3.Nisan.2024

Melih Cevdet’in kavgacılığı malum. Oktay Rifat’la bir olup Ataç’ı hırpalamalarını yazmıştım daha önce, şu meşhur Oktay Cevdet vakasını (Bknz: Dünlük 75). Çetin Altan’la kapışmalarını da biliyoruz. Bayanlar baylar, bu sefer kuvveden fiile çıkaramadığı bir dayak tasarısıyla işte karşımızda, bir kez daha Melih Cevdet!

Üstadın hayattayken yayımlanan son kitabı Felsefesiz Yaşamak’ta yer alan bir yazısında rastladım. “Bundan yirmi yıl önce bir uluslararası şiir toplantısı dolayısıyla Bosna’ya çağrılı olarak gitmiştim” diye başlıyor hikâye. Demek ki yıl 1974. Toplantı için gelen şairlerden biriyle, Arap şair Al-Bayati’le birlikte yemeğe çıkar Melih Cevdet. Bir mekânı gözlerine kestirip içeri dalar ikili. Garson pardösülerini alır. Fakat mekânı sevimsiz bulurlar. Oturmalarıyla kalkmaları bir olur. Çıkarken pardösülerini tutan garsona birkaç bozukluk bırakır Al-Bayati. Ayrıntılara gerek yok belki ama ilginç bir sahne hakikaten: Garson avcundaki paralara bakar, yere atar hepsini. “Hakarete uğramıştık” diyor Melih Cevdet. Dışarı çıkıp biraz yürüdükten sonra durur, şair dostuna dönerek, “Gidip şu herifi dövelim, öyle ayrılalım buradan” der. Bir tekliftir bu. Garson dövme teklifi. Al-Bayati de “OK” der. Fakat bir an sonra arka cebinden bir bıçak çıkarır. Bunun üzerine, Melih Cevdet’in gözlerinin önüne ertesi günkü Bosna gazetelerinin olası manşetleri gelir: “Arap şairi ile Türk şairi garsonu bıçakladılar.”

Yine Melih Cevdet’in önerisiyle garsonu dövmekten cayarlar. İki şair tıpış tıpış dönerler otellerine.

5.Nisan.2024

Güzel haber tam da bayram tatili için memlekete doğru yola çıkmak üzereyken geldi. Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler ve bendeniz, 8. Vedat Günyol Deneme Ödülü’ne değer görülmüşüz. Doğrusu, beni tanıyanlar bilir, sevinmeyi beceremem pek. Yine öyle oldu. Haberi alınca katılaştım sanki. Sevindim tabii ama coşkuya kaptıramıyorum kendimi sevinçler karşısında. Nedendir bilmem ama hep böyle oldu bu.

Dört yıl önce aynı ödüle “Sonra Hayat” adlı dosyamla katıldığımda Genç Denemeci Ödülü’ne değer görmüşlerdi. Demek ki kesin olan bir şey var: Yaşlanmışım. Yaşlandığımı tescil eden Seçici Kurul üyelerine teessüf ederim… Latifesi bir yana, ödülün sürmesini sağlayan, emeği geçen herkese bin teşekkür!

Yalan yok, adımın Vedat Günyol’la birlikte anılmasından gurur duyuyorum. Geçenlerde bir söyleşisinde, Thomas Mann’ın sözünden mülhem şöyle demişti Enis Batur: “Ara sıra alkış vitamini almak insanı yaptığı işlerde daha kutlu kılıyor.” Gerçekten de öyle. Belki de zavallıca bir onaylanma arzusudur ödüllere talip olmak. Fakat şurası gerçek ki insana iyi geliyor. Bir şeyler yaptım galiba duygusu kime iyi gelmez ki!

Vedat Günyol

Benim deneme yazarlığımda bu ödülün değeri ve yeri paha biçilmez. Ama sadece benimle ilgili değil sevincim ve umudum. Malumunuz, ülkemizde öykü ve şiir çok yazılır, az okunur. Denemeye gelince daha da beter: Deneme hem az okunuyor hem de az yazılıyor. Vedat Günyol Deneme Ödülü üstadın adını yaşatmakla kalmıyor, yeni deneme yazarlarını da yüreklendiriyor. Çok değerli bir çaba bu.

Cemal Süreya 99 Yüz kitabında şöyle diyor Vedat Günyol için: “İçindeki aydınlığı karşısındakine yalnız yansıtmakla kalmaz, kendininkinin bir eşini de hemen yaratır onda.”

Vedat Günyol Deneme Ödülü’nün sürmesi için emek verenler biraz da bunu yapıyor aslında: Aydınlığı çoğaltıyorlar.

14.Nisan.2024

Vedalaşırken gözleri dolanlar, kavuşunca yüzlerinin her yeriyle gülümseyenler, içi burkulanlar (semptomlar: boğazda yanma, burun direğinin sızlaması, gözlerde bir damla yaş: pıt!), içi içine sığmayanlar, askerler, üniversite öğrencileri, gençler yaşlılar, doğdukları yerde doyamayanlar, gurbeti alışkanlık haline getirenler, hep tekli koltukta gidenler, yanındakiyle sohbet etmek için fırsat kollayanlar, suratsızlar, güleçler, hiç gülmeyenler, verilen her ikramı reddedenler, yola çıkarken yanına meyve alanlar, her molayı sabırsızlıkla bekleyen sigara tiryakileri, telefon konuşmalarını bütün otobüs halkına dinletenler, ağlayan bebekler, gülen çocuklar ve meraklı amcalar, dinlenme tesislerindeki pis tuvaletlerin ve zift gibi çayların müdavimi olanlar…

Biz her uzun tatilde, bayramlarda, yazın kışın ve baharlarda garları, otogarları ve havalimanlarını dolduranlar… Dünyanın en büyük ve tuhaf milleti biziz. Parti kurup seçimlere girsek iktidara geliriz. Partimizin logosu da birbirine el sallayan iki kol olur. Başka ne olacaktı?

