Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın ikinci bölümü yayında!

Gözlerim etrafta bir iğde ağacı aradı. Yakınlarda görünmüyordu. Kalkıp sokağa baktım. Karşı apartmanın bahçesinde bir çam, çalılıklar, yol kenarlarında birkaç çiçeğini dökmüş badem ağacı, ötedeki apartmanların önlerinde birkaç cılız leylak… Bizim sokağın adı 560. sokak olmadan ve buraya özgü tuğladan evler yıkılıp yerine apartmanlar yapılmadan önce Kesik Sokağı’ydı. Çünkü komşu kasabada büyük bir gümbürtüyle denize dökülen Kesiksu Deresi’nin bir kolu da buradan, bizim sokağın hemen arkasından geçiyordu. İğdelerinin kokusunu üzerimize salan üst sokağın adı ise Sıraiğdeli’ydi. Sıraiğdeli’yi ortadan bölen ve havadan bakılsa bir artı çizen sokağın adı ise Tatlıçeşme Sokağı’ydı. Sokaktaki eski çeşmenin suyunun çok güzel olduğu, kadınların su doldurmak için ellerinde bidonlarla sıraya girdiği, mahallede bir sürü aşkın o çeşme başında doğduğu ve bir sürü evliliğin de o çeşme başında doğan aşklar yüzünden bittiği söylenirdi. Artık ne iğdeler ne Kesiksu Deresi ne de eski çeşmeden akan tatlı su vardı. Gözlerimi kapadım. Küçüklüğümde sesini duyarak uyumaya alıştığım derenin uğultusunu duymaya çalıştım. Belki o da babamın kirpikleri gibi şu koca apartmanların, yolların altından sessizce akmaya devam ediyor, kendine döküleceği bir deniz arıyordu. Boynuma sarılan yaşlı teyze elinde pide dolu bir tabakla dışarı çıktı. “Zeynep, gızanım, sen de ye biraz. Güçten düşersin, hadi bakem” dedi. Dizlerini ovuşturarak yanıma oturdu. Anlamıştı. “Sen beni çıkaramadın değil mi?” Sonra bütün hayatını, şimdi anlatmazsa ölüverecekmiş gibi bir telaşla bir çırpıda anlattı. Babaannemle abla kardeş gibiymişler. Adı Hatice’ymiş. Kalça çıkığından çok çekmiş, ameliyatlar, tedaviler. Yine de sakat kalmış. Yıllarca annesiyle köyde yaşamış ama artık tek başına orada yaşamak zor gelmiş. Köyde de kimseler kalmamış zaten. O da kalkıp yine doğduğu, çocukluğunun geçtiği baba evine gelip yerleşmiş. Buralarda kalan birkaç müstakil evden biriymiş onlarınki. Artık o ölünce ne yaparlarsa yapsınlarmış. Yaşarken kimseye satmazmış. Yüzü hâlâ tanıdık değildi ama konuştukça onunla ilgili bir şeyleri hatırlamaya başladım. Babaannem hiç evlenmediğini, bu yüzden içten içe kendisini kıskandığını anlatır, nazarına gelmemem için o gittiğinde başımda okur üflerdi. Aksak yürüyüşü, babaannemle pencerenin önündeki sedire oturup fısır fısır konuşmaları, annemi çekiştirmeleri yavaş yavaş gözümün önünde belirdi. “Ama ben senin küçüklüğünü bilirim” dedi birden canlanarak. Yolda görse tanımazmış tabii. “Sen erkek çocuğu gibi giyinirdin küçükken. Saçlarını hiç uzatmazdın. Oğlanlarla top oynardın. Hatırlıyor musun?” dedi gülerek. Başımı salladım. “Anan korkardı böyle erkek gibi kalacaksın diye, ama bak maşallah, su gibi olmuşsun.” Gülümsedim. Sonra bir sessizlik oldu. Biliyordum, konuşma sırasının bende olduğunu düşünüyor, neden evlenmediğimi, ne iş yaptığımı, nerede oturduğumu, bundan sonra annemin yanına yerleşmeye niyetim olup olmadığını, oteli satıp satmayacağımızı, dükkânların, karşıdaki dairenin ne olacağını, her şeyi anlatmamı bekliyordu. Beni konuşturamayacağını anlayınca canı sıkılmış, dudakları daha da büzülmüştü. “Yaa!” dedi “Ne günlerdi.” Bir ümit, biraz daha bekledi. Hava esmeye başlamıştı. Sonunda “Serin oldu. Ben gireyim artık” diye mırıldandı. Şimdilik pes etmişti ama kolay kolay peşimi bırakmayacağını biliyordum. Kalkmasına yardım ettim. Arkasından bir sağa bir sola devrilerek yürümesini, ağır ağır merdivenleri tırmanmasını izledim. Sokaktan bir grup oğlan çocuğu bağrışarak yukarı doğru koştular. İçeri girerken onların arasında kısa saçlı, pantolonlu halimle kendimi görür gibi oldum.
