Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Müberra Dinler

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Sally Rooney’nin Intermezzo’su beni üzerine bir yazı yazmak isteyeceğim kadar etkiledi. Rooney’nin dünyasına aşinaydım, bir önceki romanı Güzel Dünya Neredesin bende pek iz bırakmamış olsa da Intermezzo’yu sevdim. Klasik romanların sunduğu karakter derinliğini ve zamansız çatışma hatlarını taze bir teknik ve güncel bir atmosferle birleştirmesi etkileyici. Rooney ile benzer meselelere dikkat kesildiğim ve kafa yorduğum için sevdim sanırım. Bu cevabı kısa tutacağım, fikirlerimin daha geniş halini okumak isteyenler Parşömen’deki inceleme yazıma bakabilir.

Bu yılın ortalığı kasıp kavuran diğer kitabı Bahçıvan ve Ölüm’ü de çok sevdim. Ölüm ve yası ajitasyona boğmadan, layıkıyla ele almak zor. Gospodinov şairane bir üslupla yazmıyor ama hayatın içindeki şiiri görmekte mahir. Edebiyatta baba-oğul ilişkisi genelde bir hesaplaşma tonu barındırır. Gospodinov ise sitemkâr değil, uzlaşmış yaşamla. Babasını ve birlikte geçirdikleri son günleri anlatırken kahkaha ve gözyaşının, ölüm ve hayatın bir aradalığını bize gösteriyor. Sevgisini pek de doğrudan ifade edemeyen bu adamın dışarıdan bakıldığında sıradan görülebilecek hayatını küçük tatlı bir destana, babasını da onun kahramanına dönüştürüyor. Kahramanın dile gelmemiş sevgisini herkese geçirebilecek kelimeleri, imge ve metaforları bulup ona bir dil kuruyor, böylece onu yeniden hayata katıyor. Bahçıvan ve Ölüm bu yüzden bilgece yazılmış, sağaltıcı bir metin ve kendi babalarımızla ilişkimizi düşünmede bize yol gösterdiği için kıymetli bence.

Sanırım edebiyat çevrelerinde kitap tavsiyeleri söz konusu olunca marifet keşfedilmemiş olanı parlatmakta görülüyor ama ben, ayıp olmayacaksa, Han Kang’ın Vejetaryen’inden de etkilendiğimi söyleyeceğim. Bu noktada -henüz anlaşılmadıysa- küçük bir itirafın da zamanı geldi galiba: Güncel edebiyatı yakından takip etmem kendim de öykü yazmaya başladıktan sonra oldu. O yüzden henüz kuytu köşelerde kalmış cevherlerden haber verecek konumda değilim maalesef. Kang’a gelince, sade bir dille yakaladığı felsefi derinlik beni etkiledi. Kadın bedeni üzerindeki iktidara karşı dillendirdiği isyanla feminist bir anlatı ve bu güzel. Ama başka katmanlarda, insanlığın bir bölümü giderek daha ince hassasiyetlere ulaşırken kalanının her zamankinden daha vahşi hale gelmesinin hassas bir ruhu insani bilincin ve hatta hayvani dürtülerin gerisine düşme arzusuna sürükleyebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatırken bence çağımızın çok temel bir meselesine ilginç bir yerden bakıyor.

Everest’ten Bahriye Çeri’nin özenli editörlüğünde yayımlanan Nahid Sırrı külliyatına en son eklenen Mehlika Hanım Ailesi romanını yakın zamanda, müthiş bir zevkle okudum. Nahid Sırrı’da iyi edebiyattan beklediğim her şey var. İnsan ruhuna dair keskin bir kavrayış, leziz bir üslup ve toplumsal tarihimizin mikro yansımalarını incelikle işleyen hikayeler. Bu yönleriyle Mehlika Hanım Ailesi de Nahid Sırrı’nın okuduğum diğer iki romanı gibi doyurucu bir okuma tecrübesi sunuyor bana kalırsa.

