Öyküleriyle Notos, Trendeki Yabancı, Oggito gibi mecralarda görünen Duygu Terim, Mart ayında yayımladığı ilk kitabı “Aslında Her Şey Yolunda” ile öykü okurunu selamladı. Notos Kitap’tan yayımlanan on üç öykülük seçkinin izinden giderek öyküden, edebiyattan ve dahi hayattan konuştuk.
Üzeyir Karahasanoğlu

Aslında Her Şey Yolunda için kutluyorum seni. Öykülerin imgesel çağrışımlar yaratmasını çok önemserim. Senin öykülerinin bende yarattığı bu çağrışımlardan biri “boşlukları tamamlama gayreti” oldu. Her zaman istediğimiz sonuca erişemesek de hayatlarımızda açılan boşlukları, eksik gedikleri kapamaya çabalıyoruz. Bu; bir evliliğin dağılmasıyla, birinin ölmesiyle, bir elin parmaklarından birinin kopmasıyla oluşabiliyor. Her yazarın daha iyi anlattığı yerler, olaylar, durumlar vardır. Duygu Terim’in yarım kalmayı, yarıda kalmayı anlatmada daha mahir olduğunu düşündüm. Katılır mısın?
Aslında Her Şey Yolunda’daki öykülerin ana izleklerinden biri kayıp ve boşluk, çok haklısın. İnsan boşluktan oluşur çünkü. Bu iddialı cümlenin karşılığını atom fiziğinde, İslam felsefesinde, varlık felsefesinde bulmak mümkün. Bu geniş tartışmayı yalnızca ismen anarak kitap özelinde yanıtlamaya çalışayım. Boşluklarımızın olduğu yerlerden, eksikliklerimizden kırılgan hale geliyoruz. Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği de kırılgan olmaları, çoğunun toplumla ilişkisi bozuk, daha doğrusu benliklerinde tamamlanamamış oldukları için dış dünyayla iletişimleri de aksak. Bu karakterleri anlatmakta mahir miyim bilmem, anlamakta mahir olduğumu söyleyebilirim.
İlk kitapların yoğun otobiyografik izler taşıdığı malumdur. Okurken bazı yerler öyle ışıyor yahut acıtıyor ki “Duygu bunu yaşamış da yazmış” diye düşündüm. Söz gelimi hastaneleri, cenazeleri işlediğin öyküler… Hayatından, dolayısıyla gerçeklerden çokça beslenen bir yazar mısın?
Çok yakınlarımın hastane süreçlerine, cenazelerine şahit olmadım. Oralardan topladığım gözlemler sınırlıdır. Ancak hafızamdaki konsoldan yazdığım metne en uygun olan anıyı çekip çıkardığımı düşünüyorum. Söz gelimi “Muntazam Çizgi” öyküsünün geçtiği otel bundan sekiz yıl önce ailece gittiğimiz otelin anlatımıdır, ama öyküdeki olayların hiçbirini yaşamadım, tanık olmadım, ancak mümkün olabileceğini biliyorum.
Diğer yandan hepimiz kendimizi yazıyoruz, bunu inkâr edemeyiz. Düşmememiz gereken tek tuzaksa bunu edebi tattan yoksun bir iç dökme biçiminde yapmak. Yaşadıklarımı yeniden kurgulayarak, gerçeklerimi yeniden üreterek, paralel evrenlerdeki ihtimalleri düşünerek yazıyorum elbette. Yaşarken tercih ettiğim seçeneğin içindeyim, ama yazarken ihtimallerin her biri hâlâ masada.
Öykülerinde bireysel temaları tercih etsen de alttan alta toplumsal bir damar mevcut. İnsan Hakları Anıtı’nı, eylem yapanları görüyoruz örneğin. Bir başka öyküde patlayan bombalardan dem vuruluyor. Yazarın bireyselle toplumsalı kendine has bir dengede tuttuğunu düşündüm. Böyle bir dengesi var mı Duygu Terim’in?
