Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın üçüncü bölümü yayında!

Senem Dere

Amcam bir sigara yaktı, almam için bana da ısrar etti. Ona çaktırmamaya çalışarak sigara dumanının ardında iyice incelen yüzünü inceliyordum. Babamla benzediklerini düşünürdüm ama bu akşam bana çok farklı görünüyordu. Sanki yüzünde hep öfkeden, başını dik tutmaya çalışmaktan, kırgınlıktan harmanlanmış katı bir maske vardı da ölümün karşısında o maske bir anlığına çözülüp parçalanmıştı. Bir yandan hakkındaki hemen her şeyi onun dışındaki insanlardan öğrendiğim ama aslında hiç tanımadığım bu adamı, yaşamını, olayların evdekilerin anlattığı gibi olup olmadığını merak ediyor bir yandan da onun hakkında ön yargılı olduğumu düşünmesinden çekinerek lafa nereden başlayacağımı bilemiyordum. Arda sessizliğimizden iyice tedirgin olmuştu ki kontrol edemediği yüksek bir sesle sordu. “Dede, bundan sonra ne olacak?” Amcam eliyle omzunu sıktı, “Anlattım ya oğlum. Yarın sabahtan İbrahim dedeni götüreceğiz, yıkayacaklar. Sonra büyük dedenlerin yanına gömeceğiz. Ondan sonra duası okunacak. Ardından yola çıkarız.” dedi. Çocuk başını salladı, “Onu sormadım ki” dedi. “Artık küs değil misiniz yani, onu sordum.” Amcam bana baktı. Gülümser gibi oldu. Gözlerindeki kederde babamın bakışlarına benzer bir şeyler buldum yine. “Kardeşlerin anlaşamadığı olur ama birinin bir yerine bir şey olsa diğerinin canı yanar oğlum. Hem düğünde ölümde küslük olmaz” diye beylik bir şeyler geveledi. Arda da ikna olmuş görünmüyordu. Amcam o sırada karşıdaki apartmana dalmıştı. “Bak,” dedi, “benim doğduğum, hani sana anlattığım bahçeli ev vardı ya, tam karşıdaydı.” Yakınlık kurmaya çalışarak “Arda biliyor musun, ben de orada doğdum” diye lafa karıştım. Amcam “Evet yeğenim” dedi dalgın dalgın. “Benim doğduğuma şahit kimse kalmadı, ev bile. Ama ben senin doğumuna şahidim. Kıpkırmızı, bir kilo kıyma gibi bir şeydin.” Arda bana bakıp kıkırdadı. Sonra ayıp bir şey yapmış gibi ergenlere özgü bir beceriksizlikle ağzını kapadı.

Amcamın konuyu otele getirmek istediğini biliyordum. Şehir dışından gelen hısım akrabayı otele yerleştirmiştik. Sonunda, “Biz de otelde kalsaydık kızım, zahmet verdik” dedi. Gelirken önünden geçmişlerdi. Umursamaz bir tavırla “Hatırladığımdan küçükmüş be ya. Küçükken saray gibi gelirdi. Hâlâ iş yapıyor mu ihtiyar?” diye sordu. Yüzünde zoraki bir gülümseme vardı ama dişlerini sıktığını, alnındaki damarın belirginleştiğini fark etmiştim. “Olur mu amca, elimiz ayağımıza dolaşmıştı, burada kalmanız iyi oldu.” dedim. Sırtımı tapaladı. Otel, ailenin erkekleri arasında çözülemeyen bir düğüm, kadınları arasında ise iyileşmeyen bir yaraydı. Bana miras kalanın düğüm mü yoksa yara mı olduğunu henüz kestiremiyordum. “Bir getirisi yok, anca kendisini çeviriyor diye biliyorum. Sürekli kalanlar da olmasa odalar genelde boş” diye ekledim geçiştirmeye çalışarak. “Hey gidi Elmas Otel, hey!” dedi damağını şaklatarak. Söyleyecek bir şey bulamıyordum, kafamı salladım. Arda konuyu anlamamış, bir bana bir dedesine bakıyordu. Sonra her şeyi birden çözmüş gibi bilmiş bilmiş “Haa! şu meşhur otel meselesi” dedi. Elimde olmadan güldüm. Amcam da gülmeye başladı. Arda’nın iyice alıklaşan sivilceli yüzü bizi daha da güldürdü. Kendimize engel olamıyorduk. Sesimiz annemlere gitmesin diye büyük çaba gösterdik. Amcamın gözleri yaşarmıştı. Sonradan o gözyaşlarının hepsinin gülmekten olmadığını anladım. Artık onu bir yabancı gibi görmüyordum. İkimiz de rahatlamıştık.

