Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın dördüncü bölümü yayında!

Mart ne kadar uzakta kaldı. Sanki üzerinden yıllar geçmiş gibi. Oysa daha yeni birbirimize Marteniçkalar örmüş, bileklerimize takmıştık. Sonra birlikte leylekleri beklemiştik, başımız sürekli göğe çevrili, her geçen kuşu birbirimize göstererek… Zlatan bütün kuşları tanıyordu. Bana isimlerini söylüyordu. Nereden gelip nereye gittiklerini, geçtikleri dağları, denizleri, tarlaları, gölleri, oralardaki insanları, hiç bilmediğim çiçekleri, esen rüzgârları anlatıyordu. En çok telkuyrukları seviyordum bir de kırlangıçları. O, kara çaylakları seviyordu. Kişneyen atlar gibi öttükleri için. Sonra simsiyah bir at oluyor, kişneyerek etrafımda dört dolanıyor, ben güldükçe başını sallayıp şaha kalkıyordu. Hiç susmasın istiyordum. Hep anlatsın. Ben de kanatlanmış gibiydim; Zlatan gökyüzüydü. Sonra ilk leyleği ben gördüm. Ardından bir tane daha geldi. Zlatan elimden tuttu. Onların peşinden ormana doğru deliler gibi koştuk. Nefes nefese bir kayalığın yanında durduk. Leylekler gözden kaybolmuştu. O zaman beni öptü. Marteniçkaları çıkarıp büyük bir taşın altına gömdük. Dokuz gün sonra gidip baktık. Zlatan’ın büyükannesi, taşın altında karınca çoksa koyunların kuzulayacağını, böcek çoksa yeni buzağılarının olacağını söylemişti. Ama taşın altında ne böcek ne de karınca vardı. Zlatan bunun ne anlama geldiğini sorunca, büyükannenin yüzü bulutlandı. Bu sene marteniçkalarımızı toprağın altında bırakmamızı söyledi.
Sonra yaz, söylentiler, korkular ve umutlardan oluşan bir hortum gibi bizi hızla içine çekti. Gitmek isteyen herkese vize verileceği, kalanların kuzeye sürüleceği söyleniyordu. Bu mesele yüzünden iki ülke arasında ardı arkası kesilmeyen bir nota mücadelesi başlamıştı. Üstelik yeni bir savaş patlak vermişti. Bu defa savaşın çok uzaklarda olduğu, bize kadar ulaşamayacağı konuşuluyordu ama dünyanın öbür ucunda da olsa bir savaşın bize olan mesafesinin kilometrelerle ölçülemeyeceğini, uzak savaş diye bir şey olmadığını artık biliyorduk. Bu yüzden radyolar bütün gün açıktı. Sokaklar evlerini, tarlalarını, dükkânlarını, hayvanlarını satmaya çalışan insanlarla doluydu. Komşular evden eksik olmuyordu. Haberler her an değişiyor, birinin söylediği diğerininkini tutmuyordu. Kimisi bunun da daha öncekiler gibi bir söylentiden ibaret olduğunu, pasaportlarımızı vermeyeceklerini, sonunda her şeyi yok pahasına satıp savurarak elimizdekinden de olacağımızı, acele etmememiz gerektiğini kimisi de malların değerinin her geçen gün düştüğünü, asıl bir an önce her şeyi satışa çıkarmazsak dımdızlak açıkta kalacağımızı, yolculuğa hazırlanmak gerektiğini söylüyordu. Babamsa iyice sessizleşmişti. Onları dinliyor, dalgın dalgın tespihini çekiyordu. Bazı günler eve çok geç geliyor, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde oturduğu yerde uyukluyordu. Geceleri annemle fısır fısır konuştuklarını duyuyor, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyorduk. Ama sorduğumuzda geçiştiriyor, neler olup bittiğini bize anlatmıyorlardı. Sanki her yer toza dumana bulanmıştı. İçimiz dışımız darmadağındı. Sonunda bir akşam, babam elinde pasaportlarımızla gelerek bu belirsizliğe son verdi. Annemin evlendiğinden beri bileğinden çıkarmadığı bilezikleri, kulağındaki pembe çiçekli küpeleri artık yoktu. Hepimiz babamın elindeki pasaportlara şaşkınlıkla bakıyorduk. Çok istediği bir şeye sahip olduktan sonra, aslında onun ne olduğu hakkında pek de düşünmediğini fark eden birinin hayretiydi bu. Kimse konuşamıyordu. Babam sıkıntısını belli etmemeye çalışarak “Pasaportu verdiler ama iki haftaya yola çıkacaksınız diye şart koştular” dedi. Annemin ağzından “Ah!” diye bir ses çıktı, yığılır gibi koltuğa oturdu. Babam “Şimdi ağlancak zaman değil Hasibe! Belki böylesi daha hayırlıdır. Bir an önce gidelim, düzenimizi kuralım. Yoksa iyice perişan olacağız buralarda” dedi çıkışarak.
