Senem Dere’nin “Gül Hanım’ın Gidişi” adlı romanını tefrika ediyoruz. Romanın altıncı bölümü yayında!

Senem Dere

Kapılar açılır açılmaz bir insan seline kapılıp dışarıya sürüklendik. İstasyon, toprağı öpen, telaşla yakınlarını arayan, ağlayan, gülen, birbiriyle kucaklaşan, şaşkın şaşkın etrafına bakınan, çocuklarına seslenen insanlarla doluvermişti. Trenin bu kadar insanı nasıl aldığına şaşırdım. Bu hengâme biraz dindikten sonra gelip bizi yine bir hizaya soktular. Erkekler eşyaların indirilmesi, istiflenmesi için yük vagonlarına gönderildi. Yaşlıları, hastaları, kadınlarla çocukları kamyonlarla muhacirhane dedikleri yere taşıdılar. Ben hâlâ rüyanın etkisindeydim. Annem duvarlarda ne yazdığını sordu. “Hoş geldin göçmen kardeş” diye okudu ablam. Sonra “Göçmen kardeş” diye bana omuz vurup gülümsedi. Kucaklaştık. Bu muhacirhanede beş gün kaldık ama bana çok daha uzun geldi. Bizi buraya savuran, nasıl geçtiğini anlayamadığımız zaman burada ağır işliyordu. Babam işlemler için sık sık göçmen kabul barakasına çağrılıyordu. Giriş vizemizin olmaması büyük sorundu. Babam sefarette nasıl bir yığılma olduğunu buradakilerin de bildiğini, çoğu insanın vizesinin yetişmediğini söyleyerek bizi sakinleştirmeye çalışıyordu ama barakaya her çağrıldığında yüzünün sarardığını, elinin ayağının titrediğini görebiliyorduk. Beşinci gün burada nüfus kâğıdı yerine geçecek kâğıtları sallayarak geldi. Bundan sonra soyadımız “Demir” dedi neşeyle. Ali Demir, Hasibe Demir, Saniye Demir, Emine Demir diye tek tek saydı. Bu arada trenler hiç durmadan gelmeye ve istasyona insan yığmaya devam ediyordu. Gideceği yeri olanları ve iskân talep etmeyenleri bir an önce gönderip yeni gelenlere yer açmaya çalışıyorlardı. Hem de valilikten, Hüsmen Beylerin, “Allah razı olsun onlardan”, yakını olduğumuz, onların otelinde kalacağımız doğrulanmıştı. O yüzden giriş vizesinin önünü arkasını daha fazla araştırmaya gerek duymamışlardı.

Ertesi akşam İstanbul’a iskân edilenlerle beraber başka bir trene bindirildik. İstanbul’dan sonra yine trenle yaşayacağımız kasabaya ulaşabileceğimizi anlatmışlardı. Yolculuğun başından beri ilk defa bu kadar heyecanlıydım. Çünkü denizi görecektik. Gördüğüm en büyük su köyümüzden geçen dereydi. Babam denizi bir kere, çocukluğunda görmüştü. Biz sorunca, “Ne bileyim ben, ucu bucağı yok bir su işte” diye anlatırdı. Her seferinde sizi de götüreceğim derdi. Ama hiç gidemedik. Zlatan denizi hiç görmediğimi söyleyince benimle dalga geçmişti. O ormanda doğmuştu ama annesiyle babası onu denizde yaptıklarını anlatmışlardı. Bu yüzden biraz da denizin çocuğu sayılırdı. Ailesi Varna’daki balıkçılar için kopanalar yapıyordu. Bizim civardaki köylerden daha çok yaba, dirgen, hamur teknesi, yalak ısmarlanırdı. Ormanın insanlarının ağaçlardan yapamayacakları şey yoktu. Zlatan bir gün beni dereyi besleyen küçük çağlayanlara götürmüştü. “Sana denizi anlatacağım” demişti. Ama o soyunup suya girince utandım. “Ben girmem” dedim. “Gözlerini kapat” dedi. Elimden tuttu, göletin ortasına kadar birlikte yürüdük. Çakıltaşları ayaklarımı gıdıklayıp dengemi bozuyordu. Suya uzanmamı söyledi, o beni tutacaktı. Sonra beni bir kayık gibi yavaş yavaş göletin içinde yüzdürdü, suyun içinde daireler çizdik. Güneş ışıkları biz hareket ettikçe yüzümde yanıp sönüyor, etraftaki ağaçlar kulaklarımda uğulduyor, bir sonsuzluğun içine kayıyor gibi hissediyordum. “Dur, başım döndü” diyebildim sonunda. Zlatan “İşte deniz böyle bir şey” dedi. Gözlerimi açtığımda yüzü güneşi kapatıyordu. Galiba gülümsüyordu. Arkadan saçlarına vuran ışıklarla çingene bir güneşe benziyordu. Elimden tuttu yine. Göletten çıktık. Elbisem kuruyana kadar taşların üzerinde yan yana uzandık. Çağlayanların sesi bir ninni gibiydi. Bazen bir arı vızıldayarak yanımızdan geçiyor, bir böceğin ya da karıncanın bacağımızda yürüdüğünü hissediyorduk. Yine de kıpırdamıyorduk. Çünkü o bana balık adamların hikâyesini anlatmaya başlamıştı. Denize girersem onlara dikkat etmem gerektiğini söylemişti. Bunlar Firavun’un, Karadeniz’i geçmeye çalışırken suya gömülen askerleriydi. Ölmemişler ama zamanla suyun altında balık adamlara dönüşmüşlerdi. Bacaklarının yerine kocaman kuyrukları vardı ve bütün vücutları sedefli pullarla kaplıydı. Ama deniz ne kadar engin, ne kadar mavi olursa olsun yeryüzünü özlüyorlardı. Bu yüzden bazen suyun yüzüne çıkıp rastladıkları balıkçılara ne zaman yeniden insan olacaklarını soruyorlardı. Balıkçılar bilmiyoruz derlerse öfkeden kuduruyor, fırtınalar koparıp gemileri alabora ediyorlardı. O yüzden bir balık adama rastlarsam ona asla ‘bilmiyorum’ dememeliydim. “Ne diyeyim?” demiştim merakla. “Yarın!” de ve oradan kaç demişti kahkahalarla gülerek.

