Günay Çetao Kızılırmak

Bir süre önce rüyalarım kapalı salonlarının ağır kapılarını yeniden araladı, kırmızı koltuklarına gömülecek tek bir sinefil için düzenledikleri gece seanslarında amatör senaryolarına bakmadan festival filmlerine özendiler. Belki şu sıralar çok film izlediğimden oldu bu. Belki okuduğum bazı kitaplardan etkilendim. İhtimal, son günlerde iyiden iyiye içime kapandığımdan, içimin de içini, dibimin de dibini görmeye meylettim. Diyeceğim, bu rüya sinemasını nasıl bir kudret veya acizlikle kurduğumu tam olarak bilmiyorum, ama garip ve derin bir seyirdir başladı. 

Dün gece rüyamda intiharından üç yıl sonra ilk kez Mualla’yı gördüm. Beyaz bir duvara akçaağaç yapraklarının kıpırtısız gölgesi vurmuştu (sonradan bunun, tasarımlarının latifliğiyle ünlü bir yayınevinin bastığı son romanın kapak resmi olduğunu anımsadım). Ardından Mualla’nın silueti yaprakların bir kısmını örttü. Onu gölgesinden tanıdım. Dönüp baktığımda ağacın altında duruyordu. Ağaç küçük bahçede, küçük bahçe annemin küçük mahallesindeydi. Senelerdir gitmediğim o kasabayla ilgili pek az çocukluk anım var ama, rüya bu ya, oradaydık. Mualla’nın üzerinde onu son kez gördüğümde giydiği krem rengi triko elbise vardı, uzun kollu, dizlerinin altında biten ve giydiği her şey gibi bu perişan peri kızına çok yakışan bir elbise. Ayaklarındaki, o sağken moda olmadığını bildiğim koca postallara şaşırdım ama incecik bacaklarını daha da narin göstermişlerdi ve bu istenen bir şeydi.

Mualla hayırsız kocasıyla yaşadığı evin arka odasında kendini asarak intihar etti ve bize bir not olsun bırakmadı. Bize sadece kendi yaptığı bir dizi –birbirinin neredeyse aynısı– suluboya resim bırakan ablam Mualla yaşamı, eserleri ve ölümüyle upuzun bir biyografinin konusudur. Günü gelir bir sanat tarihçisi bu biyografinin peşine düşerse kendisine her tür yardıma hazır olduğumu buradan ilan ederim, ancak tek başıma bu işe girişmeye niyetim yok çünkü ben belki de kısmen o biyografide yaşamayı sürdürüyorum ve üstelik yazma hevesim de aniden belirdiği gibi aniden sönüveren türdendir. Öte yandan Mualla da muhtemelen az yetenekli, epeyi nevrozlu, amatör bir ressam idi ve kimse onun yaşamını kaleme almak istemeyecek. Ortalama Kardeşler ve Vasat İşler Anonim Şirketi’nin iki ortağı bizler ne uzadık ne kısaldık ve işte birimiz sağ birimiz ölü boşlukta asılı kaldık.

Mualla’nın rüyaya teşrifi hiç ölmediği anlamına mı geliyordu bu senaryoya göre, yoksa dirildiğine mi – biz seyirciler bilemiyorduk. Öyle ya da böyle, demek ki daha ablamızdan göreceklerimiz vardı, varmış… Bir felaketzedenin yaşamında geçti sanılan herhangi bir felaket nasıl sessiz sinsi sürüp giderse, işte öyle… Ağacın altında onun bir dalı gibi taze ve esintili duran Mualla’ya sarılmamak için zor tutuyordum kendimi. Hasretimin sularında boğulacak, yani ayrılıkta sıktığım kasların kavuşma anında gevşemesiyle yatağa işeyecek gibi hissediyordum oysaki. Karşımda ve diri gibi oluşunu uzun uzadıya yadsımamın bu narin ve sanki dikkatle bakınca hafiften şeffaf ölüyü incitmesinden çekindiğim için, ayrıca biz kalan sağlar hep birlikte yokuş aşağı yuvarlanıp giderken onun durup tek başına ölmeyi seçmesinde bir suçum olabileceğine dair o eski endişe yüzünden tutuyordum galiba kendimi. Telaşımı belli etmemek için biraz da etrafa ve uzaklara bakındım… ki film devam ediyor, senaryo kör topal çalışıyor demekti bu.