Dedem, göçmek için özellikle bu tenha kasabayı seçtiğini her fırsatta anlatırdı. Yeni kurulmuş Türkiye’de politikaya atılmak istiyordu. Burada ilk olmak, bir şeyleri ilk defa yapmak fark edilmesini sağlayacaktı. Şimdiye kadar hayat onu nereye savurursa o yöne gitmişti. Gitmek zorunda kalmıştı. Savaşlar, göçler, hastalıklar… Ama burası son durak olacaktı. Kasabaya yerleşme hikâyesini, bu fikrin kafasında oluşmasını, buraların gelişip büyüyeceğini o zamandan hissettiğini, nitekim fabrikaların peş peşe açıldığını tanıştığı her insana anlatır, onu dinleyenler, onun ne kadar öngörülü bir insan olduğuna kanaat getirinceye kadar onları kendine esir ederdi. Bu öngörülü olma meselesi onda garip bir takıntıydı. Ona göre bir politikacıyı başarılı kılacak en önemli vasıf, öngörülü olmasıydı. Onun bu önemli vasfa sahip olduğunu gösteren şeylerden biri de en doğru zamanda bu işe kalkışmış olmasıydı. Türkiye ve Bulgaristan arasında savaşı birlikte kaybetmekten doğan ılık bir rüzgâr esiyordu. Savaşı birlikte kazansalardı asla oluşmayacak bu geçici rüzgârdan faydalanmak gerektiğini zamanında bütün hısım akrabaya anlatmış ama kimseyi ikna edememişti. Karısını bile! Ama ne kadar haklı olduğu, komünist gelip tarlalarını koperatsiya yapınca, buğdayına, tütününe, ineğine, dükkânına el koyunca, okulunu kapatınca bir kere daha ortaya çıkmıştı. O sırada yakınında kim varsa, babaanneme ya da babama dönüp sorar, bu öngörüsü sayesinde şimdi rahat bir yaşam sürdürebildiklerini teyit ettirirdi. Tabii hikâye babaannem için böyle güllük gülistanlık değildi. Dedem anlattıkça, “Altın leğenin kan kusana ne faydası var” diye söylenir, dedemi dinlememek için kalkar başka işlerle meşgul olurdu. Hiç açıkça dillendirmese de hepimiz kızlarının ölümünden onu sorumlu tuttuğunu bilirdik.

İlk geldiklerinde, evleri bitene kadar boş arazide, derme çatma bir barakada kalmak zorunda kalmışlar; o hengâmede dedem, dört yaşındaki kızlarının öksürüğünü, ateşini basit bir üşütmeye bağlamış, babaannemi ciddiye almamıştı. Çocuk ağırlaşınca şehirdeki hastaneye yetiştirmişler ama on gün sonra ölüsünü teslim almışlardı. Dedem Elmas’ı götürüp az ötedeki tepeliğe gömmüş, o günden sonra da onun adını bir daha hiç ağzına almamıştı. Zamanla tepelik, kasabanın mezarlığına dönüşmüştü. Dedemin burada yaptığı icraatları, alçakgönüllü bir edayla kimbilir kaçıncı kere anlattığı bir bayram günü, babaannem dayanamamış, misafirlerin yanında “Allah razı olsun, buraya ilk mezarı da Hüsmen Bey yaptırdı!” deyivermişti. Dedem kasabanın hatta şehrin ileri gelenlerinin toplanabileceği –çünkü şehirde bile bu çapta bir otel henüz yoktu– Cumhuriyet Balolarının düzenlenebileceği, göç eden memleketlilerin bir yer bulana kadar kalabilecekleri büyük bir otel açmayı ne zaman kafasına koymuştu bilmiyorum ama bütün varını yoğunu ortaya koyarak açtığı bu otele kızının adını vererek belki de babaannemden kendince özür dilemişti. Ama babaannem kızlarının zaten bir mezar taşı olduğunu, bir ikincisine gerek olmadığını söyleyerek yaşadığı sürece otelin kapısından içeriye adım atmamış, her fırsatta otelin uğursuz olduğunu söyleyip durmuştu. Dedemse otelin, onu milletvekilliğine taşıyacak vasıflarının vücuda gelmiş hali olduğundan emindi. Haksız da sayılmazdı, otel ona büyük bir nüfuz kazandırmış, çok partili sisteme geçildiğinde ilçenin ileri gelenlerinden biri olarak ilçe başkanlığına layık görülmüştü.