O gece yine koruluğa, Zlatan’a koştum. Gökyüzü yıldız doluydu. Ben koştukça onlar da benimle beraber geliyordu. Zlatan beni bekliyordu. Her zamanki gibi çimlere uzanmıştı. Beni görünce doğruldu. Yanına oturdum. Her şeyden haberi vardı. Bizi gönderiyorlarsa yakında onları da göndereceklerini, korkmamamı, eninde sonunda buluşacağımızı söyledi. Ama hiçbir sözü beni avutmuyordu. “Senin sünnetin bile yok” dedim. “Niye göndersinler ki?” İçimde kime, neye olduğunu bilemediğim bir öfke, dahası kırgınlık vardı. Acısını Zlatan’dan çıkarıyordum. Sanki gidecek olmamız hiç umurunda değilmiş gibi geliyordu. “Kal” demesini bekliyordum, demiyordu. Saçlarımı okşadı. Sigarasını üfleyip başını salladı. “Bir yerde birileri gönderiliyorsa bizi mutlaka başa koyarlar” dedi gülerek. Sonra Türkçe bir türkü mırıldanmaya başladı. Türkü bitince göz kırptı. Omzumu silktim. Gözlerinde ne çok yıldız vardı.
Gideceğimizin kesinleşmesiyle ortadan kalkan belirsizlik bu defa yerini başka belirsizliklere bırakmıştı. Babam yine sabah erkenden çıkıyor, bir yandan evle dükkânı satın alacak birilerini arıyor bir yandan da giriş vizesi için sefaretin kapısını aşındırıyordu. Dediklerine göre dükkânların satılma ihtimali daha çoktu. Babam “Demir ustası değil çiftçi olsaydım tümden yanmıştık” diyordu. Çünkü tarlayı bıraksalar bile ürüne el koyuyorlardı. O yüzden kimse toprak satın almak istemiyordu. Bununla biraz sakinleşiyorduk. Ama çok az zaman kalmasına rağmen ne dükkâna ne eve hâlâ bir alıcı çıkmamıştı. Annem halılarımızı, porselen tabaklarımızı, tencerelerimizi, vitrinin içindeki kristal bardakları, çok sevdiği kahve takımını bile satışa çıkarmıştı. Artık iyice ümidimizi yitirmiştik ki bir akşam komşumuz Ahmet Amca karısıyla birlikte bize geldi. Petkov diye biriyle tanışmıştı. İstersek bize de yardım edebilirdi. Petkov bu işlerin piriydi, daha önce de bir sürü aileyi çıkarmıştı. Evi ve arkada ekip biçtiğimiz bahçeyi, iki sokak ötemizde oturan, gelip geçtikçe selamlaştığımız Yordan Balakov almak istiyordu. Petkov, Balakov’un ağzını yoklamıştı bile. Balakov’un teklifinin alabileceğimiz en iyi teklif olduğunu söylüyordu. Demirci dükkânını da Ahmet Amca kendisi alacaktı. Anne babası bir yere gidemeyecek kadar yaşlıydı, onları bırakamıyorlardı. Babam ikide bir “Allah sizden razı olsun” deyip duruyordu. Ama satış rakamını duyunca annem yine “Ah!” dedi yutkunarak. Ahmet Amca çayından bir yudum alıp iç geçirdi. “Dükkânı da bize bırakacaklarının bir garantisi yok, biliyorsun inge. Oğlan büyüdü, bu Balakov’un küçük kızı, bilirsiniz, Petya ile evleneceğim diye tutturdu. Laf geçiremiyoruz. Ona iş lazım. Benim dükkân ikimize dar. Sizin de işiniz görülsün diye düşündük” dedi başını eğerek. Babam mahcup olmuştu. “Hasibe durumları bilmiyor, kusura bakma sen” dedi. “Allah sizden razı olsun” diye ekledi yine. Zaten para hiç elimize geçmeyecekti. Çünkü kapıda didik didik arıyorlardı. Yüklü para bulurlarsa bir bahaneyle çıkışına izin vermiyorlardı. Kaç kişi bu yüzden geri dönmek zorunda kalmıştı. Petkov, bizim buralardan yıllar önce göçmüş, gittiği yerde hatırı sayılır biri olmuş bir adamın oğlu