Bireysel olan yalnızca toplumsal olduğu ölçüde anlatmaya değer. Anneliğin zorluklarını yakın arkadaşlarınızla konuşur gibi yazarsanız, okuru pişman etmeniz mümkün. Kurmaca bu noktada imdada yetişiyor. “Ayrıntılar” öyküsünde yer alan çingene kadının eteğindeki çiçeklerin uçuşunu intiharıyla bağdaştırdığınız zaman, hangi ayrıntıyı içeriye alıp hangisini dışarıda bırakacağınızı seçtiğiniz zaman okuru okuduğunun gerçek mi kurmaca mı olduğunu bilemediği tatlı şüpheyle baş başa bırakıyorsunuz. Okuma ve yazma hazzı da benim için böylece doyurulmuş oluyor.

Darbe sonrası ilk nesildenim. Doğduğum ev, gittiğim okullar hep politik bilinçten uzak kalmam için tasarlanmıştı. Ben ne ailemin istediği kadar apolitik ne aktif bir siyasi mücadeleye yıllarını verecek kadar politik oldum. Gördüklerim, yaşadıklarım, tahlil ettiklerim bir siyasi bilince kavuşmamı sağladı elbette, ama tüm hayatını bu eksende kuramayacak kadar kafası karışık, kaybolmaya meyilli bir insan olduğum için toplumcu edebiyatın azimli bir üyesi olamadım. Şayet bu dengeyi gözettiğim düşünülüyorsa buna ancak memnun olabilirim.
Zaten günümüzde 70’li yılların sert, politik, toplumcu söylemine benzer yeni edebiyat eserlerinin yazılabileceğini düşünmüyorum. Söz gelimi Erdal Öz’ün Kanayan, Yaralısın gibi toplumcu damara sahip eserleri günümüzde yazılsaydı aynı etkiyi oluşturabilir miydi? Sanmıyorum. Günümüzde toplumsal söylemi güçlü eserlerin en çok kimliklere, kadın erkek ilişkilerindeki eşitsizliklere dayandığını düşünüyorum. Keza senin öykülerinde de toplumsal normlara göndermeler gördüm. Mesela “Hadi Elif Kendine Gel” adlı öykünde evde erkek olmasa bile kapıda bir erkek ayakkabısı var. Birçok kapıyı birden açıyorsun belki de. Ne dersin bu konuya?
Hangi sorunu tek boyutlu ele alabiliriz ki? Toplumcu demokrasiye, insan haklarına ilişkin sorunlarımız olmasa, kadın hakları başlığı artık tedavülden kalksa da yalnızca biçimsel deneme yapabildiğimiz metinler, tamamen uydurma fantazyalar yazabilsek. Okur olarak da tek kanaldan ilerleyen kurmaca okumaktan çok keyif almıyorum. Mümkünse en az iki kanaldan kurmacanın yapıldığı üst kurmacalar yazmayı önemsiyorum.
“Hadi Elif Kendine Gel” annelik üzerinden erkek kadın ilişkilerine dair kısır döngüye değindiğim bir öykü. Erkekler, güçlü erkek imgesiyle mücadele ederken yalnız kadınlar da ayakta kalabilmek için kapı önlerinde erkek ayakkabısı bulundurmak zorunda hâlâ. Annelerimiz bunu toplumsal norm olarak kabul etti, benim kuşağım sorguladı, benden sonraki nesil de değiştirdi. Kadınlar arasındaki kuşak çatışmasıyla değil deneyim aktarımıyla gerçekleşecek çok sayıda toplumsal kuralın hâlâ var olduğunu düşünüyorum.
Duygu Terim çağımızın sorunlarına öncelik veren bir öykücü. Konu alanında da hep dem vurduğumuz sevgisizlik, iletişimsizlik, kadın sorunu başı çekiyor. Bir yazarın konu alanı, aynı zamanda o yazarın ilgi alanı mıdır?
