Hülya Soyşekerci neredeyse yarım asra yakın zamandır okuduklarından ürettiği anlamı, yazdığı eleştiri metinleriyle bizlere cömertçe sunuyor.

Masamın üzerinde iki kitap duruyor. Zamanda Bir Tanıklık – Okuma Notları[1] ve Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı.[2] Yakın arayla yayımlanan bu iki eser aynı zamanda edebiyata adanmış bir ömrün verimi. Tutarlı aydın tavrı, analiz yeteneği, diyalektik bakış açısıyla eserleri çözümleyen Hülya Soyşekerci, farklı pencerelerden bakmayı bilen çalışkan bir yazar.
43 yıldır edebiyatın farklı alanlarında ürünler veren Hülya Soyşekerci’nin ilk yazısı 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlanmış. Ağırlıklı olarak kitap incelemeleri yazsa da öykü, çocuk kitabı, anlatı gibi farklı türlerde kaleme aldığı eserlerin yanı sıra bazı ortak kitap projelerinde adına rastlamak mümkün.
“Seslerimiz” ve “Evrensel Sesler” adında iki bölümden oluşan Zamanda Bir Tanıklık, ilk bölümünde yirmi, ikinci bölümünde beş yazının yer aldığı bir çalışma. Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Vedat Günyol gibi edebi geleneğimizi inşa etmekte pay sahibi değerli yazarlar ve eserleri hakkında yazıların çoğunlukta olduğu eserde Faruk Duman, Şebnem İşigüzel gibi çağdaş yazarlara dair incelemelere de yer verilmiş. “Evrensel Sesler” bölümündeyse Sadık Hidayet, Pablo Neruda, Dino Buzzati, Bertolt Brecht, Nikos Kazancakis hakkındaki incelemelere rastlıyoruz.

Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı adından anlaşılacağı gibi, Hülya Soyşekerci’nin, yalnızca kadın yazarlarımız ve eserlerine dair yazdıklarının bir toplamı. Önsöz dışında yirmi üç incelemenin yer aldığı bu kitap, kadın dilinin tarihçesine, dönüşümüne dair oldukça önemli tespitler içeren, kaynak olma niteliğine sahip bir çalışma. Hülya Soyşekerci’nin “Tavan Arasındaki Deli Kadın”ın Özne Olma / Var Olma Mücadelesi adlı yazısıyla başlıyor kitap. Özne olmaya, kadın dilinin oluşuma odaklanan ufuk açıcı bir çalışma.
Dünyaya, edebiyata eril bakış açısının egemen olduğu dönemlerde edebiyat aracılığıyla özne olmaya çalışan, kendini ve hayatı anlamak isteyen kadınlara tahammül edilmediğini, onların delilikle yaftalandığını, eve kapatıldığını biliyoruz. Önce delirtip sonra delirttikleri kadınları ve onların yaşama hakkını hiçe sayan eril zihniyet elbette bugün de varlığını devam ettiriyor. Çok eski ya da uzakta değil. Verdikleri mücadeleyle eril düzenin maskesini indiren, bu uğurda bedeller ödeyerek tavan arasından çıkmayı başaran kadınlar, kendi yaşam alanlarını, dillerini inşa etmekte oldukça başarılı olsa da henüz yeryüzünün büyük bölümünde, ataerkinin dehşetengiz düzeni egemenliğini devam ettiriyor. Kadınların kavgası bitmedi ve bu düzen devam ettikçe bitmeyecek. Bu kavganın çıkış noktası, kuşkusuz kadınların özne olmayı istemesi. “Özne olmak, belirleyen olmaktır; bir olgu, olay ya da durumu hazırlayan, onu var eden, geliştiren, özel ve özgül bir konumun içinde yer almaktır; özne olmak kadının yaratıcılığına engel olan her türlü bağı ve zinciri koparması anlamına da gelir aynı zamanda.”[3] Kadınların kendi yaşantılarında ve toplumsal alanda belirleyen olmak istemesinden daha doğal ne olabilir? Kadın yaratıcılığını önüne gerilen zincirler, bağlar koparılıp atılmayı bekliyor. Peki bu noktada edebiyatın işlevi nedir? “Özne olmanın yolu birey olabilmekten geçer,” der Hülya Soyşekerci. Kabullerden, dayatmalardan, koşullanmışlıktan bağımsız olarak kararlar alabilen, aldığı kararları uygulayan ve sorumluğunu / sonuçlarını taşıyabilendir birey. Kendi olmayı başaran ve böyle kalabilendir. Edebiyat aracılığıyla hayatı, insanı, kendini tanımaya başlayan kadın için birey olmanın, özne olmayı istemenin yolu açılmıştır. Zira sorular, sorgulamalar başlar. “Edebiyat estetiğinin ve dilin yepyeni bir kaynağın içinden geçerek oluşturulması; eril söylemin terk edilerek, yüzyıllardır zihinlerde oluşan klişelerin kırılmasını ve dolayısıyla düşüncelerin de yenilenmesini beraberinde getirir.”[4] önermesinden yola çıkarak dilin dönüşümüne uzanabiliriz. Dilin dönüşümü / değişimi zihniyetlerin dönüşümü de tetikleyecektir.
