Halil Yörükoğlu, ilk kitabı “Kaçış Rampası”yla tanıştığım, öykü dilini çok sevdiğim ve kendi yazma sürecimde de hayranlıkla takip ettiğim çağdaş yazarlarımızdan biri. İkinci kitabı “Keşke Yüzüme Baksanız”dan kısa bir süre sonra, bambaşka bir coğrafyada geçen öykülerin yer aldığı, İletişim Yayınları etiketiyle çıkan üçüncü kitabı “Şu An Saat Kaç?” Mart 2024 itibariyle kitap raflarında yerini aldı. Yazmanın ve okumanın kıymetini, saatin çok farklı olduğu, zamanın bizden çok uzakta aktığı bir yerde, bir göçmen, kendi tabiriyle “göçer” olarak sürdürdüğü için teşekkür ediyorum. Nihayetinde edebiyat “İyi gelecek şeyler listesi”nde her zaman ilk sırada.
Nuray Elçin

Sevgili Halil, Kaçış Rampası’yla başladığın yolculuğun üçüncü durağı için tebrik ederek başlamak istiyorum. Kırmızı Işık Günlükleri adını verdiğin blog sayfanda, bu öykülerin geleceğine dair izler vardı. Bu durumda öykülerin başlangıç noktası kırmızı ışıklar diyebilir miyiz? Dosyanın oluşma sürecinden bahseder misin?
Teşekkür ederim.
Diyebiliriz ama eksik kalır. Bir süreçten ziyade zaten aklımda ve ruhumda bu düşüncelerle geziyordum. Blogdaki gibi denemeler cesaretimi arttırdı diyebilirim ama temelde çıkış noktam Amerika’da yaşayan bir göçmenin başına gelenler ya da gelebilecek olan hallerdi. Günlük hayat telaşı, maddi meseleler, işler, uğraşlar ve gurbetin insanda bıraktığı olumlu olumsuz etkiler ruh halimi, haliyle de dosyayı şekillendirdi. Aklım ve kalbim bir konu etrafında yoğunlaşınca, bu isteyerek ya da istemeden kendi edebiyat anlayışıma uygun metinleri beraberinde getirdi.
Kitabın göç ve göçmenlik üzerine on sekiz kısa öyküden oluşuyor. Öykülerde, dramatize etmeden, okuru yormadan geçen tatlı bir duygusal aktarım var. Bu kısım kitabın en sevdiğim yanı olduğu ve öykü yazarken ya da okurken çok önemsediğim bir yazı tarzı olduğu için bunu nasıl başardığını sormak istiyorum.
Bunu başarıyorsam ne mutlu. Nasıl başardığımı bilmiyorum. Temelde bizi frenleyen şey, bir duygu ile prim yapmak meselesi. Kaba tabirle bunun kanırtılması ya da kanırtılmaması. Ayrım bu sanki ama daha da büyük ayrım bence yazarken okuru düşünmemek. O zaman işler kolaylaşıyor. Bunların yanında bir okur olarak bir metnin arabeskleşmesini sevmiyorum. Ona dikkat ediyorum diyebilirim. Ama bu benim düşüncem. Belki de birileri için ben de arabesk yazıyor, okuru duygular ile etkiliyorumdur. Bilmiyorum. Bu da tartışmaya açık ve kıymetli bir konu.

Daha önceki söyleşilerinden birinde “Yeteri kadar ses var dünyada, biraz da biz gürültü çıkarmayalım” diye bir cümlene rastlamıştım. Öykülerin yine bu gürültünün uzağında, sessiz, sakin, akıcı aynı zamanda etkili bir anlatımla ilerliyor. Sait Faik yalınlığı, içtenliği ve onun gibi yoğun bir gözleme yaslıyor sırtını her biri. Sıradan bir anın öyküye evrilme süreci nasıl oluşuyor senin için?
Kendimi tekrar etmiş olacağım ama basit aslında. Herkes gibiyim. Duyarım, izlerim, dinlerim ve okurum. Bunlar birinden ya da bir filmden olur hiç fark etmez. Sonra bu eylemlerin sonucunda kafamda bir cümle mevcut dertlerimden biriyle örtüşür. Sonra ilk ve son cümleyi bulurum ve yazarım. Bunu da yapabildiğim ölçüde sade ve ritmik yapmaya çalışırım. Kimi yazdıysam o benim üslubumca kendisi olsun diye de gayret ederim.

