Yorgos Lanthimos, günümüzün öne çıkan, yeni filmleri heyecanla beklenen, “Bu sefer nasıl bir ters köşe yapacak?” sorusunu zihinlerde oluşturan yönetmenlerden bir tanesi, en azından bir kesim için. Her öne çıkan sanatçı gibi, seveni kadar sevmeyeni de olan bir yönetmen. Doğrusunu söylemek gerekirse benim kadrajımda önemli bir yer teşkil etmiyor Lanthimos; Poor Things’in (Zavallılar) son filmi olduğunu da her yerde filmle ilgili bir şeyler görmeye başlayıp “Neyin nesiymiş bu film?” diyerek internette dolaşınca fark ettim. Yakın zamanda kaybettiğim babamla yaşadığım çocukluk anılarımı, patlamış mısır ve kola eşliğinde yad etmekten büyük keyif duyduğumdan, sinemanın yollarını tekrar arşınlamaya başladım; kadrajımda yer almasa da günümüzün önemli author yönetmenlerinden Lanthimos’un Poor Things’ini de vizyondan kalkmadan izleyeyim dedim.

Film Dogtooth, The Lobster ve The Killing of a Sacred Deer’dan sonra izlediğim dördüncü Lanthimos filmi. Ezcümle, sinemasına yabancı olmadığımı söyleyeyim. Sanırım Lanthimos’u pek de içselleştirememe sebeplerimden bir tanesi de bu; zira dört filmi ayrı ayrı değerlendiğimde de ortak bir dert, taban bulmakta zorlanıyorum. Bu yazıyı okuyan Lanthimos hayranları bana kızacak, “Sen körsen, Lanthimos ne yapsın!” diyeceklerdir. Bilemiyorum, haklı olabilirler; öte yandan ben bu filmleri ortak bir paydada görebilmeyi, rahatça “Lanthimos Sineması” diyebilmeyi beceremedim. Poor Things’i de benzer şekilde, nereye koyacağımı pek de bilemeden izlediğimi söyleyebilirim. Küçükken sayısız kere izlediğim, yönetmen koltuğunda Tim Burton’ın olduğuBatman kafamda dönüp durdu film boyunca. Aslında bu söylediğim, neden “Lanthimos Sineması” kavramını kafamda oturtamadığımın bir kanıtı: Gerek anlatım tarzı gerekse odaklandığı konular açısından ben bu filmografide organik bir bağ göremiyorum. Bu anlamda, İlker Canikligil’in Lanthimos’un filmografisi üzerine görüşlerini paylaşıyorum: Çok ayrıksı bir yerden başlayıp Hollywood’a savrulan tavrında bir samimiyetsizlik var. Bu perspektiften baktığımızda Poor Things ile birlikte Lanthimos’un Hollywood’un tam göbeğine yerleştiğini, obasını –en azından şimdilik– buraya kurma kararı aldığını söylemek mümkün. Bunları olumsuz bir yandan söylemiyorum aslında; sanatçının yeni arayışlara girmesi, farklı anlatım biçimlerini paletine yedirmeye çalışması tabiidir. Sadece, filmleri arasında tematik ve estetik bir ortak nokta bulmakta zorlanıyorum. Bu haliyle, kendi içinde bütünlük arz eden bir filmografiden ziyade farklı dallardan çalan bir potpuri gibi geliyor bana. Yukarıda değindiğim samimiyetsizlik ise mesafeli olmamın bir diğer sebebi. Yine de hayran şimşeklerini üzerime çekmemek adına bunun bütünüyle benim düşüncem olduğunu peşinen tekrar söyleyeyim. Bu yazıda ayrıntılı bir analiz yapmayacağımı, roman ile film kıyaslamasına girmeyeceğimi de bilvesile belirteyim.
