Duran Emre Kanacı’nın ilk romanı “Büyük Deniz Köpürüyor” İthaki Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyoruz.

Annelerinin sözünü dinlemeyen çocuklara ne olurdu?
Arkası şefkat yüklü tiz haykırışların muhatabı çocuklar bir köşeye sinmiş kıs kıs gülerken, yeraltının rutubetli köşelerinden birinde birbirlerini çiğneyerek yerüstüne kulak kabartan iblisler bu haykırışları dinlemiyorlar mıydı? Bu öfkeli kadın kimdir, onun çocuğu hangisidir? Çocuğun kabahati nedir? Hak ettiği ceza yeraltına kaçırılıp ayak tabanlarının soyulması mıdır? Dişlerinin sökülmesi midir? İblisler birbirlerine sormuyorlar mıydı? Nepis; bacakları üzerine çökmüş, saçlarını başının iki yanından serbest bırakmış, tırnaklarını avuçlarına bastırıyordu. Annelerinin sözünü dinlemeyen çocuklara ne olurdu? Tüm bedeninde bir huzursuzluk duyuyordu Nepis. Doğduğu kent Ugarit’i, kentin doğu kapısına yarım günlük mesafedeki su kuyularını düşündü. Kuyuların ilerisindeki oyukları getirdi gözünün önüne. Kenan Diyarı’nı vuran büyük depremden sonra ortaya çıkmış irili ufaklı kara deliklerdi bunlar. Doğudan gelen kervanları kuyularda karşılamaya giden tüccar yamaklarının, ısrarlarına dayanamayıp yanlarında götürdüğü her çocuk eğilip oyuklardan birine, yeraltını dinlemişti muhakkak. Kulaklarına ve boyunlarına vuran o ıslak nefesler, günün batıda eriyip gitmesini bekleyen iblislere ait değil miydi? Son bir parça gün ışığı oyukları yalayıp kuma karıştığında iblisler birbirlerini ite kaka yerüstüne çıkmaya yarışacak, kente girip, annelerinin adlarını haykırdıkları o edepsiz çocukları bir bir bulacaklardı. Doğu kapısı muhafızlarından Ank vardı hani, Yürekli Ank, ufukta baş gösterip iki kanat çırpışıyla kent ateşlerinin yamacında biten bu gecenin yaratıklarını birahanelerde öyle ustalıkla anlatırdı ki her seferinde tası karşılıksız dolardı arpa birasıyla. Rahiplerden biri kent meydanını ağır ağır turlayana ve Ank’ı kuşatmış zevzek kalabalığı dağıtmak için tam önlerinde durup ilahiler okumaya başlayana dek, Ank’ın anlattıkları içtiği biranın ve yediği soğan kebaplarının ödemesiydi. Bulutların ve yeraltı sularının sahibi Efendi Ba’al’e ant olsundu. Hemen hemen bütün kentliler gibi Ank da sözüne böyle büyük bir yeminle başlardı. Efendi Ba’al ki kuzeyde zirvesi her daim kel olan dağ Haddu’da, tunç başlı aslanların koruduğu tahtında oturur, Tanrılar Meclisi’ni yönetirdi ve onun adına içilen antların bozulmasının şüphesiz hazin sonuçları vardı. Yürekli Ank ve doğu kapısının muhafızlar birliği iblislerin yırtık kanatlarını oklarıyla perişan etmese ve mızraklarıyla tüylü bedenlerini deşip günün ilk ışığıyla buharlaşmaları için kent kapılarına asmasa, işte iblisler, kentte pençelerini karınlarına geçirmedik tek çocuk bırakmazdı.