ile irtibattaydı. Anlaşılan oğlanla Petkov bu işleri geçim kapısı yapmışlardı. Ahmet Amcanın karısı, oğlanın babasını tanıyordu. Anne tarafından uzak akrabaydılar. Gerçi biz de Şumnulu Hüsmen Bey’in namını duymuş olmalıydık. Orada saray gibi bir otel açtığı, makam mevki sahibi olduğu bir dönem epey konuşulmuştu. Annem, Ahmet Amcanın karısına, ismin yabancı gelmediğini fısıldadı. Rengi biraz yerine gelmişti. Petkov, kendi komisyonunu kestikten sonra tabii, kalan parayı işte bu Hüsmen Bey’in oğluna yollayacaktı. Hüsmen Bey kendisi siyasete atılınca otel işlerini oğlu İbrahim’e bırakmıştı. Aldıkları paranın karşılığında, bir eve yerleşene kadar bu otelde kalabilecektik. Daha da önemlisi Hüsmen Beylerin yakını olarak onların otelinde kalacak olmamız, bir sorun yaşamadan sınırdan geçmemizi sağlayacaktı. Sınırda yaşananları, kapıda aylarca bekletilenleri, gerisin geri gönderilenleri, trenlere bindirilip bilinmeyen yerlere sürülenleri duyuyorduk. Doğrusu bu koşullar altında daha iyisi can sağlığıydı. Babam kalktı, masanın üzerinde duran, Ahmet Amcanın karısının “Pek güzelmiş” dediği kahve takımını yavaş yavaş gazete kâğıtlarına sardı. “Yeni evlilere hediyemiz olsun” diyerek kadına uzattı. “Allah Petkov’dan da razı olsun” dedi en son.
Kışın başında kendimizi oradan oraya koşuşturan, sevdiklerine sarılan, ağlayan, eşyalarını vagonlara taşımaya çalışan bir sürü insanla beraber istasyonda bulduk. Her yer bohçalar, bavullar, sepetler, kutularla doluydu. Bunlar yük vagonlarına yükleniyor, müthiş bir karmaşa yaşanıyordu. Sonra bizi hizaya sokup alelacele trene doldurdular. Yanımızda getirebildiğimiz kıyafet, yatak, yorgan, kap kacakdan ibaret birkaç parça eşyanın akıbetinin ne olacağını bilmiyorduk. Vagonlarda herkesin eşyası birbirine karışmıştı. Tren balık istifi gibi insan doluydu. Tuvaletlerin kokusu, rutubet kokusuna karışıyordu. Sanki nefes aldıkça ciğerlerimiz ıslanıyordu bu kokudan. Babam elleriyle sürekli bizi yokluyor, daha rahat gördüğü bir yerlere doğru çekiştirip yerleştirmeye çalışıyordu. Yanımdakileri iterek camın önüne geçmeyi başardım. Aşağıda kalan, ağlayan, el sallayan insan kalabalığının arasında gözüm tek bir insanı arıyordu. Ama Zlatan gelmemişti. Gerçi dün gece buluştuğumuzda ona istasyona gelmemesini, böyle bir vedaya dayanamayacağımı söylemiştim ama bir yandan onu son bir defa daha görmek, kara gözlerine bir kere daha bakmak için yanıp tutuşuyordum. Pencereden olabildiğince dışarı sarktım. Hiçbir yerde yoktu. O sırada tren, geride hepimizin yerine bir çığlık bırakarak hareket etti. Rayların bitiminde, yolun başında Zlatan’ı görür gibi oldum. Gerçek miydi bilmiyorum ama onun ince silueti kaybolana kadar “Zlatan” diye bağırarak var gücümle el salladım. Ablam “Emine, gir artık!” diyerek beni içeri çekti. Sağlam durmaya çalışıyordu. Yüzüne baktım. Gözlerine yerleşen hüznü, bir deri bir kemik kaldığını daha önce fark etmemiştim. Yaşananların gerçek olduğunu, bizim için geri dönüşsüz bir yolculuğun başladığını o anda kabullendim galiba.
Senem Dere
Tefrikanın 5. bölümünü okumak için tıklayın.

Merakla bekliyorum gelecek bölümleri.