5.Şubat.24

Otobüs yolculuğunda yanından yöresinden geçtiğimiz kasabalar. Sadece orada doğanların ve oraya gitmek zorunda kalanların yaşadığı ilçeler.

Neler oluyor oralarda?

Her yerde neler oluyorsa.

Hiç kasabada yaşamamışların gizemli ya da yalnız buldukları, uzaklara bakan suskun adamlarla dolu olduğunu sandıkları yerler. Aksine, kasabalarda herkes çok konuşur. Çünkü çok bilir. Sizi tanımayanlar bile soyadınızdan dedenizi bilirler, tanırlar. Yeni tanıştığınız biri amcanızın çocukluk arkadaşı çıkabilir. İlla ki kuyruklar değmiştir. Ve biraz bu yüzden, biraz da zaman bolluğundan (daha doğrusu ahestelikten) herkes herkes hakkında bilgi sahibidir. Yüzölçümü küçük, nüfus azdır… Metrekareye düşen “başkaları hakkında edilen sözlerin” miktarı yüksektir. Bilinir tanınır olmanın bir güzelliği vardır yine de. Bir ömrü doğduğu yerde tamamlayanların, sadece onların sahip olduğu bir bilgelik de vardır.

***

Tercümanlar için “bağlam” mucizevi, sihirli bir sözcüktür. Hiç tercüme yapmamışlar, çeviri için bağlamını görmem, duymam lazım dediğinizde inanmaz bakarlar yüzünüze (bilmiyor). Oysa bağlam anlamın neredeyse tamamıdır.

Bağlam deyince ilkokuldayken, henüz tercüme nedir bilmezken yaşadığım bir olay geldi aklıma. Annem nüfus memuruydu ve okul çıkışları hemen her gün annemin dairesine uğrardım. Hükümet konağının en üst katındaki nüfus memurluğu kara kaplı kocaman kütükleriyle, bazı harflerin tutukluk yaptığı daktilolarıyla, karbon kağıtlarıyla ve çay markalarıyla eğlenceli sayılabilecek bir yerdi on yaşındaki Onur için.

Bir gün merdivenleri çıkarken, adamın biri durdurdu beni. “Sen kimin oğlusun bakayım?” adlı o müthiş soruyu sordu. Ben de düşündüm. Burası annemin işyeri olduğuna göre, ben tam da şu anda onun yanına gittiğime göre, annemin oğlu olmam bağlamın zorunlu kıldığı bir yanıttı bana kalırsa. Ben nüfus memuru annemin oğluydum. Aynı soruyu biri bana okulda sormuş olsa, benden bir üst sınıfı okutan babamın adını verip onun oğlu olduğumu söylerdim. Çünkü bağlam bunu gerektirirdi.

Fakat hükümet konağının merdivenlerinde verdiğim yanıt, soruyu soran memur amcayı (bağlam duygusundan yoksun ve feminizmden bihaber olduğu için) memnun etmedi. Bir nasihat da aşk etmişti suratıma: Biri sana kimin oğlu olduğunu sorduğunda babanın adını söyleyeceksin!

Bağlam önemli.

8.Şubat.24

Sakalboğan köprüsünün adını nereden aldığıdır

Köyde suç kol geziyordu. Bir kısım köylü de kara kara düşünüyor, bu kara düşünceleri de eksik kalan başka bir suçu çağırıyordu: Haraç. Pazarın kurulduğu büyükçe kasabaya giden yoldaki dere, pazar yerine ulaşmaya çalışan çiftçilere, hayatın türlü zorlukları altında ezilen bu fukaralara cigara üstüne cigara yaktırıyordu kederden. Çünkü derenin üstüne kurulmuş olan köprüde, karanlığı ganimet bilen haramiler, çiftçilerin gün boyunca boğazlarını patlatarak sattıkları zerzevattan kazandıkları üç beş kuruşu bıçak ya da altıpatlar marifetiyle cebe indiriyorlardı. Evlerin beti bereketi kalmamıştı, huzuru kaçmıştı.

İhtiyar heyeti olağanüstü toplanıp bir karar aldı. Köyün iri kıyım ve başıbozuk delikanlısı Fatih’e bir teklifte bulundular. Geceleri köprünün başında bekleyecek, haydutlara haramilere karşı köylülerin güvenliğini sağlayacaktı. Karşılık olarak kendisine para ve gıda yardımı yapılacaktı. Fatih fazla düşünmedi, 21 yaşındaydı, işi gücü yoktu ve en önemlisi, kavga dövüşü seven biri olduğundan bu iş onun için çocuk oyuncağıydı.

Fatih birkaç kez haydutları püskürttükten sonra çiftçiler köprüyü rahatça kullanmaya başladılar. Ve böylece özel güvenlik doğdu. (Ünlü tarihçi Eyüp Efendi’nin Esatir-ul Kaikos adlı hayranlık uyandıracak eserinde, tarihteki ilk özel güvenlikçinin Fatih olduğu rivayet edilir.)