Amcam hâlâ Arda’ya çocukluğundan bir şeyler anlatıyordu. Arda’nın al al olmuş yanaklarından sıkıldığını anladım. Göz göze geldik. “Yatağını hazırlayayım mı?” diye fısıldadım. Ama ölünün yanındaki odada uyumaktansa dedesini dinlemeyi tercih ediyordu. Duyulur duyulmaz bir sesle “Uykum yok” diye cevap verdi. Amcam bir saniyeliğine sustu, bir kuşun ötüşünü duyduk, yoldan bir araba hızla geçti, sonra kaldığı yerden devam etti. O sırada gözüm mutfaktaki annemle Hatice teyzeye takıldı. Hallerinde bir tuhaflık vardı. Balkon kapısına yanaşıp kulak kabarttım. Annem “Sahip çıkamadım ki biliyorsun Hatice Abla” diyordu. “Rahmetli, iki sokak öteye, annemlere bile salmazdı.” Hatice teyze başını sallıyordu. “Gızan iyiymiş, merak etme” dedi. “Sahilde bir tavernada şarkıcılık ediyormuş ama eskisi gibi değil diyorlar. Şarkı söyleyip evine gidiyormuş yani. Tavernanın sahibi buna sahip çıkmış, el üstünde tutuyormuş.” Annem “Hadi balay” diye mırıldandı. Hatice teyze o sırada kahverengi çiçekli elbisesinin cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Masaya bıraktı. “Adresini yazdırdım” dedi. “Belki mektup gönderirsin.”

Yürüyüş Günlükleri

Hangi gündeyiz karıştırıyorum. Ayları, yılları da. Ama bugün kaplumbağayı eve getirdiğim gün. Onu orman yolunda buldum. Bakkal Nuri’nin gözleri yine ardıma takılmıştı. Merdivenli yolu inerken, kasabanın kahvesinde yaşayan pelikanı görmek için meydandan geçerken, terkedilmiş metruk evlerin olduğu sokaktan orman yoluna saparken peşimden geldiler. Ama biliyorum, çaktırmamaya çalışsa da aslında benden korkuyor. O yüzden ardımdan kendisi gelemiyor, gözlerini yolluyor. Kaşalot! Geçen kolumdan tutup beni tezgâhın arkasındaki depoya çekmeye çalıştı. “Gel, sana gazoz vereceğim” dedi. Bunu itekleyip avazım çıktığı kadar bağırdım. Yere düştü. Şaşırmıştı. Gözleri büyüdü. Sesimi duyan birileri telaşla içeriye girdi. Gelenlere “Bir şey yok, bir şey yok. Ablanıza soğuk bir şey ikram edecektim, yanlış anladı” dedi pis pis sırıtarak. Sonra bu içeriye gelenler beni dışarıya çıkardı. Yol boyunca onlara da ağzıma geleni saydım. Puştlar! Göt herifler! Arkamdan bir şeyler söyleyerek el kol hareketleri yaptılar. Güldüler. Sadece gözlerini değil bazen de ağızlarını peşime takıyorlar böyle. Köpüklü sözleri, çirkin kahkahaları, hırıltılarıyla ağızlarını… Ama kaplumbağanın gözlerini görünce, bakkalın gözlerini, arkadaşlarının sıçtığım ağızlarını da unuttum. Dünyanın acısıyla bakıyordu. Ayağına cam batmıştı. Yürüyemiyordu. Kaplumbağalar da benim gibi yürümeye yazgılıydı. Yavaş da olsa gıdım gıdım da olsa illa yürüyüp bitirecekler bu boktan dünyayı. Yoksa sıkıntıları büyür, kabuklarına sığmaz olurlar. Onu omzumdaki bez çantanın içine attım. Eve geri döndüm. Babaannem kaplumbağaların yağmuru durdurduğuna inanırdı. Yağmurun durmaksızın yağdığı günlerde gidip bulduğumuz kaplumbağaları eve getirmemizi isterdi. “Tosbağalar evde dolaşırsa su, evi alıp götüremez” derdi. Ablamla, annem onları görmesin diye uğraşırken, beslemek için peşlerinde koşarken ev birkaç günlüğüne benim de evim olurdu. Ablam da ablam olur, bababannem düşmanca bakmazdı. Ama annem eninde sonunda onları bulur, bulduğu gibi sokağa fırlatır, hiçbir bağın kabuk bağlamasına izin vermezdi.