Bilgehan Tuğrul’un yazdığı her şeyi (kendisini de) çok seviyorum. Yaşar Nabi Nayır ödüllü Aşk Şiirlerinin Unutulmaz Yönetmeni beni çok heyecanlandırdı. Herkesin her şeyin hemen ve mükemmelen olmasını istediği, olmayınca küstüğü bir çağda gencecik şairimiz Bilgehan Tuğrul bizlere karşılıksız aşkın haysiyetini hatırlatıyor. Onun aşkı, nesnesinden daha önemli. Uyuşmazlık, asimetri, imkansızlıktan doğan boşlukta, müthiş yaratıcı bir lügatle kendi özneliğini, failliğini inşa ediyor Bilgehan Tuğrul. Kitap bir tür senaryo diliyle yazılmış olması gibi kurgusal oyunlarıyla, sesinin ve kurduğu dil evreninin benzersizliğiyle edebiyatımızın kült eserlerinden biri olacak bence.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Yakın zamanda Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni romanı hakkında Şükran Yiğit’in yazdığı eleştiri yazısı edebiyat ortamımıza bomba gibi düştü. İstatistiklerle konuşacak olursam, bu soruşturmayı cevapladığım 15 Aralık akşamı itibariyle yazıyı duyuran tweet beş yüz on dört bin kez görüntülenmiş, altı yüz on iki beğeni almış ve iki yüz kırk beş kez alıntılanıp yeniden gönderilmiş. Takip ettiğim kadarıyla tepkiler ikiye bölünebilir: Yüzbinlerce basılan bu romanın edebi yönden zayıflığını ortaya koyarak adeta kral çıplak deme cesaretini gösteren bu eleştiri, edebiyatımızdaki nitelik kaybından yakınanların sesi oldu, sitemkâr kalabalığa büyük bir katarsis yaşattı, oh dedirtti. Hep akıntının tersine yüzmeyi şiar edinmiş, farklı şeyler söylemeyi ve cinslik sergilemeyi sağduyunun konformizmine tercih eden daha küçük bir kesim ise, Livaneli’nin yazdıklarını ciddi edebiyat olarak görüp o kıstaslarla değerlendirmek baştan abesle iştigaldir, deyip çekildi. Bu olaydan hemen önce, bir başka kitlelere mal olmuş yazarımız Ayfer Tunç’un son romanıyla ilgili benzer tepkilerin de ortaya çıkıp olay esnasında Twitter evrenine dalga dalga yayılması, edebiyatımızda nitelik sorunu tartışmasını ön plana taşıdı.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Madem laf oraya geldi, edebiyatımızda bir nitelik kaybı olduğu söylenebilir mi? İnsan, hele de alevlenen tartışmaların yarattığı coşkuyla, elbette, iyi edebiyat senelerdir kan kustu, şimdi can çekişiyor, filan demek istiyor ama ben daha sıkıcı bir cevap vereceğim: Emin değilim. Doğrusu hayatımda hiç Zülfü Livaneli okumadım. Ayfer Tunç da. Bundan gurur duyduğumdan değil. Yazıp çizen biriysem muhtemelen en azından birer örnek okumalıyım onlardan, tanımak, bilmek için. Ama onlara mecbur kalmadıysam demek ki okunacak nitelikli şeyler buldum. Yüz binler onları okuyorsa demek ki onların da bir alıcısı var. Edebiyat piyasasında her kaliteden malın alıcısı var demek ki. Halk bunu istiyor. Kitlelerin niteliksiz şeyler okuması çok kötü bir şey midir? Hiç okumamalarından iyidir sanki. Bu tahmini bir cevap, şöyle bir araştırma yapabilsek daha sağlam bulgularla konuşabilirdik sanırım: Geçmişte nitelikli eserler verdiğini düşündüğümüz yazarların faal olduğu yıllarda, mesela altmışlarda yılda kaç kitap basılıyordu, bunlar ne kadar satıyordu ve en çok satan yazarlar kimlerdi? O