Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.
Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin… İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2024!

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Ocak ayında yayımlanan Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor (Semih Gümüş) bu yıl okumaya başladığım ilk kitaptı. Türkiye’nin en önemli eleştirmen ve yazarlarından birinin geçmişine tanıklık etmenin bir anlamda Türkiye’nin yakın tarihine tanıklık etmek olduğunu ve geçen onca sürede bir şeylerin değişmek şöyle dursun daha da kötüye gittiğini düşünmüştüm ki, 6 Şubat depremleri yaşandı. Depremden sonra uzun süre elime kitap alamadım. Önce deprem suçlarının takibi, kataloglanması, raporlanması, sonrasındaysa seçim çalışmaları. Normalde yeni çıkan kitapların çoğunu takip eder, mümkün olduğunca da yeni isimleri tanımaya çalışırım ama bu yıl maalesef pek öyle olmadı – en azından telif eserler için. Bu yıl vaktimin bir kısmını yirmili yaşlarımda okuduğum bazı kitapları yeniden okumaya bir kısmını da Susan Sontag, Juli Zeh, Svetlana Boym, Thomas Mann, Zaven Biberyan gibi bazı yazarların okumadığım kitaplarına ayırdım. 2023 yılında çıkanlar arasında okuyup beğendim ve tavsiye edebileceğim kitaplarsa; Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor (Semih Gümüş), Amerikan Kıtasında Nazi Edebiyatı (Roberto Bolano), İyi Hikâye (J. M. Coetzee), Epepe (Ferenc Karinthy), Şeytan Tangosu (Laszlo Krosznahorki) ve Evlerden Uzak (Marilynne Robinson).
Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Çoğu insan pek farkına varmadı belki ama iki ay önce Birgün Gazetesi’nde, editör Bekir Demir’in “Uykusuz Editörler Manifestosu” başlıklı bir çağrı metni yayımlandı. Yayınevi çalışanlarını ortak bir meslek birliği altında toplanmaya davet eden bu metin bir yandan okurlara kitapların gökten inmediğini öte yandan yayınevi yöneticilerine işçi-işveren ilişkisinden muaf olmadıklarını hatırlattı.
Yayınevi Emekçileri Platformu’nun kuruluşu bence bu yılın en önemli edebiyat olayı. Zira son yıllarda yayıncılığın içinde bulunduğu durum malum. Bu işe yıllarını vermiş olan deneyimli yayıncılar 2020 yılından beri aynı sözleri tekrarlıyorlar; önlem alınmadığı takdirde ülke yayıncılığını ciddi bir krizin beklediğini, kitap fiyatlarının aşırı biçimde artacağını, istihdamın kısıtlanacağını ve belki de çoğu yayınevinin faaliyetine son vermek zorunda kalacağını. Peki önlem alındı mı? Elbette hayır. Ayakta kalmaya çalışan yayınevleri programlarında değişikliğe giderek yurt dışı teliflerini olabildiğince azalttı, yeni basımları durdurdu ve birçok kitabı yayın programından çıkardı. Tabii her zaman olduğu gibi bir de “bardağın dolu tarafını görüp” krizi fırsata çevirmeye çalışanlar, en azından buna teşebbüs edenler oldu. Kimileri ekonomik krizi kendi etik dışı davranışlarını meşrulaştırmak için kimileriyse çalışanlarını işten çıkarmak için kullandı. Yani ekonomik kriz bu firmalara, kendi tutumları bakımından meşru bir zemin yarattı.