Belirttiğim üzere, Lanthimos benim yönetmenim değil. Söz gelimi The Killing of A Sacred Deer hemen hiç iz bırakmamış bende. Diğer ikisinden de bölük bölük parçalar var; ezcümle benim için çok kritik filmler değiller. En sonda söylemem gerekeni şimdi söyleyeyim: Poor Things’in de üzerimde büyük bir tesiri olduğunu söyleyemeyeceğim ancak küçük de olsa bir beyin jimnastiği yaptırması açısından benim için ilginç bir deneyimdi. Bir kere, sinemaya gitmeye değecek kadar görsel yönü kuvvetli bir film olduğunu söyleyebilirim (beri yandan görsel anlamda da benim üzerimde muazzam bir tesiri olmadı). Doğrusunu söylemek gerekirse, sinema hayatımda önemli bir yer tutsa da filmlerin mutlaka salonlarda ve dev perdelerde izlenmesi gerektiği görüşüne pek katılmıyorum; bazı filmler hariç. Söz gelimi Nuri Bilge Ceylan’ın bir bozkır şaheseri olan Bir Zamanlar Anadolu’da’sını dev perdede izlemek bir şanstır. Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’ini filmin ruhuna yaraşır dev bir salonda ve perdede görebilmeyi çok isterdim. Van Gogh’un hayatını, onun fırça darbeleriyle anlatan Loving Vincent’ı sinema salonunda izlemenin tadı muhakkak ki bir başkadır. Meşhur bir söze değinmeden geçmeyelim: Medium is the message. Sinema salonu filme odaklanmayı, dolayısıyla ona hak ettiği değeri vermeyi zorlayan bir ortam. Yine de ben, bugünün koşullarında seyir deneyiminin bu şekilde yaşanmasının çok da elzem olmadığını düşünüyorum. Bazı filmleri bu formatta izlemek bir şanstır ancak izlenememesi de muazzam bir kayıp değildir.
Lanthimos’un Poor Things’i, sinema salonunun yollarını arşınlamaya değecek görselliğe sahip bir film. Odağımı kaybetmeden filmi izleyebilmemi de biraz ortama (medium) borçlu olduğumu söyleyebilirim. Salonda izlemesem, ilk andan itibaren beni pek de etkilemeyen filmi, sonuna kadar izleme sabrını gösteremezdim. Şunu da belirtmem gerekiyor: Sinema yollarını arşınlamaya değecek bir görselliğe sahip olsa da ben, gerçeklik duygusundan yoksun bir film olduğu kanaatindeyim: Film, kendi gerçekliğini, kendi dünyasını yaratamıyor; en azından beni inandırmayı başaramadığını söylemeliyim. Anlatılması, aktarılması güç bir yapaylık olduğunu düşünüyorum filmde. Sanki kendi gerçekliğinde değil de kendi gerçekliğinin parodisinde geçen tuhaf bir havası var filmin. Bunun en önemli sebebi, Lanthimos’un o ayrıksılığının bütünüyle ana akım kokan bir yere evrilmesi sanırım. Bir yergi olarak söylemiyorum bunu fakat samimiyetsizliğin bir göstergesi olduğu açık.