Vapur dedikleri şey kocaman bir kayıktı. Hava soğuktu ama hepimiz iskelede oturduk. Daha önce benzerini hiç görmediğimiz binalar, yürüyen, koşturan insan kalabalığı, yüzümüze esen rüzgâr, etrafımızı saran koku bizi sersemletmişti. Efsunlanmış gibiydik. Deniz, kayıkları, gemileri, beyaz kuşlarıyla ötelerde gökyüzüyle birleşiyor belki de orada uçsuz bucaksız bir çağlayana dönüşüp hiç bilmediğimiz yerlere dökülüyordu. İskelede, aynı trenle geldiğimiz iki göçmen aile daha vardı. Heyecanla birbirlerine binaları, kuşları, gemileri gösteriyorlardı. Bir süre onları izledim. Yüzlerindeki çizgiler rahatlayıp açılmış, yorgunluklarını unutmuş gibiydiler. Bizim yüzlerimizin de onlarınki gibi ışıyıp ışımadığını merak ettim. Babam iki de bir “Hey gidinin deryası” deyip anneme sarılıyordu. O sırada annemin sessiz sessiz ağladığını fark ettim. “Ne oldu?” dedim telaşla. “Bilmiyorum” dedi annem. “Bizim oraların denizi de böyle miydi?” Babam bizi daha önce denize götüremediği için suçlanmıştı. Gittiğimiz kasabanın denize çok yakın olduğunu söyledi. Bundan sonra ne zaman istersek bizi götüreceğine söz verdi. “Hayde na more” dediği anda koşup hazırlanacaktık. Ablam “Dilek tuttun mu?” diye fısıldadı. “Denizi ilk görenin dileği kabul olurmuş.” Sonra mânâlı mânâlı güldü. Omzumu silktim. Galiba birileri balık adamları kızdırmıştı. Vapur dalgalarla epey sallanmaya başlamıştı. Başım dönüyordu, midem bulanmaya başlamıştı. Gözlerimi kapattım. Neyse ki Zlatan onu ne zaman çağırsam geliyordu. Onun esmer, kemikli ellerini, ellerinin belimi kavrayışını düşündüm. Gölette yaptığı gibi beni tuttu, döndürdü döndürdü. Deniz önce direndi, sonra bizi kabul etti. Birlikte, döne döne suyun içine çekildik. Gözlerimi açtığımda sanki ağırlığım yoktu, yüzebiliyordum. İkimizin de balık kuyrukları vardı. Balık Zlatan, kuyruğunu havalı bir biçimde çarpıp bana gösterdi sonra elimden tuttu. Denizin döküldüğü yere doğru yüzmeye başladık. Vapur sertçe sarsılıp durunca kendime geldim. İskeleye varmıştık. Deniz çoktan küçülmüş, geride kalmıştı. Ablam “Şapşal!” deyip başını salladı. Yolculuğun bu kadar kısa sürmesine üzülmüştüm. Beni burada bıraksalar, akşama kadar böyle gidip gelsem gıkım çıkmazdı. Ama ablam yine kolumdan tutup beni çekti. Ellerimizde bavullar, sepetler, sırtımıza vurduğumuz yatak yorganla kalabalığa karışıp vapurdan indik.