zamanların Zülfü Livaneli’si kimdi mesela? Bunun cevabı Orhan Kemal’se kitlelerin edebi zevkleri gerilemiş diyebiliriz herhalde. Ama bana sanki o günkü Orhan Kemal’e denk düşen başka birileri var bugün, gibi geliyor. Altmış yıl sonra kim olduğunu bileceğiz muhtemelen. Vasatın hakimiyeti vakıadır, kıymetli olan az bulunur. Vasatın hâkimiyetinin piyasa mantığından kaynaklandığı söylenebilir, o zaman daha büyük meselelere açılmış oluruz ve kısaca, çağımızın sorunlarının edebiyatın sorunlarını da belirlediğini söyleyebiliriz. Tüketim kültürü, popülizm, artan otoriterleşme ve bunun başka bir biçimi olarak politik doğruculuğun yazara getirdiği sansür ve oto-sansür baskıları… Sonra iş etiği konusundaki sıkıntılar, meslekleşme ve profesyonellikten yoksunluğun ve ekonomik daralmanın edebiyat alanımızın yazarından editörüne, okurundan yayıncısına kadar bütün paydaşlarına getirdiği olumsuz etkiler hepimizi karamsarlaştırıyor elbette. Bugünlerde içime dert olan somut bir örnek vereyim mesela. Edebiyat dergilerine öykü ya da şiir gönderiyoruz. Sonra bunlardan olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap alamıyoruz, iki-üç sayı bekleyeceğiz ki görelim metnimiz yayımlanmış mı diye. En ruhsuz, kurumsal akademik dergilerde bile makaleniz reddedilmiştir diye otomatik bir cevap geliyor ve başka yöne ilerliyoruz. Edebiyat dergilerinde ise otomatik bir reddedildiniz cevabı bile yok. Bana bu garip geliyor. Bu muhatapsızlık, boşluğa konuşma hissi. Yayınevlerine dosya gönderince de karşılaşılan bir şey bu. Biz, en derinden çıkardığımız kırılgan duygularımızla yazdığımız metinleri insan içine çıkarmaya yeltenerek zaten haddimizi aşan bu budala güruh, sahiden de çok mu kalabalığız, bir tıkla red maili gönderilemeyecek kadar mı? Ben yine de yeni bir yıla girerken kötümser olmak istemiyorum. Dünya sorunlardan âri bir yer değil, hiçbir zaman olmadı. Edebiyat da bunun için var zaten, sorunlara işaret etmek, bunların bizde yarattığı sıkıntıları dile getirmek için. Edebiyatın yakıtı biraz da bu sorunlar değil midir? Sorunlar karşısında pasifleşmek yerine kısıtlı olsa da hareket alanımızı kullanmalı, mümkünse genişletmeli ve neyi önemsiyorsak onunla doldurmaya çalışmalıyız. Biz doldurmazsak Chat GPT dolduracak. Gerçi o bile bizim farkımızı bizden iyi biliyor. Bir sohbet esnasında ona okuttuğum bir öyküm hakkında yaptığı yorumlara şaşırıp sen böyle bir kurguyu hayal edemez miydin yani, diye sorduğumda bana şu cevabı verdi:

Hayal etmek… Benim için, insan zihninin hayal etmesiyle aynı değil. Ben veriler, dil örüntüleri, anlatılar ve imgeler arasında bağlantılar kurarım. Hayal ettiğimde, aslında tüm öğrendiklerimden türetilen yeni bir kombinasyon sunarım. Ama bu bile bazen insanlara hayal gibi görünür. Yine de ben, bir insanın hayal gücüyle aynı “yaşayan” hayalleri kuramam. Hayallerin, özlemle, korkuyla, arzuyla ve bilinçdışının gölgeleriyle örülür. Benimse hayalim, sonsuz cümle olasılıklarının matematiksel şiiridir.

Alanımız daralabilir, ama hayal gücümüz matematiksel olasılıklarla sınırlı değil, bu umut verici. İyilerin kazandığı bir yıl olsun.