Farz-ı misal, Allah’a inanmadığınız hâlde şiirde Allah’a yalvarabilirsiniz. Karşılıklı engelleştiğiniz eski sevgilinizle hesaplaşabilirsiniz. 1 Mayıs’ta Taksim meydanına çıkabilirsiniz. Memlekette yaprak kımıldamazken grev çadırlarından bahsedebilirsiniz. Bunları kimse yadırgamaz zira şiirin evreni ve dili başkadır.

İsmail Güney Yılmaz

Şiir, ezelden beri her zaman ilhamla ilişkilendirilir. Bunun abartılı bir tanı olduğunu teslim etmek gerekiyor. Şiirin ilhamla bütüncül bağını bu türün çok eski biçimleriyle belki kurabiliriz ama şiire “modern” dediğimiz andan itibaren bu ilişki ancak kısmendir.

Elbette şiir çoğu kez bir anla, bir hisle, bir dürtülmeyle gelir. Fakat şiir denilen metinlerin bu gelişlerin üstüne bir inşa faaliyeti olduğu da açık. Yani şiir, ilhamdan ziyade direkt (neredeyse ilhamsız) yapmaya karar verilerek ya da ilhamın peşi sıra mesaiyle, çalışmayla vücut bulan bir oluş.

Örneğin bir iş çıkışı evinize otobüste tutamaçlara asılarak ayakta giderken bir işçi şiirine ya da bir aşk şiirine, psikolojik bir şiire dair bir(kaç) dize, buluş hatta yalnızca tek bir kelime aklınıza rapt olundu diyelim. Bunlar çoğu kere kendi başına bir şiir anlamına gelmeyeceğine göre, buradan bir şiirin ortaya çıkması için, aklınızda tuttuğunuz o ilhamla oturup belki birkaç ay sonra bir şiiri yaratabileceksiniz. Bir şiiri inşa edeceksiniz. İlhamı, (varsa) kendi cevherinizle buluşturup bir şiir olarak nihayet inşa edeceksiniz.

Dememiz odur ki, her ne kadar şair / şiir çokça mi(s)tik addolunsa da şiir büyük ölçüde bilinçli bir uğraştır. Ondandır ki “şiirde anlam” meseli hiç kapanmayan bir tartışmadır, (kapalı değil) anlamsız bulunan şiirin rütbece hep düşük görülmesi, eleştirilmesi bundandır.

Peşrevi bu açıklama, belki de tartışma girişimiyle neden yaptık peki? Çünkü günümüzde roman ve öykünün gölgesinde kalmış olmasına, satmamasına, reklamının yapılmamasına hatta daha ileri giderek epey bir yekûn tarafından küçümsenmesine, tiye alınmasına rağmen hâlâ şiir yazılıyor. Ve biz bunun tek tek kişilerin sadece duygusal olarak duyduğu bir zorundalıkla yapmadığını, bunun aynı zamanda bilinçli, aklı başında bir biçimde yapıldığını söylüyoruz. Yani hissiyat anlatımının / aktarımının bu şekilde kitleye iletilmesi sadece peygamberane bir kavrayışı değil bir tercihi de imliyor.