Nepis, boğazından yükselen böğürtüyle geçmişin hoş anlarından sıyrıldı, ellerini karnına bastırdı. Anladı ki iblislerden biri onlar tekneye binip Ugarit’i terk etmeden evvel onun bedenine sızmış. Belki ateşe verdikleri buğday tarlalarından yükselen dumanla kente giren gözü dönmüş düşmana okuduğu lanetlerden belki kenti kıyıdan sıkıştırmış ölüm teknelerine savurduğu küfürlerden sebep bir iblis boğazından girivermiş, göğsünden aşmış, kasığının üzerine oturmuş ve şimdi sivri tırnaklarıyla Nepis’in karnını deşmeye uğraşıyordu. Bir eliyle yüzünü kapayan saçlarını topladı Nepis. Bir çocuksu güdüyle sağında ve solunda kim varsa hepsinin onu izlediğini sanıyordu. Annelerinin sözünü dinlemeyen çocuklara işte tam da bu olurdu! Durdu, gülümsedi Nepis, sağındakilerin ve solundakilerin onu duyacağından emin, dişlerini sıktı: “Çocuk muyum ben!” Çocuk, mesela Rahip Riy’e göre tanrıların ilahi tohumu, Tebu Ata’ya göre ise dirlik içinde bir Kenan Diyarı’nın anahtarı idi. Ugarit kenti için çocuk, oyun peşinde koştuğu anları çömleklere resmedilen, iş başındaki anne babalarını taklide uğraşan minyatür neşe kaynakları idi. Nepis’e göre ise korunma ihtiyacı olan zayıf insancıklar. Nepis’in korunmaya ihtiyacı yoktu! Teknenin sallantısı ise ona yanıldığını haber veriyordu, işte Büyük Deniz’e yelken açmış bu tekne onu saklıyor, geride, evinin kutsallığını bozmuş düşmanlardan onu koruyordu; Nepis avuçlarını tekne zeminine bastırarak onu hareketsizleştirmek, haklılığını bağırmak istiyordu, o çocuk değildi! Bu kavganın ağırlığını yüreğinde duyarken sonunda içindeki iblis de muvaffak oldu ve Nepis dirseklerini tekne zeminine bastırıp karnından yükselen ateşi boşalttı. Elinin tersiyle ağzını sildi, “Efendi Ba’al,” dedi, bu kez kimsenin duyamayacağı bir sesle, “bedenimi yurt bellemiş bu iblisi kırbacınla ikiye yarman içindir yakarışım!” Kısa bir dua okuyup bitirdi. Kız kardeşi Bahu’ya göre Nepis, annesinin sözünü dinlese başına elbette bunlar gelmeyecekti. Annesi İşhat, kuru zencefil kabuklarını avuçları arasında ezer, huzursuzlanan çocukların dudakları arasına uzatırdı. Fazlasını, ince bir yün iplikle sağ bileğine bağlı keten keseye geri koyardı. Kesenin üzerindeki başak işlemesi, annesi yürürken ufak bir altın parçası gibi parlayarak sallanırdı havada. Zencefil kabuklarını çiğneyen çocukların karınları yatışır, böğürtüleri dinerdi. Nepis kabukları çiğnemeyi reddetmekte direnmiş, annesinin elini itmişti. İşhat geri çekilmiş, bir an onun yüzüne bakmış, sonra Bahu’nun ve diğer çocukların yanına gitmişti. Kabukları paylaştırırken bir yandan da çocukları koruması için genç ve temiz olanların hanımı tanrı Nikkal’e dua etmişti. Nikkal; türlü güzel kuşların polenleri etrafa saçtığı, ışıltılı böceklerin çiçekleri birbirlerine kavuşturduğu o bereketli meyve bahçesinden tekne karnında sıkışıp kalmış, bir bilinmezliğe seyahat eden çocukların yüzüne baksın, onlara yaşam bahşetsindi.

Nepis, boğazını dağlayan safranın teknenin ahşap zeminini erittiğini, içeri su dolduğunu görür gibi oldu. Yerden kuvvet alarak sıçradı. Gerçekten de bir sıra çocuğun onu izlediğini gördü. Annesine karşı işlediği günah sebebiyle uğradığı kötü akıbetin çocuklar için muhakkak iyi bir ders olduğunu düşündü. Çoğu ondan yalnızca birkaç bahar sonra doğmuş idiler, yine de Nepis’in sıklıkla başının arkasında topladığı uzun saçları ve tuniğinin kemerini bağladığında göğsünde beliren iki kabartı diğerleriyle arasına onlar için aşılması imkânsız görünen bir mesafe koyuyordu. Çocuklar, onu teknenin bu daracık karnında bile çok uzaklardan, hayret ve zevkle izliyorlardı. Aralarında yalnız Bahu, babasının değerlisi, Nepis’e bu nahoş durumunda ilişebilecek cesarete sahipti. Öne çıktı, ablasını işaret edip çıplak göbeğini tuttu, bir kahkaha patlattı. Diğerlerinin onu taklit etme güdüsü, Nepis, sillesini kardeşinin yanağına indirince sinip gitti. Bahu, yana yatırdığı yüzünü kaldırdı, iri gözlerinin kenarında birkaç damla yaş birikinceye kadar kendisini sıktı, nefesini bırakıp bir çığlık attı. O zaman anneleri İşhat, eteklerini sürüyerek geldi, Nepis’i teknenin öteki ucuna çekmeye başladı. Zaman taşkınlık yapacak zaman