İşte insanlar… “Ve diğerleri…” Çoğunu senelerdir hiç düşünmediğim, kimisini unuttuğum, kimisi de buraya, annemin memleketine ait olmayan, ömrün başka başka kesitlerinden gelip aralara karışmış birçok tanıdık ve akraba, yüzlerinde sohbet bahsine verdikleri farklı anlamlarla bahçe masasının etrafındaydılar. Onları bir araya getiren, ortak geçmişlerinin hatırasıydı: burayı burası yapan ve onları onlar yapan acılar, kayıplar, bir inancın ve kavganın çocukluk dönemi, bir kuşağın hikâyesi… (Şimdi her biri ellili-altmışlı yaşlarında, seksen ve doksanlarındaki anne babalarına bakan, yaşamın fırtınalı seyrinden yırtık yelkenlerle dönmüş bu insanları birlik kılan, içlerini bugün bile ısıtan hikâyeyi küçükken ağzımız bir karış açık dinler, kendi hikâyesiz kuşağımız adına hayıflanırdık, sonradan sonraya öylece, köksüz, ufuksuz ve sıradan yaşamaya alıştık, bizsiz hikâyeler dinlemektense usandık.)

Rüyamdaki masa bir yemek ve yemek sonrası masasıydı: kimi geniş tabaklardaki son lokmalardan herkes başkalarının hayrına feragat etmiş, bir iki saydam kavun dilimi borcamın kıyılarına vurmuş, çaylar gelip gitmeye başlamıştı. Rüyam bir yaz akşamında geçiyordu ve annem o uzun masanın diğer ucunda kraliçeler gibi oturmaktaydı. Orada, o kuzeyde akşamlar yaz ortasında bile soğuk olduğundan omuzlarında anneannemin abaya benzer kalın, uzun hırkalarından biri vardı. Tanıdığımız sıradan kadın değil, geçmişindeki insanlarca özlenmiş özel biriydi o şimdi. Bundan böyle –her zamankinin aksine– önemsiz olan annem değildi, bizdik. Ben ve Mualla Ablam masanın diğer ucundaki annemizi ancak ince bir siluet şeklinde görebilmekten yılmıştık ve bakmıyorduk artık ondan yana. Mualla’nın ortadan ayrılmış bal rengi uzun saçları hafif yağlıydı. (Ablam hep biraz bakımsız değil miydi zaten? Zihni daima bedeniyle uğraşamayacak kadar meşguldü. Hatta elinde olsa kediler gibi yalanarak temizlenmeyi yeğlerdi. Bu güzelliğiyle tezat halini düşünmemiştim yıllardır: güzeller bedenlerine bir başka özenle bakmaz mı? Oysa Mualla kendine karşı pek dikkatsiz olmasıyla da ayrılırdı diğer dilberlerden.) Arada bir attığı bakışlarla beni bazı yaramazlıklara kışkırtıyordu. Bense usluluğumla meşhur bir çocuktum ve bu algıyı Mualla’nın yerinde duramayışı yüzünden yıkmaya kıyamıyordum. Mualla oldum olası hayatın sunduğundan hiç değilse biraz daha fazlasını almaya gayret ederdi. Eldekine razı ve azla yetinmeye kani olan bense ablamı eğlencenin yegâne anahtarı olarak benimsediğimden peşinden sürüklenip giderdim.

Rüyalar Muallası her zamanki efeliğinden bir şeyler yitirmiş gibiydi. Hem çağırıyordu beni, hem sanki biraz endişeliydi… Üstelik elinde uygun bir yer bulup da bırakamadığı bir şey, saçma ve yersiz bir bohça vardı. Bir an gelip yine de yükünü tekinsiz bir yere, bir duvar dibine bırakmakta karar kıldı. Ve ikimiz akşamüzeri çarşıya inen bir minibüse bindik. 

***

Minibüs konusunda bize önceden verilen tüm öğütleri –şu renk olanlara binmeyin, şuradan geçene el etmeyin, şoförle sohbet etmeyin gibi– boş verip sakıncalı bir minibüse bindik, Mualla şoförün yanındaki koltuğa oturdu, onunla muhabbete girdi ve biz ikimiz yine de sağ salim çarşıya inmeyi başardık. 