15.Nisan.2024

Sosyal medyada rastladım, bir nevi okur eğlencesi. En sevdiğiniz kitap adları nedir diye soruluyordu. Doğrusu zor bir seçim. Tek bir tane belirlemek güç.

Barış Bıçakçı’nın bazı kitap adlarından, diyelim Baharda Yine Geliriz’den, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den, hele Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’den vazgeçmek zor. Fakat illa bir tane seçilecekse favorim yıllardır değişmez: Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum. Özgürlüğü çağrıştırmıyor mu? Adam Yayınlarından çıkan bu mavi kapaklı kitap İlhan Berk’in en sevdiğim kitabıdır hâlâ. Zaman aşımına uğramıştır umarım: Yıllar önce kurum kütüphanesinden (ç)almıştım bendeki bu ilk baskıyı.

İlhan Berk

Bir alıntı girelim buraya, diyor içimdeki editör:

“Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.”

16.Nisan.2024

Birkaç gün önce dünyanın en büyük milletinin kimler olduğunu dair atıp tutmuştum. Halt etmişim. Dünyanın en büyük milleti, ezel ebet bellidir: Göçmenler.

Soğuk devlet diliyle söylersek yasadışı göçmenler, düzensiz göçmenler, kaçak göçmenler, sığınmacılar… Daha genel anlamıyla, bir çatı kavram olarak göçmenler, sürgünler… Dünyanın en büyük milleti onlardır, yani biziz. Velibor Çoliç’in Sürgün Rehberi romanını okuyunca dank etti kafama. Hatamı o zaman anladım. Fragmantal bir yapısı olan bu metin, klasik roman kalıplarına uymuyor pek. Yazarın sürgünlüğünü, göçmenliğini, Bosna’yı, savaşı anlatıyor. Muzip bir dili var Çoliç’in. Beklenmedik yerlerde acı acı gülümsetiyor. Basit ayrıntılarının arasından çiçekli bir diken çıkıyor birden. Söz gelimi, anlatıcı bir kadına rastlıyor parkın birinde, sarışın bir kız, onu güzel güzel anlatırken birden şöyle bir şey söyleyiveriyor: “Özenle örülmüş –her parmağı başka bir canlı renkteki– küçük eldivenleri, Afrika’da bir diktatörlüğün bayrağı gibi.” (s.152)

Yugoslavya’da iç savaş sürerken yurdunu terk edip Fransa’ya gelen Velibor Çoliç, bütün bu süreci, göçmenliğin iç sızlatan dramını çok güzel anlatmış. Dediğim gibi, ironiyi eksik etmediği için anlattığı acılar da kanırtmıyor. Böylesi daha iyi zaten. Ağlarken net göremeyiz çünkü.

Fransa’ya geldikten sonra Fransızca öğrenmeye başlıyor anlatıcı. Sinir oluyor bu dile. Agota Kristof’un Okumaz Yazmaz kitabında dediği gibi, bir “düşman dil” çünkü bu. Fakat pes etmiyor. Karakterin 1992-2000 yıllarındaki günlüğü gibi de okunabilir bu metin. Adı üstünde bir sürgün rehberi gibi de okunabilir. Anlatıcının yazarın kendisi olduğu aşikâr: Demek ki pes etmemiş, sökmüş Fransızcayı. Bir sürgün dilde (ya da düşman dil’de) edebiyat yapmak kolay iş değil. Hoş, insanın bir sürgün dilde edebiyat yapmak zorunda kalması için sürgün ya da mülteci olmasına da lüzum yok. Kendi topraklarında, kendi vatanında doğup yaşadığı halde bunu yaşayan onlarca yazar var. (Burada hepimiz durup aynaya bakalım.)

Suat Başar Çağlan’ın Fransızca aslından yaptığı çeviriyle Livera Yayınevinden çıktı Sürgün Rehberi. Bir sürgünün, bir yalnızın, bir yazarın sekiz yıllık günlüğünü sakin bir anlatımla, yer yer muzip, şiirsel ve ironik bir dille okumak isteyenler için yerinde bir okuma tercihi olacaktır.

17.Nisan.2024

Cevabı olmayan sorular

Eskimiş duyguların hesabını kime soracağız?

Biten arkadaşlıkların, açılan mesafelerin, eskisi gibi olmayan dostlukların faturasını kime keseceğiz?

Gökyüzüne bakmak içimizden gelmiyorsa kuşlar mı suçlu?

Gidersen yıkılır bu kent’teki kuşlara ne oldu? Öldüler mi, gittiler mi yoksa sığınacak yerleri mi kalmadı?

18.Nisan.2024

Wim Wenders’in Mükemmel Günler’ini (Perfect Days, 2023) izledim. Altyazı dergisinde Engin Ertan’la yaptıkları söyleşide yönetmen, Koji Yakusho’nun can verdiği Hirayama karakteri için “Minimal ama mutlu bir hayatı var” diyor. Oysa ben, başından sonuna kadar içimde hiç susmayan bir cümleyle izledim filmi: İnsan bu kadar yalnız olmamalı.

Onur Çalı