mıydı? Nepis, annesinin elinden kurtuldu, dağılmış saçlarını savurarak başı dik, ağır adımlarla tavandaki sıkı tahtalardan sızan sönük gün ışığının düşmediği bir köşeye çekildi. Başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamış uyuklayan iki kadının arasına yalnız huzurlarını kaçırıp onları ayaklandırmak arzusuyla oturdu. Bu tekne karnında huzuru nasıl bulmuşlardı da bir söğüdün serin gölgesine çekilmiş gibi bırakmışlardı kendilerini? Kadınlar söylenerek kalçalarını yana kaydırdılar. Nepis onların, sonra diğerlerinin yüzlerine baktı teker teker. Nefes almanın bile her geçen an zorlaştığı bu yerde nasıl oluyordu da onlar bu denli kaygısızdılar? Ya dalgalar arasında ıslak kanatlarıyla çırpına çırpına dolaşan, pulları dökülmüş soluk gri kuyruğunu tekneye çarpıp kaçarak tedirginlik yayan boğucu su ruhu? Denizin karanlık kısımlarına uzun süre bakanların zihinlerine, köpüklerin arasından uzattığı yapışkan duyargalarıyla sızan, şimdiNepis’i su yutup boğulduğu kâbuslara gark eden, bedenine bir güçten düşme hâli veren, ona ayin vakitlerini kaçırtan su ruhu diğerlerine hiç musallat olmuyor muydu? Yalnız Nepis miydi tepelerine çöken alacakaranlığın günün doğumuna mı yoksa batışına mı işaret ettiğini kestiremeyen? Kadınlardan biri dudaklarını şapırdatarak başını Nepis’in omzuna kaydırdığında, Nepis ona karşı ölesiye bir kıskançlık duydu. Sonra kıskançlığından utandı. Fakat hayır, işte bu kadın, kıyı balıkçılarından Sinat, Nepis’in omzunda uykunun o sıcak yurduna taşınırken Nepis karnındaki iblisle, zihnindeki su ruhuyla boğuşuyordu şimdi; beyaz sedir tomruklarıyla göğe yükseltilmiş bir tapınak dokunulmazlığındaki bedeni, alenen işgal ediliyordu! Su ruhu nereden geldiklerini ve nereye gittiklerini düşünmeye itiyordu onu, gözlerinin önünde dönüp duran ve daha şimdiden yıpranmaya ve dökülmeye başlamış sahneleri görmeye zorluyordu. Kenan Diyarı’ndan sahneler. Evinden, yüksek dağlarla Büyük Deniz’in karşılıklı kuşattığı biricik, yeşil yurdundan, Ugarit kentinden sahneler: Ugarit kralı Ammurapi ve valisi Uzzinu’yla istişarelerini bitirdikten sonra kenti turlayan Mısırlı seyyahların yüceliğini överek selamladıkları güneş, güneşin kent duvarları üzerinden aşışı, sonra ufukta, Büyük Deniz’in suyunda eriyişi. Bir tam gün. Şenlik ateşlerinin alacalı gölgelerini yırtarak doğan bir tam gece. Sınırları Nepis’in zihninde nicedir belirli, o ne zaman başlayıp ne zaman bittiği bilindik anlar: Bahçelerde sepetleri dolup taşınca pazılarına saplanan sızı, pazarlarda boğazını tırmalayan ciğer dolusu naralar, tapınakta katlayıp üzerine oturduğu bacaklarındaki uyuşukluk. Babasının bir badem ağacının gölgesine uzanıp gözlerini kapaması, akşam vakitlerinde pazar meydanının boşalması, rahibin buhurdanlığı söndürmesi. Hepsi belirli anların bittiğini gösteren emarelerdi. Burada, tekne karnında Nepis artık bir şeylerden emin olmayı geride bırakalı, anların bittiğini gösteren emareleri görmeyeli çok olmuştu. Burada hiçbir an bilindik değildi.

Duran Emre Kanacı, temel bilimler eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde, yüksek lisans çalışmalarını Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde tamamladı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde aynı bölümde genç bilim insanlarının eğitimine katkıda bulundu. Bugünlerde Köln Üniversitesi’nde sinirbilim alanında, beyinde öğrenme ve hafızanın moleküler temelleri üzerine çalışıyor. Sözcükler, kitap-lık, Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Hikâyeci, Parşömen, İshak Edebiyat, Yazı-Yorum gibi dergilerde; Anthology of Turkish Science Fiction, Kitap Cumhuriyeti Yaz Öyküleri Seçkisi, Duvarın Ardı Öykü Seçkisi, Huzursuz Kelimeler Şiir Seçkisi gibi seçkilerde metinleri yayımlandı. 2020’de Gammaz adlı öyküsüyle Altıncı Kara Hafta İstanbul Polisiye Öykü Yarışması’nda ikinci oldu. 2021’de yayımlanan ilk öykü kitabı Yapı ve Yasa, 2022 Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri’nde kısa liste kapsamına alındı. 2023’te İngilizce öykü kitabı Under the Rose Bush yayımlandı. Şimdilerde Prolog Dergi’ye gelen kurgu ve kurgu dışı metinlerin editoryal çalışmalarını yapıyor, öykü seçkileri hazırlıyor.
