Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın beşinci bölümü yayında!

Küçük çocuklar vagonu çoktan bir oyun alanına çevirmişlerdi. Bacaklarımıza sürtünerek, arkamıza saklanarak, dip dibe sıralarda oturanların üzerlerinden atlayarak oradan oraya geçiyor, kendi yarattıkları dünyalarında bizden uzak yaşıyorlardı. Babam tanıdık birilerini bulmuştu. Kısık sesle konuşuyorlardı. Adamla karısının yeni doğmuş bebekleri her şeyden habersiz uyuyordu. Bakışlarımı annemle ablamın yanına büzülmüş uyuklayan iki yaşlı kadından alamıyordum. Parlak siyah kürklerinin içinde, tuhaf bir masalda kapalı kalmış, orada öylece yaşlanmış kraliçeler gibiydiler. Ablam onlara bakıp durmamdan rahatsız olmuştu. “Para etsin diye kürk almışlar, Türkiye’de satacaklar işte. Bakıp durma!” dedi kolumu dürterek. Babamla konuşan adamın sesi yükselmişti. Vagondaki herkes susmuş onun anlattıklarına kulak kabartmıştı. Vizesi olmadığı için daha bir hafta önce sınırdan geri gönderilen bir yakınını anlatıyordu. Türk Hükümeti, Bulgaristan’ın, komünist ajanlığı yapmaları için kıptileri de içeri sokmaya çalıştığından şüphe ediyordu. Gazeteler, radyolar sınırda yakalanan kıpti haberleriyle çalkalanıyordu. O yüzden kapıda kontroller çok sıkılaşmıştı. Yakaladıkları kıptileri harap bir kışlada tutuyor, sınırdan geçirmiyorlardı. Adamın yakını, benim adım Mustafa, babamınki Bekir diye feryat ettiyse de buğday ekip biçtiğini anlattıysa da hem esmerliğinden ki onun karalığı doğuştan değil yaz boyu güneş altında çalışmasındandı, hem de sırtındaki dede yadigârı gadulkadan dolayı soluğu kışladakilerin yanında almıştı. Sonra da sınır kapanmış, kışlada aç biilaç, bitmek bilmeyen bir bekleyişin ardından dosdoğru geri gönderilmişlerdi. Sınır kapandığından Bulgar tarafında yığılanlar da perişan olmuştu. Ama artık Bulgaristan’da ona ekmek kapısı yoktu. Mecbur gelmek için yine uğraşacaktı. Ezcümle, kapı açıldıysa da her an tekrar kapanabilirdi. O zaman vize falan bir işe yaramıyordu. Kapı tekrar açılana, hükümetler anlaşana kadar her iki sınırda eziyet çekileceğinin resmiydi.
Trende kaygılı mırıltılar yükseldi. Bir kadın “Her türlü belâ bunlardan geliyor” diye yüksek sesle söylendi. Arkalardan birisi, “Vatan toprağına bir varalım da orada bize bir şey olmaz” diye kahramanca atıldı. Adamı destekleyen sesler, konuşmalar çoğaldı. Bir uğultu her yanı kapladı. Bir yandan da herkes kıptiye benzer birileri var mı diye birbirini incelemeye başlamıştı. Ablam yine kolumu dürtüp “Sen daha Zlatan diye bağır” diye fısıldadı. Omzumu silktim. “Sen onu da bulamadın ya” dedim. Artık ne konuşulduğunu anlayamıyordum. Bir küçük kuş içimde havalanmış, kanatlarını çırparak bütün gövdemde dolaşıyordu. Zlatan haklı çıkmıştı, demek onları da gönderiyorlardı. O sırada babam kolumu tutup bana yaslandı. Başını sallayarak adamı onaylıyordu ama onu artık dinleyemediğini, soluk almakta zorlandığını fark ettim. Yüzü beyaza kesmiş, alnında ter damlaları birikmişti. Adamsa babamın fenalaştığını anlamamıştı. Trendeki diğer yolculara laf yetiştirmeye çalışıyordu. Kürklü kadınlardan biri uyanmış, şaşkın gözlerle etrafına bakmaya başlamıştı. Babamın koluna girdim. Pencereye doğru çektim. “Gel, biraz hava al” dedim. Babam soğuk havayı derin derin içine çekti. Tepeleri, tarlaları çeviren kavak