Film boyunca kafamda iki kitap dönüp durdu. İlkini bulmak pek de zor değil: Mary Shelley’nin Frankenstein’ı insanın tanrı kompleksini merkezine alan, zamanla bir atıf klasiği haline gelen romanının Poor Things üzerinde de önemli bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Bu kompleks, filmin tabiri caizse ilk katmanını oluşturuyor. Kendisi de babasının olağanüstü deneylerinin kobayı olmuş Godwin Baxter, intihar eden hamile bir kadının kafatasına, fetüsün beynini yerleştirir. Film, Bella Bexter isimli bu karakterin gelişimini merkezine alır. Babasının ismini kısaltıp ona “God” diye hitap eden Bella, bu yönüyle, ilginç bir Frankenstein’dır; zira kendi yavrusunun beynini taşıyan bir annedir. İlginç bir perspektif sunar bu; Bella, bir anlamda kendini doğurmuştur. Bu, filme bir psikolojik derinlik katar (yine de bunun çok büyük bir derinlik olduğunu düşünmediğimi de belirteyim). Klinik Psikolog Şule Öncü, Hepimiz Narsistiz kitabının “Üç Kez Doğmak” başlıklı bölümünde insanın olgunlaşma aşamalarından bahseder. Öncü, biyolojik doğumun yanına, bebeğin aileden farklılaştığı 18-36 ay arasını kapsayan ruhsal doğumu ve 11-25 yaş arasına yayılan, bir anlamda aileden kopuş anlamına gelen sosyal doğumu koyar. Kendi bebeğinin beynini taşıyarak tüm bu aşamaları yaşamış bedeninde bir kez daha doğan Bella, filmin ilerleyen dakikalarında ruhsal ve sosyal doğumlarını da tekrar yaşayıp bir dünya rekoruna imza atacaktır! Bu matruşka durum, filme tamamen Freudyen bir açıdan bakabilmeyi, bu alanda durmaksızın kalem sallamayı mümkün kılar. Bella’nın beden yaşıyla zeka yaşı birbirini tutmaz ancak bu bir zeka geriliğinden kaynaklı değildir. Yaşlar tutmaz zira Bella’nın bebek beyni, henüz beden beyniyle aynı seviyede değildir; zaman içerisinde bu fark kapanacaktır. Dr. Godwin, Bella üzerinde oldukça ilginç bir deney yapmaktadır: Onun üzerinde bir tahakküm kurma, onun “yaratıcısı” olduğunu sürekli vurgulama derdinde değildir. Bella, bahçesinde pek çok sayıda bulunan hilkat garibesinin ya da kobayın başka bir versiyonudur. Godwin, onu bir kul gibi değil de daha ziyade kızı gibi sever. Evindeki diğer kobaylardan edindiği birikimle Bella’yı ortaya koyabilmiştir, bir anlamda Magnum Opus’unun oluşumuna tanıklık eder. Bu gelişim sürecini, yetişkin bedenindeki çocuğun ruhsal ve sosyal doğumlarını izleyebilmeyi, bir bilim insanının sonsuz ve nesnel merakıyla takip eder. Nitekim Bella çekip gitmek, başka sulara yelken açmak istediğinde de öyle uzun uzadıya bir itirazı olmaz; bunu Bella’nın zihinsel gelişiminin, yeni hayatının sosyal doğumunun başlangıcı olarak görür, suyun akıp yolunu nasıl bulacağını uzaktan izlemeye başlar. Godwin, “Herkes doğar, büyür, uçar, gider” diyen bir baba merhametiyle Bella’yı takip eder. Onun uçuşunun nasıl olacağı, esas odak noktasıdır. Bu anlamda Poor Things feminist bir Frankenstein uyarlaması gibidir zira filmin ilerleyen kısımlarında da göreceğimiz üzere Bella bir retarde esir değildir. Belki God’ın da ona tanıdığı özgürlük, God’ın onun tercihlerine saygılı bir baba olması sayesinde en küçük zamanlarında bile büyüklerin ilgisini çekmeyi ve kendinde tutmayı başarır. Nitekim ona seksi öğreten Duncan bile Bella’nın ayakları yere basan ve ilk bakışta epeyce hodbin duran güçlü kişiliği karşısında ezilir gider.

