Funda Mendeş, Yorgos Lanthimos’un “Poor Things” filmini, filmin uyarlandığı Alasdair Gray’in aynı adlı romanıyla birlikte değerlendirdi.

Yorgos Lanthimos’un Poor Things (Zavallılar) filmi aldığı ödüller ve çok tartışılan sinematografik tercihleriyle 2024 yılına damgasını vurmuş görünüyor. Dans sahnesi ve Fritz Lang’ın Metropolis filmine selam çakan Bella’nın uyanış sahnesi gibi ikonik sahneleriyle, distopik-gotik bir dünyanın çarpıcı temsiliyle sinema tarihinde kendine hatırı sayılır bir yer edineceğini şimdiden tahmin etmek mümkün. Bununla birlikte filmin içeriği, kadın hakları savunucuları açısından önemli bir tartışmayı da gündeme getirmiş durumda: Poor Things feminist bir başyapıt mı yoksa erkek bakışını (male gaze) besleyen bir seks fantezisi mi?

Örneğin İngiliz gazeteci Samira Ahmed filmle ilgili olarak, “orta yaşlı heteroseksüel bir erkeğin nemfomani fantezisini hiciv kılıfına büründürdüğünü” dolayısıyla feminizmde gidecek daha çok yolumuz olduğunu söylüyor. (Bu konudaki daha fazla sayıda eleştiri için bkz. “SES, Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu” web sitesi)

Film gerçekten sadece “erkek bakışı” ile görmek istediği doyumsuz kadın temsilini mi sinemaya taşımıştır? Diğer taraftan, filmin başkarakteri Bella Baxter’ın, dünyayı tanıma, kendini bulma ve inşa etme sürecinde, toplumun bastırmış olduğu kadın cinselliğini keşfetmesi ve özgürleşmesi hikâyenin önemli bir parçası değil midir? Lanthimos filmini çekerken cinsellik üzerinde gereğinden fazla durarak feminist düşüncenin diğer önemli eleştirilerini es mi geçmiştir?

Bu sorulara cevap verebilmek için filmin uyarlanmış olduğu, İskoç yazar Alasdair Gray’in (1934-2019) Türkçeye Zavallılar adıyla çevrilen romanına dönüp orijinal hikâyenin kendisine bakılabilir.

Zavallılar romanı ilk olarak 1992 yılında yayımlanır. Kitabın konusu, feminist bir Frankenstein anlatısı olarak özetlenmektedir. Asosyal ve çağının ilerisinde deneyler yapan bir doktor olan Godwin Baxter; intihar etmiş, kimliği belirsiz, hamile bir kadına karnındaki bebeğin beynini naklederek onu hayata döndürür. Bella Baxter adını verdiği bu kadın, bebek beyni ile tam anlamıyla bir “tabula rasa”dır. Geçmişi, anıları, korkuları, kültürel veya ideolojik şartlanmaları, eğitim ve sosyalleşme ile gelen önyargıları yoktur. Dünyayı öğrenme çabasında bizim alışkanlık ve şartlanmalar ile körleştiğimiz her şeyi saf ve duru bir bakış açısıyla görüp anlamaya çalışır.

Kitabı edebi açıdan önemli kılan özelliği iyi bir postmodern, kara mizah örneği olması. Yazar, bizi en başında metnin kurgu olmadığına inandırmak ister; 1970’li yıllarda Glasgow’da kentsel dönüşüm sonrası boşaltılan eski bir evin eşyaları arasında bulunan bir roman ve bir mektup derlenmiştir kitapta. Dolayısıyla Alasdair Gray bizlere kendisini romanın yazarı değil de editörü olarak tanıtır. Hatta hikâyenin gerçekliğini araştırmak amacıyla yaptığı gazete taramalarını, tarih çalışmalarını, Glasgow’un o dönemini yansıtan çizimlerini de kitaba ekler. Eski eşyalar arasında bulunan roman Dr. Archibald McCandless tarafından yazılmışken, kitabın sonuna eklenen mektup Victoria McCandless (nam-ı diğer Bella Baxter) tarafından kaleme alınmıştır. Kısacası roman; barındırdığı üst kurmaca, farklı anlatıcılar, metinlerarasılık, tekinsizlik (anlatıcıya ve metnin kaynağına güvensizlik), Frankenstein ve hatta Pygmalion öykünmeleri gibi pek çok postmodern edebiyat unsurunu içinde barındırır.

Romanda aynı olaylar iki farklı bakış açısı ile anlatılır: İlki Dr. McCandless’in erkek bakışı iken ikincisi, kitabın sonuna eklenen bir mektupla bütün anlatıyı ters yüz ederek bize bambaşka bir perspektif sunan Dr. Victoria McCandless’ın kadın bakış açısıdır. Ancak her iki metinde de ataerkil bir dünyanın bütünlüklü bir eleştirisini görürüz. Feminist eleştiri, tarihten ve maddi üretim koşullarından bağımsız değildir.