ağaçlarını, dereleri, köprüleri, köyleri seyrederek pencerenin önünde hiçbir şey konuşmadan epeyce durduk. Karaçaylak fırtınası zamanının çoktan geçtiğini, kişneyen kuşların artık çok uzaklara uçtuğunu düşündüm. Neyse ki her şey geride kalıyor ama bulutların arasındaki solgun kış güneşi bizimle birlikte hareket ediyordu. Babam minnetle gözlerime baktı. “İyiyim” dedi. Trene bindiğimizden beri Zlatan’ın bana söylediği türkü de güneş gibi benimle beraber geliyordu. Mırıldanmaya başladım. Babam dükkândan kazandığı yetmemeye başlayınca düğünlerde çalıp para kazandığı kemanını omzundan indirmişti. Sonra, ben ne olduğunu anlayamadan, içinde dolaşıp duran, diğer insanların gözünde her daim tekinsiz, annesinden miras yabani kanı bir kez daha temizleyebilmek için onu pencereden dışarıya savurdu. Keman bir iki kere zıplayarak bayırdan aşağıya yuvarlandı. Babam ağladığını görmeyeyim diye gözlerini kapatmıştı, türkünün devamını söylemeye başladı. “Sevdiğim ceylanın gözleri kare. Kalbimde bıraktı derin bir yâre. Yine gurbet bize düştü ne çare…” Her şeyimize mal olan Hüsmen Bey’in korumasının yeterli olmayabileceğini, babamla annemin neden bu kadar kaygılandığını o zaman anladım. Benim de endişelenmem gerekiyordu ama sınırdan geri gönderilebileceğimizi düşününce içimdeki küçük kuş yine havalanmıştı. Konacak bir yeri, Zlatan’dan başka yurdu yoktu.
Trendeki ilk gece yıldızsız, sessiz ve soğuk geçti. Gündüz bizi oyalayacak çok şey vardı. Belki bu yüzden daha az üşümüş, açlığımızı daha az hissetmiştik. Hava kararmaya başlayınca trendeki hareketlilik azaldı, herkes yavaş yavaş köşesine çekildi. Üşümemek için birbirimize sokulup uyumaya çalıştık. Neyse ki çocuklar yorgunluktan sızmışlardı, sesleri çıkmıyordu. Ben sabaha kadar yarı uyur yarı uyanık pencereden geçip duran gölgeleri izledim. Zlatan hiç aklımdan çıkmıyordu. Onun da uyuyamadığını hissediyordum. Ona bu kadar yakınken nasıl olup da birbirimizden git gide uzaklaştığımızı aklım almıyordu. Sabah olduğunda trenin insanı garip bir uyuşukluğa sürükleyen sesini kanıksamıştım. Sanki gideceğimiz yere hiçbir zaman varamayacaktık ama bunun bir önemi kalmamıştı. Bu trenin içinde böyle amaçsız, kaybolmuş olarak sonsuza kadar gidebilirdik. Sabah mahmurlukları geçince çocuklar yine hareketlenmişti. Oradan oraya koşuyor, oyunlar oynuyor, kavga edip küsüyor sonra yine barışıyorlardı. Erkekler daha sessizdi. Sürekli tütün sarıp içiyor, kadınların konuştuklarını dinleyip başlarını sallıyorlardı. Kadınlar birbirlerine hayat hikâyelerini anlatmaya başlamıştı. Bohçalarına, çantalarına koyabildikleri katıkları, yufkaları, elmaları çıkarıyor, ikram etmek için bir anlığına susuyor sonra kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Nereden geldiklerini, kocalarının ne iş yaptığını, çocuklarını, torunlarını, bıraktıkları evlerini, yaşadıkları yerlerin ağaçlarını, meyvelerini, suyunu hiç yorulmadan anlatıp iç geçiriyorlardı. Şimdiden oraları unutmaktan, oraları unuturlarsa hiç yaşamamış olacaklarından korkuyorlardı. Yıllar sonra da karşılaştıklarına bu tren yolculuğunu anlatacaklardı. “Filibeli bir kadın vardı trende” diyeceklerdi, “Anası, babası, kardeşi köyde kalmıştı. Hep ağlamıştı.” “Bir bebek vardı, ateşlenmişti, ateşini bir türlü düşürememiştik; şimdi kocaman olmuştur” diyeceklerdi.