Sektör şöyle ya da böyle kendini ayakta tuttu ama ne pahasına? Şu an bir kitapçıya gittiğimde elime aldığım beş kitaptan dördünün gerçekten okunabilir olmadığını söyleyebilirim. Çünkü nitelikli yayınevleri kıdemli editörlerini işten çıkarmak yerine yayın sayılarını azaltırken çoğu yayıncı mevcut editörleriyle yollarını ayırdı. Geride kimler kaldı derseniz, çoğu yirmili yaşlarındaki gençlerden oluşan çalışmaya istekli ama deneyimsiz kadrolar. Gençliğin kendine özgü dinamizmini böylesine heba eden pek az ülke vardır. Bu gençler, kendilerini yetiştirecek yeterli sayıda kıdemli editör bile olmadan, aşırı düşük bir ücretle ve olağanüstü bir iş yüküyle çalışıyorlar. Deneyimli editörler cephesindeyse durum bundan daha iyi değil çünkü hâlâ azimle devam eden istisna isimleri saymazsak çoğu editör kıdemi gereği alması gereken maaşı alamayıp yayınevinden ayrılmak ve hayatını freelance olarak bilinen serbest çalışma usulüyle idame ettirmek zorunda kaldı. Şimdi serbest çalıştığınızı, ne kadar iş alırsanız gelirinizin o oranda arttığını ve tek bir iş için aldığınız ücretin kiranızın yarısını bile karşılamadığını düşünün. Elbette elinizden geldiğince çok iş alırsınız ve bu da yaptığınız işe mutlaka yansır. Yani bir ay içinde iki kitabın editörlüğünü yapmakla beş kitabın editörlüğünü yapmak arasında fark var ve yorgunluk elbette beraberinde hatayı getirir.
Fakat kısa bir süre önce yapılan boykot çağrılarına bakılırsa hem yayıncılık dünyasının gerçekten de ciddi bir krizin içinde olduğu hem de sektörü ayakta tutan kültür-sanat emekçilerinin güvenceden yoksun çalıştığı unutuldu. Evet, bu durum çoğu iş kolunda aynı ama şöyle bir farkla; adalete erişim hiçbir endüstride kültür-sanat endüstrisinde sınırlı olduğu kadar sınırlı değil. Adalete erişim hakkının kısıtlı olduğu ülkelerde (Türkiye’de sık sık gördüğümüz üzere) sosyal medyanın bir hak arama aracına dönüşmesi olağan bir sonuç. Ama çalışanlar bunu, birileri kendilerine “yanındayız” deyip sırtını sıvazlasın diye değil, tartışma açılsın ve sistemde köklü bir değişiklik için adım atılsın diye yaparlar. Anlık bir heyecan ve dayanışma saikiyle verilen destek o an için ne kadar kıymetliyse sonradan çalışanların yaşadığı unutuluş da bir o kadar yıpratıcıdır ve hak arama hürriyetine hiçbir katkı sağlamaz. Kısacası yayınevlerini boykot etmek ya da sosyal medyayla sınırlı kalan bu destek mekanizmasından yola çıkarak işlerin kendiliğinden düzeleceğini ummak bir çözüm değil. Peki çözüm ne? Çözüm elbette örgütlü hareket; yani bütün yayınevi emekçilerini çatısı altında toplayacak, yeri geldiğinde yayınevleriyle kendi üyelerinin işçilik haklarına ilişkin görüşmeler yürütebilecek, tek tarafın kazanmasını değil ama her iki tarafın makul bir noktada uzlaşmasını sağlayacak yasal ve sürdürülebilir bir oluşum ki, Yayınevi Emekçileri Platformu da tam olarak bu sebeplerle kuruldu.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Ciddi bir bölünme, ayrışma var. Yukarıda bahsettiğim sebepler yüzünden genç yazarların ilk kitaplarını yayımlamaları giderek güçleşiyor ve çoğu yazar ikinci hatta üçüncü kitabını bile yayımlayacak yayınevi bulamaz hale geldi. Böylesi bir ortamda edebiyatın insanları birbirine yaklaştıran bir harç vazifesi görmesi gerekirken mesafeler yaratması gerçekten çok ilginç. Ama sorun muhtemelen ülkenin entelektüel zihnini aşındıran sosyal medya kültürüyle ilgili. Aslında buna başlı başına bir kültür diyemeyiz, daha ziyade yirmi yıllık zihniyetin ürettiği kültürsüzleştirme politikasıyla bağlantılı. Muhakeme kabiliyetine sahip düşünen zihinleri alıyor ve yerine sadece kendi yapıp ettikleriyle saplantılı, kendi görüntüsüne hayran bireyler yerleştiriyorsunuz. Fakat yine de yargıda bulunmak için çok erken çünkü gerçekten edebiyatla ilgilenen insanlar kendi köşelerinde sessiz sakin okumaya, yazmaya ve her şeyden önemlisi gözlemlemeye devam ediyorlar.