Filmi uzunca bir süre modern ve tamamen feminist olmasa da o yana göz kırpan bir Frankenstein uyarlaması olarak izlediğimi söyleyebilirim. Öte yandan –görece– uzun filmi izlerken damağımda bir türlü tanımlayamadığım, hatırlamama rağmen peşine düştüğümde hızlıca kaybolan bir tat daha vardı. Bu bulutsu tadın ne olduğunu, filmin bana neler anımsattığını kafamda epeyce evirip çevirdim; filmin sonlarına doğru Poor Things’in ikincil lezzetinin ne olduğunu oturtabildim. Bundan iki üç sene evvel okuduğum bir romanın merkezi, Poor Things’te de kendine yer buluyordu: Algernon’a Çiçekler. Daniel Keyes’in bu ilginç, bir o kadar da etkileyici, irade kavramını sorgulatan romanıyla, Beliz Güçbilmez’in atölyelerinde tanışmıştım. İtiraf etmeliyim ki Güçbilmez bu denli üzerinde durmasa, kadrajıma girecek bir roman değildi ve okumasaydım hafızamda yer edecek, “Bir ara dönüp tekrar okumalıyım!” hissini yaşatacak şahane bir kitaptan mahrum kalacaktım. Algernon’a Çiçekler zeka geriliğinden mustarip Charlie üzerinde yapılan bir deneyi merkezine taşır, buradan yola çıkarak “irade” kavramını sorgulayan bir noktaya evrilir. Üzerinde yapılan deney sayesinde Charlie, zeka geriliğinden kurtulmakla kalmaz, IQ’su kimsenin kavrayamayacağı bir noktaya evrilir. Biz Charlie’nin zekasındaki bu yükselmeyi ve tekrar geriye dönüşü izler, onun perspektifinden bakarak irade kavramı üzerine düşünmeye başlarız. Poor Things’te de benzer bir noktaya geldiğimizi söyleyebilirim.
Bella, Godwin’in evinde mutlu mesut, dertlerden azade bir şekilde yaşamaktadır, güvendedir ve huzurludur, aynı ana rahmindeki gibi… Doğur(a)madığı fetüsün rahimdeki mutluluğu Bella’nın hayatına da sızar. Buna rağmen Bella, ilk andan itibaren güven vermeyen –ki filmin ilerleyen kısımlarında bu şüphelerimizde haklı çıkarız– Duncan’ın peşinden maceradan maceraya sürüklenmeye karar verir. Godwin, öğrencisi Max’in Bella’ya olan meylini görmüş ve onunla evlenmesini teklif etmiştir. Zeka yaşı vücudunun henüz çok gerisinde olan Bella’nın da buna bir itirazı olmamıştır. Ne var ki karizmatik Duncan ve onun vaatleri, çocuk heyecanıyla yaşayan Bella’nın aklını çeler ve film boyunca biz bu ikilinin maceralarını izleriz. Kadınları kullan-at mendil olarak gören, bu nedenle de Bella’yı hiç ciddiye almayan Duncan, nasıl çetin bir cevize çarptığını zaman içerisinde görür: Arkasında sağlam duran bir babayla büyüyen Bella, zekası vücut yaşına yaklaştıkça kendine güvenen, isteklerini rahatça dile getiren ve bunların arkasında durmakta beis görmeyen güçlü bir kadına dönüşür. Bu, Duncan’ın alışık olmadığı bir şeydir. Bella kullanılan biri değildir; iradesi olan, kendi isteklerini yaşayan bir kadındır. Filmin sonunda, aslında Godwin’in en başta gerçekleşmesini istediği şey gerçekleşir: Bella eve döner ve Max ile bir aile kurar. Bu perspektiften baktığımızda film, geniş bir daire çizerek başladığı yere döner… mi acaba?