“Kadınların kendilerini, yazan birer özne olarak, içinde yaşadıkları ve eril değer yargılarını her an hayatlarının tam odağında hissettikleri erkek egemen topluma kabul ettirmeleri çok uzun zaman aldı; aradan yüzyıllar geçti. Bu konuda aklıma ilk gelen örnek İngiltere’de 18. yüzyıl Victoria devrinde yaşamış olan kadın romancı Jane Austen oldu.”[5] Dünyada kadın yazınına baktığımızda çoğumuzun aklına ilk önce Jane Austen ve Bronte kardeşler gelir. Türk edebiyatındaysa Halide Edip, Suat Derviş, Şükûfe Nihal, Nezihe Muhiddin, Emine Semiye, Fatma Aliye, Safiye Erol gibi öncü kadınları anabiliriz.
Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı’nın ilk yazısının Suat Derviş’e dair olması çok yerinde bir tercih. Sonrasında Kerime Nadir, Leyla Erbil, Füruzan, Sevim Burak, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Pınar Kür, Ayla Kutlu, Nursel Duruel, Nazlı Eray, Erendiz Atasü, Feyza Hepçilingirler, Nalan Barbarasoğlu, Ayfer Tunç, Mine Söğüt, Aslı Erdoğan, Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu’na dair incelemeler yer alıyor. Füruzan’a üç, Tomris Uyar’a iki yazıyla yer verilmiş. Edebiyatımızın çığır açan kadınlarına dair, sıradan birer kitap incelemesinin uzağında, yazarları ve eserlerini derinlemesine inceleyen çok boyutlu bu yazılar, okuyana bilgi ve bakış açısı kazandıracak yapıda.
Suat Derviş, Hülya Hanım’ın iyi bildiği bir yazar. Suat Derviş’in yazdıklarına ve onunla ilgili yazılanlara hâkim bir bakış açısıyla, Fatma’nın Günahı adlı eser otobiyografik, romantik, gotik, psikolojik unsurlar ve korku duygusu odağında incelenmiş. Suat Derviş’in henüz yirmi dört yaşındayken yazdığı bu romanın katmanlarına ayrıldığı yazı, kadın edebiyatına gotik ışığında bakarak daha da ilginç hale gelmiş.
Kitapta hakkında çok az şey bildiğim Kerime Nadir’i anlatan bir yazıya rastlamak özellikle hoşuma gitti. Zamanında çok okunan, günümüzdeyse kitapları ancak sahaflarda bulunabilecek Kerime Nadir’in Seven Ne yapmaz adlı romanını incelemiş Hülya Soyşekerci. Romantik unsurların öne çıktığı eserde, sanatsal yaratının tartışıldığı, geleneksel rollerin reddi, özgürlük tutkusu, bağımsızlık, sanata adanmışlık gibi duyguların ele alındığı bölümlerin, bilindik melodramatik yapıdan uzaklaşarak evrensele ulaştığı belirtilmiş. Ayrıca Kerime Nadir’in insanımıza okumayı sevdiren yazarlardan olduğu vurgulanarak, onun romanlarında aşkın, uğrunda mücadele edilecek bir kavram olarak ele alındığı, toplum baskısına, baba otoritesine aşk aracılığıyla baş kaldıran kentli kadınları odağına aldığı ifade edilmiş.