Ben de etrafımdaki her şeye, aslında Zlatan’a anlatmak için baktığımı fark ettim. Çünkü içimden sürekli onunla konuşuyor; ona, “Ağaca bak!”, “Ne tarlası bu?”, “Şu kuşu gördün mü?” deyip duruyordum. Belki de bu yüzden onu bir daha göremeyeceğimi, onun sesini bir daha duyamayacağımı daha önce hiç etraflıca düşünememiştim. Zlatan’la bir daha hiç karşılaşamayacağımızın ayırdına ilk defa o anda vardım. Kadınlardan biri anneme, kız kardeşinin, yeğenlerinin Bulgaristan’da kaldığını anlatıyordu. İçimden acı bir su yükselip boğazımda durdu. Nefes alamadım. Yolculuğun başından beri ağlamamış, gözyaşı dökememiştim. Beni boğan şey gözlerime hücum etti, sarsılarak ağlamaya başladım. Ablam yanımda oturuyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Annem ağladığımı anlamasın diye başımı omzuna gömdü. Uzun uzun saçlarımı okşadı. Ona “Zlatan’ı bir daha hiç göremeyeceğim” dedim. Gülerek “Ayde bre, o kılkuyruk ne yapar eder seni bulur” dedi. Ağzımı burnumu silmem için bir bez parçası uzattı. Burnumu silerken “Hiç de kılkuyruk değil” dedim. Dönüp yüzüne baktım. Aramızda sadece üç yaş vardı. Onun ne ara böyle büyüdüğünü anlamaya çalıştım. Eliyle yanağımı silip “Aaa mektup yazarsın, bir yolu bulunur. Başka derdimiz kalmadı çünkü!” diye söylendi. Ona Zlatan’ın okuması olmadığını söylemedim. Hava kararmıştı. Trendekiler geçmişi anlatarak bitirmiş, belli ki bundan sonra neler olacağını kafalarında evirip çevirmeye başlamışlardı. Çünkü vagon sessizliğe bürünmüştü. Onların hikâyeleri zihnimde dönüp dururken ablamın omzunda uyuyakaldım. Rüyamda kendimi bir istasyonda buldum. Bavullar, kilimler, sepetler, bohçalar her yere dağılmıştı ama hiç insan yoktu. Bir şey olmuş ve aceleyle her şeyi bırakıp gitmiş gibiydiler. Yola çıktığımız istasyonda mıydım yoksa sınıra varmış mıydık anlayamadım. Annemleri bulmak için bomboş arazide yürümeye başladım. Ben yürürken yıldızlar da peşimden geliyordu. O zaman daha trene binmediğimizi, gitmekten vazgeçtiğimizi düşünerek sevindim. Zlatan az ötedeki korulukta beni bekliyordu. Adımlarımı hızlandırdım ama koruluğa bir türlü ulaşamıyordum. Sonra uzaktan seçtiğim gölgenin koruluk değil aslında siyah, metruk bir bina olduğunu fark ettim. Köpekler havlıyordu ama onları göremiyordum. “Zlatannn” diye seslendim. Sonra bir çatırtı oldu, o kara bina uykusundan uyandırılmış bir hayvan gibi kımıldadı, bindiğimiz trene dönüştü. Ben ona yetişemeden hareket etmişti. Penceresinde ablamı görür gibi oldum. Peşinden koşmaya başladım. “Ablaa! Saniye ablaa!” diye bağırdım bu sefer. Ama tren bir yılan gibi uzayıp kıvrılarak gözden kayboldu. Sıçrayarak uyandım. Ter içinde kalmıştım. O sırada herkes trenin camlarına üşüşmüş sevinç çığlıkları atıyordu. Sabah olmuştu. Gelmiştik.
Senem Dere
Tefrikanın 6. bölümünü okumak için tıklayın.