Hikâye 19. yüzyılda, Viktorya döneminde ve Glasgow’da başlar. Tutucu İngiltere’de sanayileşme son hızıyla sürerken ülke içerisindeki emek sömürüsü en üst seviyededir. Orduyu yöneten aristokrat sınıf eliyle İngiliz sömürgeciliği tüm dünyaya dayatılmıştır. Kadınların oy hakkı yoktur, meslek edinemezler. Üst sınıfa mensup olanlar sadece çocuk doğurmakla mükelleftir. Alt sınıftan olanlar ise en fazla hizmetçi, metres ya da fahişe olabilirler. Erkeğin zina yapması boşanma sebebi sayılmamaktadır. Romanda emekçilere ve yoksullara yönelik hiçbir sağlık ve hijyen desteğinin olmadığını görürüz. Nüfus politikası ise sadece emeğin yeniden üretimine ve militarist toplumun daha fazla asker ihtiyacını karşılamaya yöneliktir. Tüm bunları bizler kanıksamış olsak da, kitabın ilerleyen aşamalarında hepsini ilk kez Bella’nın gözleriyle yeniden görmeye başlarız. Lanthimos filmde böyle bir dünyayı bir distopya olarak yorumluyor. Ancak filmdeki mekân ve tarih belirsizliği, bu distopik dünyanın üzerinde yükseldiği tarihsel ve ideolojik koşulları adeta yok sayıyor.

Bella dünyayı tanımak için çıktığı yolculukta, birlikte kaçtığı Duncan Wedderburn ile seksi deneyimler. Herhangi bir kültürel şartlanması olmadığından özgürce haz almaktan ve vermekten mutludur. Dünyaya çocukça bir kaygısızlıkla bakmaktadır. Yolculuğun başında dünyanın güvenli ve huzurlu bir yer olduğuna emindir. Şöyle der:

“Ben Pompei’nin Son Günleri’ni ve Tom Amca’nın Kulübesi’ni ve Uğultulu Tepeler’i okudum ve tarihin iğrençliklerle dolu olduğunu biliyorum, ama tarih tamamen geçmişte kalmış ve bugünlerde kimse başkalarına zalim değil, kumarhanelere gittiklerinde bazen aptal oluyorlar sadece. Punch diyor ki sadece tembeller işsizdir yani çok yoksullar yoksul olmanın keyfini çıkarmalıdır…” (Zavallılar, s.155)

Ancak yolculuk ilerledikçe Wedderburn dışında farklı insanlarla tanışır ve onlardan dünyanın bilmediği, eşitsiz ve acımasız taraflarını öğrenmeye başlar. İskenderiye’de gördüğü yoksulluk nedeniyle acı çeker. Gemide tanıştığı Bay Astley ile yaptığı tartışmalarda politik bilinç kazanır. Onunla dünyayı düzeltmenin bir yolu olup olmadığı konusunda uzun tartışmalara girer. Bay Astley, Bella’ya afyon savaşları, Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesi, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi, İrlanda’nın patates kıtlığı sırasında açlığa mahkûm edilmesi gibi Britanya tarihinin kanlı sayfalarını tüm çıplaklığı ile anlatır. Bella’nın düşünceleri bu tartışmalarla birlikte değişmeye başlar ve Godwin Baxter’a mektubunda şunları yazar: “Bugüne kadar gördüğüm herkesin aynı sevecen ailenin birer parçası olduğunu sanıyordum… Niçin bana siyaset öğretmedin God?” (Zavallılar, s.163)

Filmde hiç anlatılmayan bu kısımlar ile çok kısa geçilen İskenderiye bölümü gerçekte Bella’nın zihninde önemli bir kırılma noktasıdır; politik kimliğini oluşturmaya İskenderiye ile birlikte başlar. Arkasından gelen ve filmde çokça yer tutan Paris genelevi sahneleri ise kitapta sadece bir iki sayfa ile anlatılır.

Filmde yer almadığı halde Paris’te yaşadığı iki olay Bella’nın zihinsel gelişimi açısından belirleyicidir. Birincisi sosyalist olan Toinette ile tanışarak onunla birlikte devrimci entelektüellerin kafelerdeki toplantılarına gitmesidir:

“Buradaki en iyi dostum Toinette bir sosyalist, onunla sık sık dünyayı düzeltmekten konuşuyoruz, özellikle de sefilleri, Victor Hugo’nun dediği gibi, ama Toinette, Hugo’nun özel sezgilerinin tres sentimental olduğunu ve benim kendimi Zola’nın romanlarına vermem gerektiğini söylüyor.” (Zavallılar, s.195)

Bella’nın zihinsel gelişimi açısından önemli olan ikinci olay ise geneleve gelen hükümet doktorunun kadınlara olan aşağılayıcı ve tacizkâr tavrını görmesidir. Bu olayı Godwin’e mektubunda şöyle anlatır:

“Daha çok aç! Daha çok aç! Diye sert emirler veren, kaşlarını korkunç şekilde çatmış, kısa boylu çirkin bir adam gördüm… Herifin ilgilendiği tek şey kadınların yalnız o kısmıydı…”

“Ben bu herifin yanına girmem!” dedim sertçe. Doktor değil bu. Doktorlar şefkatli ve nazik olur ve hastalarının her tarafıyla ilgilenir.”