Trenimizin kalkmasına az kalmıştı. Gar binasını sorunca kapkara, çok zayıf bir adam, bavullarımızı kaparcasına alıp bizi paldır küldür paraşol denilen atlı arabasına bindirdi. Bizimle birlikte trenden inen diğer iki aile ile yolumuz ayrılmıştı. Onları iskelenin yanında bekleyen sandallara binerken gördüm. Paraşoldan inince, vapurda uzaktan gördüğüm gar binası, bir dehlize açılan devasa bir kapı gibi birden önümüze dikildi. Basamaklara adım atamadan olduğum yerde dondum kaldım. Diğerlerinin nasıl olup da onu seyretmek için durmadığına, merdivenleri tırmanabildiğine hayret ettim. Babam merdivenlerin başından seslendi “Gızanım, aysene bre!” Gördüğüm her şeyi aklıma kazımaya çalışarak koşar adım onlara yetiştim. Kara tren istasyona bizden önce gelmiş, bütün yorgunluğuyla raylara yığılıp kalmıştı. Kendimizi apar topar vagona attık. Tren biz biner binmez tısladı, kendini şöyle bir toparladı, koca gövdesini zorlukla kaldırıp hareket etti. Sanki etrafa iyice bakabilmemiz için bilerek hızlanmıyor, ağırdan alıyordu. Annemle babam geçtiğimiz yerleri bizim oralara benzetip memnun oluyor, birbirlerine bir yerleri gösterip duruyorlardı. Ben, her dağın ardından denizi yeniden görebilmek umuduyla heyecanlanıyordum. Ablam, gördüğüm her suyu deniz zannedip ayaklanmama gülüyor, “O göl bir kere, öyle deniz mi olur, yahu hiç mi dere görmedin?” diye benimle dalga geçiyordu. Sonunda bir sürü tepenin, çam ağacının, kavağın, koyun sürüsünün ardından, puslu bir örtünün altında uzanan deniz yeniden göründü. İçinden geçtiğimiz kasaba boyunca bizimle yan yana geldi, sonra peşimizi bıraktı. Tren, geçtiğimiz istasyonda neredeyse tamamen boşalmıştı. Vagonda bizden başka kimse kalmamıştı. Onca karmaşadan, kalabalıktan sonra vagonun ıssızlığı bizi de sessizleştirdi. Yorgunluğumuzu iyiden iyiye hissetmeye başladık. İndiğimizde hava kararmak üzereydi. Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken pire gibi, gençten bir adam babama yanaşıp “Elmas Otel’e mi geldiniz beyim?” diye sordu. Onu bizi alması için otelden yollamışlardı. Bir çırpıda eşyalarımızı istasyonda bekleyen faytonlardan birine yükledi. Etrafımızı pek seçemeden sarsıla sarsıla tepeye doğru tırmanmaya başladık. Adamın konuşması da hareketleri gibi hızlıydı. Hüsmen Beylere denk geldiğimiz için Allah’ın şanslı kulu olduğumuzu, kendisinin de ailesi ile birlikte yıllar önce buralara göçtüğünü, onlara da Hüsmen Bey’in kol kanat gerdiğini, onun buradaki tüm göçmenlerin babası olduğunu bir çırpıda anlatıverdi. Oteli, düzenin nasıl işlediğini anlatmaya başlamıştı ki bir düzlükte durduk. Burada soğuk kulaklarımızı kesiyordu. Faytondan inince gayri ihtiyari durup aşağıda, cılız ışıklarıyla pırpırlanıp duran kasabaya baktık. O ışıklardan biri olmak nasıl bir şey, anlamaya çalıştık. Ama bizi almaya gelen adam bavulları, bohçaları kaşla göz arasında faytondan indirmiş, bir kısmını yüklenerek otelin yolunu tutmuştu bile. Mecbur kasabayı seyretmeyi bırakıp kalan eşyaları alarak peşinden seyirttik.

Senem Dere

Tefrikanın 7. bölümünü okumak için tıklayın.