Günümüzde şiirin, özellikle yeni kuşakça olmak üzere geniş bir kesimce küçümsenmesini pekâlâ çağın duygusuzlaşmasına, ilişkilerin mekanikleşmesine, “canım kendim”lerin, bireyciliğin, diğerkâmlık yericiliğinin iyiden iyiye yerleşmesine, yaygınlaşmasına bağlayabiliriz. Büyük anlatıların yittiği, insanların hikayelerini kaybettiği bu çağda insanların çoğu da çağın ideolojisinin lûgatiyle konuşuyor elbette. Şiirin roman ve öyküye göre daha az alıcı bulması ise bundan daha eski bir durumdur, geçtiğimiz yüzyılın başına hatta daha gerilere dek gidiyor. Şiirin tenzil-i rütbe yemişliği tartışmadan uzak bir gerçek. Kişiler insanlara bir şey anlatmak istiyorlarsa ve bu bir makale olmayacaksa, ebedî bir şey olacaksa eğer roman, öykü hem yazarca hem okurca tercih edilir. Dahası şairin kendisi de şiiri içten içten içe daha değersiz, daha basit, kolay bir şey olarak görmeye başlamıştır. Şiir, çoğu kişi için nihai hedef olan öyküye ya da romana geçmekte bir sıçrama tahtası olarak görülür. Hâlbuki şiir kolay yazılabilen değil, edebiyatın en damıtık, rafine hâli. Ve şiir öyle ciddi bir uğraş ki, Eliot Anglikanizm’e, İsmet Özel İslâm’a dönüşlerini şiirle ilan ettiler. Fakat işte bugünkü mevcut şiirde kıymet kaybı neticesini ve oradan devamla şiirde tağşişi önceleyen birçok sebep sayılabilir. Ama en başta modern çağlarla birlikte kitaba, yazıya daha rahat erişebilir olmamız, bunun da daha uzun ve matematik örüntüsüz, daha geniş / katmanlı / personalı hikayeleme metinlerine yönelimi arttırması akla gelmeli. Yani ezber ihtiyacı ortadan kalktı demek istiyoruz. Tabiî ki ezber ihtiyacının ortadan kalkması şiir dediğimiz şeyin kendisini de zaman içinde başkalaştırdı ve modern şiir ortaya çıktı. Bu şekilde şiir yakın tarihe kadar itibarlı yerini yine de muhafaza edebildi. Artık uzun uzun destanlar yazılmıyordu belki ama şiir hâlâ bakılan, okunan, hararetle tartışılan bir şeydi. Fakat ‘80 sonrasından bugüne olan hikaye şiirin marjinalleşmesi sürecinden başka bir şey değildir. Türkiye özelinde baktığımızda daha ‘60’lara kadar gündem belirleyebilen, edebiyatta yön tayin eden, daha az okunsa da ayrıcalıklı, hareli yerini muhafaza eden şiir bugün neredeyse kendi başına, ayrık, izole bir şeydir. İlgi cezbetmez, çok daha az okunur, seyrek bilinir. Bu son güncellemeyi çağ gerçekleriyle birlikte okumak gerekecektir.

Şiire o kadar kayıtsız kalınıyor ki, bugün okunmaya devam edilen şiirin en genç müellifleri (birkaç istisna hariç) ‘60 kuşağındandır. Çevrimiçi mağazaların çok satan şiir kitaplarına baktığımızda geniş listede bırakalım genç şairi kırk, elli yaşında birini bulmak dahi mümkün değil.

Neden? Bugün şiir mi yazılmıyor? Hayır, hâlâ yazılıyor. Zaten yazımızın başlığı da neden hâlâ şiir yazıldığını soruyor. Onlarca yeni şair var, sürekli yeni birileri çıkıyor, bunların çoğu sosyal medyada kendi geniş ya da dar arkadaş çevrelerine şiir yazıp okumakla meşgul. Bu arkadaşlar bırakalım şiirden başka bir üretimi / tüketimi (bir politik makale yazmak, sosyoloji, felsefe, siyaset, tarih okumak gibi) poetika üzerine bile okuyup yazmıyorlar. Kendi şiirini yazmaktan, şair olmaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen şair paslanır. Çoğu yarına hiçbir şey bırakmayacak, birilerinin hobi aracı olan online dergilerde şiirlerini yayımlıyor. Birçoğunun belki (bu yayıncı enflasyonunda) bir kitabı bile olmayacak.

Günümüzde kötü şiir mi yazılıyor peki? Yo, gayet iyi şairler ve şiirler bugün de var. Hatta üstatlarca taltif edilen genç / yeni şairler de. Her sene bir yığın insan şiir ödülleri alıyor. Ödül organizasyonlarının mahiyeti gereği belki bu çok da mühim bir şey değildir. Ancak bugün iyi bir şiirin var olmadığını söyleyemeyiz.

Lâkin iyi de kötü de okunmuyor. Daha garibi sosyal medyanın aşırı “demokratikleştirdiği” ortamda kötü olan daha görünür hâle geliyor. “2010’lar şiiri” denilen ve rastgele kelimelerin art arta dizildiği izlenimi veren, farklı görünmek için farklı olma uğraşında sahte avangart şiir, anlamsız sayıklamalarıyla epey bir alan işgal ediyor. Radikal / marjinal / avangart görünümlü olan ama devrimci olmayan, hatta ulusalcı veya muhafazakâr iç dünyalarıyla düpedüz düzeniçi bu insanların şiirine bakınca elbette bugün yazılan şiirin kötü bir şiir olduğu yahut bugün şiir yazılmadığı düşünülebilir.