Fatih fedailik yapmaya başladıktan sonra her şey yoluna girmişti. Köylüler eski hayatlarına dönmüşlerdi, keyifleri gıcırdı. Fatih de memnundu hayatından. Gel zaman git zaman Fatih maaşına zam istedi. Öyle ya, köylülerin haramilere kaptırdığı paranın yanında kendi aldığı para devede kulaktı. İhtiyar heyeti bu isteği el ve oy birliğiyle reddetti. Bunun üzerine Fatih’in lakabı doğdu: Sakal. Çünkü Fatih, haydutların artık bölgeye uğramamalarının da avantajını kullanarak doğadaki haraç boşluğunu kendisi dolduruyordu. İhtiyar heyetinden her ay zarf içinde aldığı maaşının yanı sıra gelen geçenden haraç istemeye başlamıştı. Bunu doğal hakkı sayıyordu.

Konuşmayı pek sevmeyen Fatih köprüden geçmek isteyenlere, niyetini herkesin anlayabileceği şekilde, sözsüz biçimde anlatmakta mahirdi. Sakalını şöyle bir sıvazlayarak veriyordu mesajını. Köylüyü yine bir keder almıştı. Bu sefer çaresizdiler. Üstüne bir de kuraklık baş gösterince köylü kan ağlamaya başladı. Gerçekten de, çok az suyu kalan derede çamaşır sırası için kavga eden kadınların leğenlerinin içinde kanlı mendiller vardı. Fatih’in ise acıması yoktu. Sakalını her gün daha da fazla sıvazlar olmuştu. Köylü son çare olarak yağmur duasına çıkıp ellerini arşa açarak yalvardı: Medet ya Rab! Ve Rabbin kulaklarının iyi duyduğu bir zamana denk gelen şanslı köylülerin yüzü güldü. Öyle bir yağmur yağdı ki Nuh görse kıskanırdı. Yağmur, eli sakalında bekleyen Fatih’e bir tokat gibi inip dereye düşürdü. Sakalıyla birlikte boğuldu Fatih.

Sümbül Efe’nin gerçek hayat hikâyesidir

Kafa kağıdındaki adının İsmail olduğunu söyleyenler var ama kesin olarak bilen yok. Tüm Bakırçay çukuru onu Sümbül Efe olarak bilir. Kızanlarıyla birlikte dağlarda gezer, haraç keser. Hoş, düze inip fakir fukaraya, garip gurebaya yardım ettiği de bilinir, bu onun şeref madalyasıdır. Savaş yıllarında asker kaçağıymış. Ben kimseyi öldüremem demiş anasına, kendini dağlara vurmuş. Hayatının en karanlık dönemi de burası. Neler yaşadığını bilen yok. Savaş bitince, yani tam dört sene sonra çıkıyor ortaya. Dört yıl ne yaptı, ne yedi ne içti bilen yok. İlk vukuatı, işte bu gizemli dört yılın sonunda kasabaya döndüğünde oluyor. Kahvede tavla oynarken zar tuttun tutmadın derken kavga çıkıyor, birini öldürüyor kazara. Tokatla. Tek bir tokatla! Görenler öyle söylüyor, biz onların yalancısıyız. Ondan sonrası tufan zaten.

Kızanlarından birkaçıyla birlikte uyuduğunu söyleyen de var, üç karısı olduğunu da… Belki ikisi de yanlış, belki ikisi de doğru. Düze yalnızca geceleri iner. Zenginlerin evini basar, onlara etek giydirip oynatır. Görenlerin anlattığına göre, etek giydirdiği adamlar utançtan kıpkırmızı kesildiğinde gür sesiyle, sanki sel bastırır gibi bağırarak “ne var bunda utanacak yahu!” diyerekten kendi de etek çekermiş altına. Mor eteği varmış. Onlarla beraber yer içer oynar, haracını alıp gidermiş. Vermek istemeyen olursa… Yazılacak şeyler değil.

Dağda bayırda kestiği haraç cüzi imiş. “Biz olmasak bu yollardan geçemezsiniz. Bizimkisi verdiğimiz güvenlik hizmetinin karşılığı!” dermiş. Fakat evine gittikleri başka. Onların canını acıtacak denli yüklü meblağlar aldığı söylenir. Kendince bir adalet anlayışı var işte.

Pek dostu yoktur. Mavro Ali Efe’yle su sızmazmış aralarından. Bir tek o.

Edebiyata meraklıdır. Müstear isimle yazdığı haikular gönderir dergilere. Şimdiye kadar yalnızca birini bastırabildi. Adını verirsem yaşatmaz beni.

Sakal Fatih’le kapışmaları yakındır. Yazık olacak Fatih’e.

9.Şubat.24

Devrim Dirlikyapan’ın “Karla Gelen” adlı şiiri şu dizelerle başlar. Bir öyküme epigraf olarak (ç)almıştım:

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.

Fakat yıllar sonra şiiri tekrar okuduğumda başka dizeler çaldı gönlümü:

görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.

Hâlâ yazıyor olsaydım bu dizelerden de bir öykü çıkarabilirdim.

Eduardo Galeano

Dünya Öykü Günü yaklaşıyor. Tüm zamanların en iyi ve en kısa öykü günü bildirisini Galeano yazmıştır bence:

“Rüzgâr martıların izini siler. Yağmur insanın ayak izlerini siler. Güneş zamanın izini siler. Öykü anlatıcıları yitik hatıranın, aşkın ve acının görünmeyen ama hiç silinmeyen izini arar.”[1]

Onur Çalı


[1] Eduardo Galeano, Hikâye Avcısı, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yayınları.