Son cümlendeki sözcüklerin yerini değiştirerek yanıt vereyim. Yazarın ilgi alanları, yazdığı konulardan daha çeşitli olmalı. Örneğin kitabın ilk öyküsü “Kocamın Güneşi Terazi Burcunda” astrolojiden bahseden bir öykü, “Küçük Kayalar” ve “Melike” öykülerinde geleneksel Türk dokuma sanatı kilimden bahsettim, “Ölüm Makamı”, İstiklal Marşı bestecisi Lemi Atlı’nın eşi üzerinden yazıldı. Kastım şu, musikiden, böğürtlenin hangi koşullarda yetiştiğine kadar geniş bir yelpazede bilgi sahibi olmanın kurmacayı zenginleştirdiğini düşünüyorum.
Çekinmeden söyleyebilirim, kitaptaki her öykünün kurmaca düzlemi, çatısı yıllar içinde değiştirilerek oluşturuldu. Ben ilhamdan ziyade çalışmaya inanan biriyim, aklıma bir konu geldi hemen yazmalıyım dediğim hiçbir metin içime sinmedi. Konularımız genel olsa da öyküdeki ayrıntıların, imgelerin, seçilen sözcüklerin yazarın titizliğini ele verdiğini düşünüyorum.
Rahat, doğal bir kalemin var. Üslup yaratacağım diye kendini parçalamıyorsun. Nasıl tarif edersin Duygu Terim öykülerini?
Üslubun zamanla değişebileceğini düşündüğümü başta belirteyim. Şimdilik, bir derdi olan, dili ve kurgusuna akıl yorulmuş olmasına rağmen sanki bir anda yazılmış izlenimi veren öyküler yazmayı deniyorum diyebilirim. Okurun anlatılan ânın içine girebilmesini önemsiyorum. İyi bir okurun, yazarın teknik ve estetik kaygısını, yazarın nasıl yazacağını bilmemesinden kaynaklanan tedirginliği hissedebileceğini düşünüyorum.
Kapanış öykünü, “Lavinia”yı konuşmak isterim. Ölmek üzere olan birinin mutluluğu bulması fakat yaşayamaması söz konusu. Bunun son öykün olması, “Ne mutlu hayat ne mutlu aşk vardır” gibi bir epilog cümlesine sürükledi beni. Aslında her şey yolunda değil gibi sanki. Böyle mi düşündürmek istedin okurunu?
Senin de atıf yaptığın Louis Aragon’un ezberlenmiş cümlesi, mutlu aşk yoktur dizesiyle yanıtlayayım. Aragon devrimci bir Fransız şair ve bu şiiri Fransa Nazi işgali altındayken yazıyor. Benim de katıldığım yoruma göre, bu şiir aslında aşkın ruhani dengesizliğini değil, toplumsal mutsuzluğun / vahşetin yaşandığı koşullarda aşkın dahi insanı mutlu edemeyeceğini anlatıyor. Burada söyleşinin başına dönmüş olduk, bireysel olan toplumsal olduğu ölçüde anlatılmaya değer.

“Lavinya” mutluluğun anlık olduğunu öyküde kullandığım gölge metaforu üzerinden anlatmaya çalıştığım bir öykü. Mutluluk da gölge gibi çerçevesi biçimi olan bir şey değil, dış koşullara –burada güneşin açısı–na göre değişir.
Sözcüğün diğer anlamıyla da Lavinya gölgesinin varlığını kabul etmiş, onun etkisine girmiş bir kadın. Vahşi, agresif, hayvani tarafının ortaya çıkmasına da izin veriyor böylece, evcilleşmekten vazgeçiyor.
Ve evet Lavinya’yla aynı fikirdeyim, hiçbir şey yolunda değil, ama olacağına dair umudum var. Kitaba adını veren cümledeki aslında sözcüğüyle de kendimizi teselli ediyor ve yola devam etme gücünü bulabiliyoruz.
Samimi cevapların için çok teşekkür ederim.
Detaylı okuman ve özenli soruların için ben teşekkür ederim.