Öykü karakterlerinin yeni bir yere alışma, uyum sağlama, eski olanın yoksunluğunu çekme aynı zamanda yoğun bir özlem duygusuyla baş etmek için tutundukları küçük şeyler öykülerinde ön planda. Dertlerine mutlaka bir çare buluyorsun, hiç olmadı bir Güvercin’e umut yüklüyorsun. Öykü karakterlerine hangi noktaya kadar kıyamıyorsun?
Kıyamamak değil de aslında şöyle bir şey düşündüğüm oluyor. Bir umut olsun. Ya da bir çıkış kapısı. Ya da hiçbiri olmasın. Hoş bu da zamanla değişiyor. Tutarlı bir ruh halim yok bu konuda. Eskiden birden bitirmeyi severdim. Belirsiz bir şekilde. Bir ara sert olsun dedim yine kendimce bir sertlik. Sonra belki büyüdükçe bir cümle edelim bu hayata dediğim de oldu. Neticede kişisel gelişim kitabı değil bunlar. Edebiyata hayatın ta kendisi dahil. Sertlik, çirkinlik, güzellik, umut estetik… Öyküdeki durum ya da olay nasıl gelişiyorsa öyle de bitiyor ya da yarım kalıyor hayat gibi. Bazen ölümle, bazen ağlayarak, bazen terk edilerek, bazen çocukça sevinerek, bazen de memleketi özleyerek devam ediyor karakterler.
Yaşadığın coğrafyadaki gözlemlerini öyküye dönüştürmek belki yazar olarak seni zorlayan bir durum olmadı ama bu öyküleri başka bir coğrafyadaki okurlara sunmak büyük cesaret, bunun için seni ayrıca tebrik ediyorum. Ben öyküleri okurken mekanlar ve bazı alışkanlıklar dışında kendime çok yakın hissettim, bende bıraktığı etkiyi sevdim. Bu duygu geçişleri üzerine ayrıca düşündün mü? Tedirgin olduğun zamanlar oldu mu?
Oldu. Altı senedir Amerika’da yaşıyorum. Burada yaşayıp kendi dilimde, kendi dilimi bilen insanlara, kendi edebiyatımızı yapmaya çabalıyorum. Ama buradaki durumları, olayları, insanları, yazma isteğimi de es geçmek istemedim. Öykülerin coğrafyası, detayları değişti ama belki de dile ve anlatıma dayalı bir edebiyat anlayışım olduğundan buna cesaret edebildim, bilmiyorum. Ama yapacak bir şey yok. Birilerine bu kitapta olanlar çok anlamsız, çok basit gelebilir. Ben kendi ufak dünyamda yepyeni bir coğrafyada yaşanılan ya da yaşanılma ihtimali olan durumları ve olayları öyküleştirmeyi kıymetli buluyorum. Okuyanlar belki gündelik detaylardan etkilenmeyebilir ama bazı başlıklarda buluşmamız da zor değil. Bir kongre salonu baskını ya da Boston Cream Donut okuyanın ilgisini çekmeyebilir belki ama göçmenlik, gurbet kavramları illa ilgisini çeker. Çünkü bütün dünya bu kavramlarla uzun zamandır yakinen alakadar. O yüzden cesaret etmem zor olmadı.

Edebiyatta özgünlük sürekli gündemde olan bir konu. Yazarların hem kendi tarzlarını oluşturmaları hem de sürekli olarak kendilerini yenilemeleri, tekrara düşmemeleri çokça tartışılıyor. İlk kitabından son kitabına, yazdığın öykülere baktığında kendini nerede konumlandırıyorsun?
Bir üslup bulmaya çalışıyorum. Önceliğim bu. Ama kendimce ufak değişimlere girdim galiba. Kaçış Rampası daha çok kesitlerden oluşan öykülerdendi. Keşke Yüzüme Baksanız karakterleri biraz daha anlattığım öykülerden oluştu. Şu An Saat Kaç? yukarıda bahsettiğim gibi tamamen başka bir coğrafyada geçen öyküler. Bunda değişim böyle oldu. Tabii bunları yine kendi üslubumla yapmaya çalışıyorum. Burada yapabildiğim ve değişimin oranı da tartışılır. Kendimi bir yerde konumlandıramam. Türkçeyi biliyorum diyebilirim.
Sosyal medya edebiyat, okurlar ve yazarlar için geniş bir alan oluşturdu. Senin bu alana bakış açın nasıl? Neresinde ne kadar varsın ya da olmak istiyorsun?
Sosyal medya kendimizi ifade etmek için önemli bir alan. Benim bakışım bize kafayı yedirtmeyecek şekilde kullanılması. Kendi adıma bu böyle. İnsanlar nasıl kullanır bilemem. Ben biraz edebiyata eski ve romantik bir yerden bakıyorum. Edebiyat ve yazma eylemi bir duruş, bir sakinlik içinde olmalı gibi geliyor. O yüzden sosyal medyada saçmalamak, reklamcı gibi davranmak pek hoşuma gitmiyor. Ama konudan bağımsız şöyle bir düşüncem var. Kesinlikle kitabın ya da insanın sürecini doğru gösteren bir yer değil. İstersen doğru hamle ve etkileşimle “Pekâlâ gündemdeyim” zannedebilirsin ama bir bakmışsın hâlâ aynı yerdesin. Eğlenceli, motive edici ama nadiren gerçek olan bir yer.
Son soru: Bütün öykülerin silinecek, sadece bir tanesi kalacak deseler, hangisi kalsın isterdin?
Silseler de benzerlerini yazabilirim galiba. En azından şu anki cevabım ikinci kitaptaki “Erkek Çocuk Cabbar Olur” olacak. O öyküyü yazdığım için iyi hissediyorum.