Çarşıda yapacak pek bir şey yoktu… Çoğu küçük yerde olduğu gibi çarşı sadece bir şeyler satın alınıp, bir iki iş halledilen bir yerdi ve istisnası sadece camiiyle kahveydi. Biz de yüncüye girdik, düğmeler baktık, çıktık. Veya Mualla yeleği için birkaç mavi düğme almış olabilirdi çünkü az sayıda giysisiyle uğraşmayı, onlara küçük detaylar ekleyip çıkarmayı severdi, çünkü o zamanlar yeni giysiler alınmazdı, hatta hiçbir şey alınmaz, her şey örülür ve dikilirdi. Çarşıdaki dükkânların çoğu kapanmak üzereydi. Satıcılar televizyon karşısındaki ezilmiş kanepelerine yayılıp çaylarını yudumlamak ve karılarını her tür hizmetlerine koşturmak için sabırsızdı. Mualla’nın asıl bel bağladığı havalı bir mekân vardı – varmış. Başından beri belki de tek derdi oraya gitmekmiş. Annemin doğduğu kasabada öyle bir mekân tabii ki yoktur gerçekte. Ama rüya gereği vardı ve görülen lüzum üzerine o saatte açıktı.

Film arası gibi kısa bir karartmadan sonra ikimizi o mekânda gördüm. Tavandan loş, çizgili bir ışık yayılıyordu. Ahşap ve ışığın yarattığı şıklığa uygun hoş bir koku vardı içeride – mandalinayla kahve karışımı bir koku olmalıydı ya da öyle varsayıyordum. Nobody knows you when you’re down and out çalıyordu ki herhalde yakınlarda dinlemiştim bu parçayı. Duvarlarda minimalist tablolar ve modern birtakım şeyler asılıydı. Barmen çok leziz, serinletici kokteyller hazırlıyor, içlerine muhakkak nane, maydanoz gibi tadını salmaya gönülsüz yeşillikler koyuyordu. Biz ve başka gençler kokteyllerin de etkisiyle yavaş yavaş gevşedik ve oraya hep beraber gelmişiz gibi konuşup gülüşmeye, sonra da dans etmeye başladık ki baston yutmuş kendimi ilk kez bu filmde dans ederken görüyordum. Ölçüsüzce sallayıp durduğum uzun kollarımla garip görünüyor olmalıydım ama aldırdığım yoktu. Seyirci ben, utangaç çocuğunu sahnede izleyen ana gibi duygulandı. Sonra, vakit ilerledikçe dans eden ve galiba pek yakışıklı olmayışıyla içime su serpen bir delikanlıdan hoş ilgiler gören dansçı ben’i bir şeyler tedirgin etmeye başladı. Mualla’da an an gördüğüm mavimsi şeffaflığın arttığını, üstelik dans edenler arasında başka şeffafların da belirdiğini, bunların da herhalde ruhlar aleminden indiklerini, günahkâr öte dünya ruhlarının edepsiz bir alemine katıldığımı, onlarla birlikte kendimden geçtiğimi düşünmeye başladım. Mavimsilere morumsular karıştı, morlar eflatuna çaldı. Ben korktukça bu şeffaf varlıklar seyreldi, cesaretlendikçe yine çoğaldı, şüphelendikçe azaldı, “yok canım” dedikçe tekrar şurada burada kiminin eteği, kiminin saçı, kiminin sakalları mavi, leylak rengi ya da lacivert parladı. Her şeyi bitirmek için uyanmamın yeteceğini söylüyordum kendime ama mevcut dünyada böyle şen bir yerim yoktu, üstelik kavalyemin nazik ilgisinden hoşnuttum; diyeceğim, beni de içine alan, vay canına ki dışarıda bırakmayan, kavrayan bu şaibeli topluluğun içinde bulutlarda gibiydim ve Mualla çok yakınımda teninde simli maviliklerle, sağ ya da ölü ne fark eder, ışıldıyordu. Masum kokteyllerimizin çok da masum olmayabileceğinden kuşkulanınca barmenin tıraşlı, efendi yüzünü görüyordum tezgâhın arkasında, gülümsüyor ve işini yapıyordu özenle. “Yok canım” diyordum, “sadece mutluluk işte, alışkın olmadığımdan garipsiyorum, bir yerlerde zaten mevcut olması gerekmiyor muydu, Muallalı çocukluk günlerinde de yok muydu, bir taşın altından, iki kanepe minderinin arasından çıkmalı değil miydi bunca zaman?” Kendimi böyle avutuyor fakat çok geçmeden, “aynaya bakıp kendimi görmeliyim,” diyordum, “yoksa ben de mi öldüm, ben de mi maviyim artık, ben de mi şeffaf ve vurdumduymazım, onlar gibi miyim? Edepsiz bir ölü müyüm? Mualla beni almaya mı gelmiş, kendi başına sevinemeyen, yaşayamayan küçük kardeşini, bir not bile bırakmadan terk ettiği kardeşini öte dünyasının oyunlarına katmak için mi teşrif etmiş?” Sonra bir tıkırtı duydum ki nasıl duymuş olabilirdim o gürültüde? Ama belli ki tek ben değildim duyan, onlar, o diri ve ölüler de duydular ve barmen müziğin sesini kıstı: binanın üst katında oturan normal aile kalorifer borusuna oklava ya da bastonla vuruyordu. O zaman kendime geldim. Yayıldığım seyirci koltuğunda doğruldum. Delikanlı gitti. Morlu lacivertli diğerleri hiç var olmamış gibi eksildiler. Mualla da ilk baştaki belli belirsiz şeffaflığına döndü. Sonra, sanki bu tıkırtı o mekandaki herkese değil de sadece biz kız kardeşlere yönelikmiş gibi suçlu ve gücenik, mecburen oradan ayrıldık. 