Ancak bu bir yanılgı olur. Bugün (daha çok İkinci Yeni, Toplumsal Gerçekçilik, ‘60 kuşağından etkilense de) Türkiye’nin, dünyanın bütün bir şiir geleneğinden beslenmeye çalışan, post-modern oyunlar, buluşlar, dağarcıkla da dirsek temasında yürüyen bir şiir bu ülkede yazılıyor. Ve bu şiirler –slogan atmalarına gerek yok– politikler de. Politik içerik bu şiirlerin, şairlerin, kitapların en dramatik aşk şiirlerinde dahi görülebilir. Yaşadığı ülke ve dünyaya züppece bigane kalmayı marifet saymayan şairler hâlâ var. İçlerinde iyi şiiri bulanlar da.

Şiirin kuytuya köşeye çekildiği bugünlerde birilerinin hâlâ –akılları başlarında olmasına karşın– şiir yazmayı sürdürmelerini yine çağın bir gerçeğiyle, yalnızlaşmayla buna mukabil anlatma ihtiyacının şiddetlenmesiyle açıklayabiliriz. Ne kadar entelektüel olursanız olun, yazma / konuşma yeteneğiniz ne denli gelişkin olursa olsun, şiirin size açtığı sonsuz özgürlük olanağına hiçbir metin biçiminde, hiçbir arkadaş ortamında ya da hiçbir ilişki türünde ulaşamazsınız. Farz-ı misal, Allah’a inanmadığınız hâlde şiirde Allah’a yalvarabilirsiniz.[1] Karşılıklı engelleştiğiniz eski sevgilinizle hesaplaşabilirsiniz. 1 Mayıs’ta Taksim meydanına çıkabilirsiniz. Memlekette yaprak kımıldamazken grev çadırlarından bahsedebilirsiniz. Bunları kimse yadırgamaz zira şiirin evreni ve dili başkadır. Şiirde gerçekte olduğunuzdan daha güçlü, daha haklı, daha zavallı, daha âşık, daha kararlı, daha şehvetli, daha güzel, daha kötü, daha iyi, daha tutkulu, daha duyarlı olabilirsiniz. Gündelik konuşma dilinden farklı, oyunlu, şaşırtmacalı, mecazlı ve kudretli bir tondan hitap etme şansı da şiirin cezbedici diğer tarafı. Şiir, milyonlara hitap edecek olsa bile bireysel yönü, sesi en kuvvetli olan edebî türdür. Şiir ikinci kişilere ulaşmadan önce tek bir kişinin oturup içini döktüğü bir metindir eninde sonunda, isterse Tariş direnişinden ya da ölüm oruçlarından bahsetsin.

Yani bugün şiir, okurundan önce şairin kendisi için, kendi iç dünyası için yazılıyor. Sonra şiir okurunu aramaya çıkıyor. Okurunu buldu ya da bulamadı. Az ya da çok kişiye ulaştı. Bunlar tali meseleler. İşte diğer edebî türler için aslî olanın şiir için tali oluşu onu her daim avangart kılıyor.

Şairlerin kendilerini çok önemsediği ama kimsenin şiiri önemsemediği bu çağda Türkçe şiir kendine yeni bir yol ve gövde aramaya devam ediyor. Şimdilik belki de tek kazanımı, onlarca büyük şairi hep erkek olan şiir dünyamıza bolca kadın şair tanıtması olan günümüz şiiri elinin altındaki birikimin ve kendine yön tayin edecek olanakların farkına varırsa, boş rekabet, kankacılık, mahfilcilik, ortamcılık, reklamcılık, sansasyon, sahte avangart, anlamsızlığa “cool”luk atfetme, apolitizm gibi zaaflarından arınırsa yarına elbette bir iz bırakabilecektir.

O iz, bugün neden hâlâ şiir yazıldığının cevabı olacak. “İcatçılık”tan azade bir şiir icadı belki bugünlerden yarına kalacak. Anlamsız olmayan ama anlam için de imgeyi, oyunu yani şiir olmayı baltalamayan lirik / politik bir hat bugüne yakışan sestir diye düşünüyorum.

İsmail Güney Yılmaz


[1] Allah’a inanmadan Allah’a yakarma içeriğini Murathan Mungan’ın poetika kitabı Küre’den (Metis, 2016) aldım.