Karşı apartmandaki genç kadın balkondaydı. Yine el salladı. Kapıcının karısı Türkan, onun ev sahibim olduğunu söyledi. Ona küfür etmesem iyi olurmuş yoksa kendimi bir gün kapının önünde buluverirmişim. Kadına nah yaparak karşılık verdim. Güldü. O da el sallamayı bırakıp aynı hareketle bana cevap verdi. Sonra utanarak etrafı kontrol edip içeri girdi. Bir süre daha sinirli sinirli balkona bakıp bir şeyler mırıldandım. Ama aslında perdenin arkasından beni izleyip gülmeye devam etsin istedim. Nedense onun beni gözetlemesinden rahatsız olmuyorum. Ne zaman birine yakınlık hissetsem içimde bir çiçek açar gibi olur. Her seferinde başka bir çiçek, çoğu zaman adını koyamam ama hepsi birbirinden farklıdır. Kimisi açtığı gibi söner, kimisi ara ara tuhaf bir koku salar, hatırlatır kendini, kiminin de açtığını, nerede olduğunu unuturum. İşte bu kadının da içimde açan bir çiçeği var. Küpeçiçeği diyesim geldi! Neyse… Çiçekler kısa ömürlüdür.

Abraş Mustafa ocağa kabak dolması bırakmış, erken çıkmış. Buna sevindim. O da beni gözetleyenlerden. Sürekli bıraktığım izlerin, giysilerimin, fotoğraflarımın, çarşaflarımın, adımlarımın peşinde. Meyhanecinin beni götürdüğü bir doktor vardı. Şişe dibi gibi gözlükler takardı. Birilerinin seni izlediğini düşünüyor musun diye sorardı hep. Verdiğim cevapları not alırdı. Şimdi olsa “Evet” derdim. Dört yanım gözlerle dolu. Yalan mı? Değil! Ama abraş Mustafa yüzüme bir aynaya bakar gibi bakıyor. Sorsan bunun için para aldığını söyler. Ama onun bana içimden doğru baktığını hissediyorum. Ne zaman bakışlarını üzerimde hissetsem içimde uyuyan bir çift göz açılıp dışarıyı görebilmek için göğsümü zorluyor. Bir aynanın, içinden kendine bakanı dışarıya gösteremediğini, o yüzden bana baktıkça kaybolmuş hissettiğini bir gün anlar mı?

Kaplumbağayı eşyasız odaya koydum. Eşyasız dediysem odada abraş Mustafa’nın ablası Türkan’ın getirdiği birkaç parça eski eşya var. Türkan hem kapıcının karısı, çocuklarının anası hem de abraş Mustafa’nın ablası. Ben de meyhanecinin deli karısıydım mesela. Bir kadını sadece ismiyle anmak, maazallah onu çıplak bırakmak gibi bir şey. İşte bu Türkan, ara sıra evde fazla olan şeyleri, kırılıp dökülenleri, atmaya kıyamadıklarını bu odaya çıkarıyor. Şimdilik eprimiş iki halı, kıçı kırık bir büfe, bir de tam pencerenin önüne yerleştirdiği yeşil döşemeli bir sandalye var. Eşyaların üzerinde biriken tozdan bu odaya pek girmediğini biliyorum ama yine de kaplumbağayı iyileşmeden bulmasından ve annem gibi onu camdan dışarıya fırlatmasından korkuyorum.

Bu Türkan’ın gözleri herkesinkinden başka. Diğerleri gibi ne beni merak ediyor ne de benden korkuyorlar. Türkan için yapılması gereken onlarca işten biriyim. Çöpleri dökmek, merdivenleri silmek, alışverişe gitmek gibi. O benimle hiç göz göze gelmez. Yemek yaparken, evde ordan oraya koştururken benimle hiç konuşmaz. Yüzünde hep bıkkın ama ciddi bir ifade var. Kalın, etli kollarımı, göbeğimi ben yokmuşum gibi yıkar. Haftada bir. Şeyimdeki kılları ben yokmuşum gibi alır. Üç haftada bir. Onun gibi olabilmeyi isterdim. Çünkü vazife yapar gibi yaşamayı beceremeyenlere deli derler. Pencereleri, kapıları üstüne kilitlerler.

Kaplumbağayı her sabah çantamda dışarıya çıkarmaya karar verdim. Ben onun yerine de yürürüm.

Senem Dere

Tefrikanın 4. bölümünü okumak için tıklayın.