüzdeki sayılarda Günizleri’nin bu kitabı konu edinme ihtimali de yok değildir!

Mesut Barış Övün

*Seymour Glass, J.D. Salinger’in Franny ve Zoe adlı kitabındaki bir karakter.

**Bir Bob Dylan şarkısı.