“Üzgünüm Millie, artık burada çalışamam… Ve bu tıbbi muayene haksız ve yararsız. Senin kızlar burada çalışmaya başlarken sağlıklıydı, o halde hastalığı yayan senin kadrondakiler değil müşteriler. Asıl biz içimize girmelerine izin vermeden önce müşterilerin tıbben muayene edilmesi gerekir.” (Zavallılar, s.196)

Bella, filmde anlatıldığı gibi Glasgow’a çağrıldığı için dönmez. Artık kişiliği oluşmuş ve ne yapacağına karar vermiş olduğu için döner. Kadınlara, yoksullara, çocuklara ve fahişelere yardım eden bir doktor olacaktır! (Kitabın sonunda da doktor olup yoksullara hizmet veren bir doğum kliniği açtığına şahit oluruz.)

Ayrıca Bella kitapta çevresindeki bütün erkeklerden daha akıllı ve pratik zekâlıdır. Filmde anlatıldığı gibi parasını dolandırıcılara kaptırmaz. Tam tersine Duncan Wedderburn’ü, tüm parasını kumarda kaybederek beş parasız kalmaktan kurtarır. Genelev sahibi kadın ona kazandığı parayı vermeyi reddettiğinde bile pratik zekâsı ile Glasgow’a dönebilmenin bir yolunu bulur.

Kitapta ataerkil düzen, sadece kadına dayattığı sosyal, ekonomik ve cinsel baskılar nedeniyle eleştirilmez. Çok daha bütüncül bir militarizm, kapitalizm ve emperyalizm eleştirisi vardır. Sağlık ve nüfus politikaları da bu bağlamda eleştirilir. Kadının bireysel olarak uğradığı şiddet ve eşitsizlik aslında çok daha büyük bir toplumsal, ataerkil şiddetin aileye ve hayatın diğer tüm alanlarına yansımasıdır.

Filmin son kısmında Bella’nın ilk kocasının hikâyeye dâhil olması ile kısa bir şiddet anlatısı var ancak yetersiz kaldığı söylenebilir. Zira kitapta bu ilk kocanın İngiliz sömürgeciliğine hizmet eden ünlü bir General olması, bir ulusal kahraman olarak ülkede yüceltilmesi, toplumun militaristleşmesi ile kadınlara gösterdiği şiddet arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gösterir.

Victoria McCandless kitabın sonuna eklenen mektubunda şunları yazar:

“Sağduyuyla çelişen şeyleri ve bu mektubu görmezden gelirseniz, bu kitabın iç karartıcı bir dönemde geçmiş bazı gerçek olayları kaydettiğini görürüsünüz. Daha önce de söylediğim gibi, bu kitapta Viktoryenizmin kötü kokusu geliyor benim burnuma. İskoç Anıtı, Glasgow Üniversitesi, St. Pancras İstasyonu ve Parlamento Binası gibi sahte gotik. Bu yapılardan nefret ediyorum. Bunların yarasız aşırı süslemelerinin parası gereksiz yere yüksek kârlarla sağlandı; günde on iki saatten, haftada altı günden fazla çalışan çocukların, kadınların, adamların kısaltılmış hayatlarından GEREKSİZ YERE pis fabrikalarda sızdırılan kârlarla; çünkü biz on dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde her şeyi temiz bir şekilde yapmasını biliyorduk. Bu bilgiyi kullanmadık. Hâkim sınıfın kârları sorgulanamayacak kadar kutsaldı…” (Zavallılar, s.286)

Lanthimos, kitap boyunca geliştirilen bu çok katmanlı eleştirileri filme taşıyamamış veya bilinçli bir tercihle taşımak istememiştir.

Film, ana eksene kadının cinsel özgürleşmesini yerleştirmiş ve bütün hikâyeyi bu bağlamda geliştirilmiştir. Seks sahnelerinin yoğunluğu bu şekilde açıklanabilir. Feminist bir eleştiri şekli olsa da bu hali ile sınırlayıcı ve yetersizdir. Bu durum yapımcıların ticari sinema kaygılarından olduğu kadar Amerikan sinemasının radikalleşme konusundaki sınırlarından da kaynaklı olabilir.

Özetle, yazının başındaki sorulara yeniden dönersek, kitaba kıyasla film, ataerkil ideolojinin eleştirisini tek boyutlu ve sadece cinsellik üzerinden yapmak yönünde bir tercihle kitabın çok gerisinde kalmıştır diyebiliriz.

Funda Mendeş