Kasabada biri evde öldüyse cenazenin bir gece evde bekletilmesi eski bir âdetti. Nihayet komşular evlerine çekilince, annem, Hatice teyze, Halis amcam ve Arda’yla baş başa kaldık. Babamın yattığı odada, başında toplanmıştık. Babamın yüzüne beyaz, ince bir çarşaf örtülmüştü. Yine de Hatice teyze kapıya doğru, ölüye uzak oturmuştu. Çünkü aileden olmayan kadınların ölünün başında durması caiz değildi. Amcam gerçekten üzgün görünüyordu. Gözleri kızarmış, şişmişti. Onca yıllık didişmeden, kavgadan sonra abisinin bu sessizliğiyle ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Annem de onun bu halini görünce yelkenleri suya indirmiş, sadece “Leyla gelemedi mi?” diye sormakla yetinmişti. Amcamın “Annesi bayağı ağırlaştı yenge, bırakıp bir yere çıkamıyor” cevabına bir karşılık vermemişti. Hatta ilk defa bu kadar uzun süre birbirleriyle konuştuklarına, dertleştiklerine şahit oluyordum. Sanırım geçmişten, gündelik işlerden, hayat gailesinden bahsederek ölünün ilgisini çekmeye, öbür dünyaya geçişini bir süreliğine de olsa engellemeye çalışıyorlardı. Ya da ölüm, sessizlikte sinsice bulaşabilen bir şeydi de susarlarsa onları da yakalayıverecekti. Hatice teyze de elleri dizlerinde öne doğru eğilmiş dikkatle onları dinliyor, sık sık araya girerek konuştuklarını düzeltiyordu. Hayır, bilmem kimin kızı doktor değil, eczacı çıkmıştı. Ya da bilmem kimlerin aslı Pomak’tı, Hatta Hüsmen dedemlerden hemen sonra onlar gelip yerleşmemişler miydi? Sıraiğdeler’de çok güzel, kırmızı bir ev yapmışlardı hani… Anlatırken küçük siyah gözleri bir genç kızınki gibi parlıyordu.
Kırmızı evi hatırlamıyordum. Ben doğmadan önce yıkılmış belki de başka bir renge boyanmıştı. Ama doğduğum, şimdi yerinde karşıdaki dört katlı apartmanın olduğu bahçeli evi hiç unutamadım. Annemin sürekli horlandığı, temizleye temizleye arındıramadığı, ölesiye mutsuz olduğu, babaannemin bırakıp geldiği evlerinden, akrabalarından, komşularından gelecek haberleri beklemekle ömrünü geçirdiği, yüzünün hiç gülmediği, dedemin parlak hayallerinin içinde yavaş yavaş söndüğü, babamınsa kök saldığını sandığı ama yine de kendini hep bir göçmen treninde gidiyor gibi hissettiği, amcamınsa içinde boğulmaktan, okumak için yatılıya giderek kurtulduğunu sandığı ama her yere içinde taşıdığı ev… Hâlâ bahçesindeki büyük dut ağacının beton zemine bıraktığı, ne kadar yıkarsak yıkayalım tam olarak geçmeyen koyu, yapışkan leke gibi zihnimde, rüyalarımda.
Dedemler Bulgaristan’dan göçüp geldiklerinde buralar, babaannemin deyimiyle bir kırık, yoksul yermiş. O yüzden çok yalnızlık, sefillik çekmişler. Evin her şeyini elleriyle yapmışlar. Babam beş yaşındaymış daha, hiç görmediğim halamsa üç. İnsanın yaşadığı yere benzediği söylenir ama onlar fark etmeden yaşadıkları yeri kendilerine benzetmişler bence. Yöredeki evlerin aksine ahşap kullanmamış, evin duvarlarını kalın tuğladan örmüşler. Babaannemin sürekli soğuğundan şikayet ettiği acı rüzgâr içeri giremesin diye pencereleri küçük tutmuş, cumbalar, sofalar eklememişler. Ama bahçeyi alabildiğine geniş, ferah bırakmışlar. Meyve ağaçları, çiçeklerle donatıp ağaçların altına geniş ahşap bir masa, oturacak döşekler koymuşlar. Onlardan sonra gelenler de evlerini hep dedemlerinki gibi yapmış. Bu evlerden art arda üç sokak, sonra da komşu mahalledekilerin kendi aralarında gavur mahallesi diye fısıldaştıkları, bizim Muhacirler Mahallesi oluşmuş. Şimdi bakınca, mahallenin onlar için hem bir sığınak hem bir istasyon hem de bir hapishane olduğunu ama bir türlü bir yuvaya dönüşemediğini daha iyi görüyorum. Belki o yüzden içlerindeki üşüme hiç geçmemiş, üzerlerindeki yün yelekler, hırkalar, ayaklarındaki çoraplar yaz kış çıkmamıştı.
Odanın kapısının sertçe çarpıp kapanmasıyla irkildim. Geçmişin içinden sıyrılıp kendimi tekrar odada bulunca sabahtan beri üzerimden atamadığım, her şeyi başkasının yaşadığı duygusu iyice yoğunlaştı. Yatakta boylu boyunca yatan adamın babam olduğuna bir türlü inanamıyordum. Odadaki mırıl mırıl konuşmalar, fısıltılar susmuş, herkes bakışlarını kapıya çevirmişti. Hatice teyze boğuk bir sesle, “Saniye, gördün mü bak, rahmetlinin ruhu evden çıktı!” dedi kendinden emin. Böyle olurmuş, ruh evine veda ederken mutlaka geridekilere bir işaret bırakırmış. O böyle söyleyince bu sefer hep birden babama baktık. On dört yaşındaki Arda’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Annem bir dua daha okuyup ellerini acele acele yüzüne sürdü o sıra. Hatice teyze kapanan kapıyı açıp anneme mutfağa gelmesini işaret etti. Kimse odada daha fazla kalmak istemiyordu. Onların peşinden biz de kendimizi balkona attık.
Senem Dere
Tefrikanın 3. bölümünü okumak için tıklayın.

Üçüncü bölüm vardır umarım. 😯