Leyla Erbil’in Üç Başlı Ejderha’sını ele alan yazıda, Erbil’in yenilikçi, özgün, dönüştürücü edebi kimliği vurgulanarak kadın dilini oluşturmadaki önemine değinilmiş. Kadın hak ve özgürlük taleplerinin toplumsal hak ve özgürlük taleplerinden ayrı olmadığı vurgulanmış. Üç Başlı Ejderha’da kötülük sorunsalı irdelenirken, katliam ve linçlerin yarattığı acı, acıların gömüldüğü “abis” kavramı çıkar karşımıza. Okyanus diplerinde, ışığın ulaşamadığı en karanlık bölüme abis adının verildiğini, Leyla Erbil’in bilinçaltını abis olarak adlandırdığını okuruz. Bilinçaltına atılan bireysel acıların ve unutulmuş gibi görünen toplumsal acının, bilinç düzeyine çıkarak kadınların kederini çoğalttığını, delirmeyi dahi arzulatacak güce eriştiğini de.
Sevim Burak değeri geç anlaşılan yazarlardan, günümüzde metinleri büyük ilgi görerek şaşkınlıkla karşılanıyor. Hülya Soyşekerci’nin Sevim Burak hakkında yazdığı inceleme, kitabın şahikalarından biri. Sevim Burak’a ve uzamda kapladığı yere dair yazılmış ufuk açıcı bu inceleme, onun edebiyatını tanıma çabasında olanlara yol gösterici nitelikte. “Toplumun bireye dayattığı; bireyin düş / düşünce gücünü ve özgürlüğünü sınırlayan bir üstyapı kurumu olarak dili sorgulayan ve onu parçalayan Sevim Burak, minör edebiyatın kapısını aralar.”[6] Hülya Soyşekerci Ford Mach 1, Afrika Dansı, Yanık Saraylar’ı incelerken, Sevim Burak’ın oğlu Karaca Borar’la mektuplaşmalarını içeren Mach One’dan Mektuplar adlı kitaba da değinir. Sevim Burak edebiyatı ve edebiyatına etki eden yaşantısına odaklanan bu yazı, Ford Mach 1’i irdelemesi açısından ayrıca ilgi çekici. Sevim Burak’ın bu kitabı yazabilmek için evindeki eşyaları satarak araba aldığını ve malzeme toplayabilmek için, o dönem İstanbul gençleri arasında yaygın olan araba yarışlarına katıldığını bu yazıdan öğreniyoruz. Ford Mach 1 edebiyatımızda insan ve makine arasındaki etkileşimi odağına alan ilk örneklerdendir.
Ülkemizde edebiyat eleştirisinin olmadığına dair serzenişlerde, eleştiri denildiğinde yalnızca olumsuz görüş bildiren yazıların anlaşılmasının payı var sanırım. Oysa bir metinden yola çıkarak anlam üretmek, metnin katmanlarını doğru okumayla kaldırmak, metni ortaya çıkaran toplumsal koşullara değinmek, felsefi, politik ya da psikolojik açılardan metinle dünya arasında bağ kurmak eleştiri değilse nedir? Hülya Soyşekerci neredeyse yarım asra yakın zamandır okuduklarından ürettiği anlamı, yazdığı eleştiri metinleriyle bizlere cömertçe sunuyor.
Yıllar önce Roman Kahramanları dergisinde Küçük Prens hakkında yazdığı yazıyı okuduğumda hissettiklerimi hâlâ anımsıyorum. Bilge bir kalem okuduğumu düşünmüştüm ama sanırım Hülya Soyşekerci’yi aklıma yazmama neden olan asıl unsur yazısında sezdiğim şefkatti. O şefkat ki metinlere sevgiyle bakanlara kendini gösteren, satır aralarına sızmış, görünmeyen bir mürekkep gibiydi. Sevecenliği, kocaman kalbi, pırıl pırıl zekâsıyla, edebiyatımıza sağladığı katkıyla, esirgemediği emeğiyle müstesna bir kişilik olan Hülya Soyşekerci’ye ne kadar teşekkür etsek hakkını ödeyemeyiz.
Şirvan Erciyes
[1] Hülya Soyşekerci, Zamanda Bir Tanıklık, Mask Yayınları, 2024.
[2] Hülya Soyşekerci, Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı, Vapur yayınları, 2025.
[3] A.g.e., s.12.
[4] A.g.e., s.12.
[5] A.g.e., s.13.
[6] A.g.e., s.99.