Sadece olaylar açısından baktığımızda sorunun yanıtı basittir: Evet! Film, yaklaşık iki buçuk saate yayılan ve bizi uzun bir seyahate çıkartan bir daire çizdikten sonra tam da başladığı yere, başladığı niyete döner. Öte yandan Bella’nın dönüşünde küçük ancak çok önemli bir gizem vardır: İrade! Godwin ölüm döşeğindeyken, Bella eve geri dönerek vücut yaşı zeka yaşıyla tutarlı değilken kendisi hakkında verilen; herhangi bir arşivi, hayat deneyimi olmadığı için öylecene kabullendiği kararı bu kez tüm bunlara sahipken alır: Farklı deneyimler yaşamıştır, farklı erkeklerle birlikte olmuş, dünyanın farklı yerlerini görmüş, farklı insanlarla iletişim kurma şansına sahip olmuştur. Tüm bu deneyimler, ona bir hayat arşivi verir. Tam da bu arşiv nedeniyle Bella’nın ikinci kararının farklı bir anlamı vardır: Bu, artık bir kabulleniş değil bir tercihtir. Bella, God’ın ona emrettiği şeyi öylecene kabul eden biri olmaktan çıkmış, hayatın ona sunduklarını arşivinde tuttukları ile karşılaştırarak kararlar alabilen birine dönüşmüştür. İlk kararda örtük bir tevekkül varken ikincisinde konsantre bir irade vardır.
Bu kısa analize rağmen filmin farklı katmanlardan müteşekkil bir yapı kurduğunu, anlatının biçimle, etle tırnak gibi birbirine bağlanarak ayrılmaz bir bütün haline geldiğini söyleyemiyorum. Seyir zevki olarak ilginç bir deneyim sunsa da aynı konuya farklı perspektiflerden bakmayı sağlayan bir derinliği, en azından ben bulamadım. Amiyane tabirle, çikolata sosuna bulanmış brokoli yediğimi hissettim film boyunca: Masalsı bir tonda tınlayan biçimin içeriğin acımtırak yanını gizlemek için seçilmiş bir kıyafet olduğu duygusu, film boyu peşimi bırakmadı. Şunu unutmamak lazım: Sinema, ticari yanı belki de en kuvvetli olan sanat; sadece gelir anlamında değil, gider anlamında da yükü oldukça yüksek. Ciddi masraflara katlanılan, bu anlamda bir yatırım gözüyle bakılabilecek bir yanı var çekilen tüm filmlerin. Tam da bu sebeple, sinemanın endüstriyel yanının en uç örneği olan Hollywood, güvenli alanda kalmaya, yatırımlarını fazla risk gerektirmeyecek alanlara yapmaya çalışıyor. Biraz olsun derinlik algısı oluşturacak bir yan varsa da bunu olabilecek en tatlı çikolata sosuna bulamayı tercih ediyor; zira bu, çok daha kolay bir lezzet… Brokolinin lezzetini alabilmek, onu doğru yere oturtabilmek için bir damak arşivi gerekirken, endüstriyel bir çikolata hızlı bir şekilde mutluluk hormonlarımızı salgılatmaya başlar. Hollywood, eser miktarda brokoli kullanacaksa endüstriyel çikolata sosunu nazarı dikkati celp edecek kadar koyar, koymak zorundadır. Authorler bile bir noktada, adı net konulmamış bu kadim kurala biat eder, onu örtük bir tevekkülle kabullenirler. Lanthimos gibi rüştünü ispat ederek Hollywood’a gelen authorler içinse bu artık örtük bir tevekkül değil, konsantre bir iradedir.
Lanthimos, Hollywood’da devam ettirdiği author yaşantısına Poor Things ile birlikte farklı bir yön verdi; sanırım artık Hollywood’un tam kalbinde yaşayan bir author olduğunu söylemek mümkün. Bunu bir yergi olarak söylemesem de Canikligil’in samimiyetsizlik iddialarına katıldığımı da belirtmeden geçemiyorum. İzlediğim Lanthimos filmlerini kafamda sıraladığımda belirli bir bakıştan ziyade ilginç bir kayış görüyorum: Çok ayrıksı bir yerden başlayan yolculuk, ana akım sinemanın merkezine doğru emin adımlarla ilerliyor. Bundan sonraki hamlelerde bu meylin sonuçlarının nereye gideceğini, daha ne kadar çikolata soslu brokoli tüketeceğimizi beraberce göreceğiz.
Deniz Kıral