Mualla kısacık da olsa onaylanmayan bir şey yaptığı için memnundu veya öyle görünmeye çalışıyordu. Karanlıkta maviliği simli bir pırıltıya dönüşmüştü. Bize doğru koşarak ve havlayarak gelen bir köpeğe kollarını açtı, onu kucakladı – köpek de ona kavuştuğuna sevinmiş gibi kuyruğunu sallamaya koyuldu. Köpeğin ıslaklığı ve pireleri Mualla’ya bulaştı, onun simleri köpeğe geçti. Sonra birbirlerinden ayrıldılar ve biraz ıslak, şeffaf ve pırıltılı, biraz leş, biraz mis kokulu Mualla kaldı, köpekse kayboldu. Köpeklerle kucaklaşabildiğine göre eve gitme işini de bir şekilde halledecektir diyordum. Oysaki Mualla’nın mor dudaklarından sızan endişeli mırıltıyı duymaya başlamıştım. Gitgide o da benim gibi sersem ve kaybolmuş bir çocuğa dönüşürken artık çarşı ve mahalle iki ayrı kıtaydı ve kötü adamlar yeni yeni iniyordu sokaklara… 

Sonra nasıl olduysa ikimiz, belki bir daha yaramazlık yapmayacağımız vaadiyle tanrıya veya rüyada görülen lüzum üzerine mahalleye dönüverdik. Yetişkinler masası dağılmıştı, kapı üzerindeki ampulden vuran ışıkta kavun suyu iyi silinmemiş muşambaya konan birkaç kara sinek gördüm. Senaryo hâlâ iyi kötü çalışıyor demekti bu da. İçerideki odalardan birinde iki karşılıklı yatak iri pembe güllü nevresimleriyle tertemiz bizi bekliyordu. Elimizi ayağımızı yıkayıp, pijamalarımızı giyip yataklara girdik. Mualla’nın gitgide incelen teni yorganın altından mavimsi ışığını yayıyordu. Ablam uykuya saniyeler içinde daldı. Ben onu izlemekten uyuyamadım. Rüya zamanıyla ne kadar izledim bilmiyorum. Sanırım Mualla gitgide mavileşip erirken hava da ışıyordu ve sinema salonun kapısını aralamıştı artık biletçi… o sıralarda ben de dalmış olmalıyım rüyamdaki uykuma.

***

Akşamüzeri, aylak mesaimin sonlarına doğru, bir sigara içmek için dışarı, orta avluya çıktığımda rüya yine doldu içime. Ortadan bir yerden merak ettim: Mualla’nın duvar dibine bıraktığı minik bohçası nereye gitmişti ve içinde ne vardı? 

Ve hayır, Mualla kendini hayırsız kocası yüzünden öldürmedi. 

Günay Çetao Kızılırmak