“Çaprast” Hulki Aktunç’un sözcüğüdür, yazarın hazinesinden seçtiğimiz bu sözcüğü kullanıyor, kendisini saygıyla anıyoruz.

Çaprast Okumalar’ın onuncusunda Leylâ Erbil’in “Vapur” öyküsüyle Attilâ İlhan’ın “Cinayet Saati” şiirini okuyacağız.
1950 kuşağı yazarlarından olan Leylâ Erbil deneysel öykü yazmaktan çekinmeyen, biçimi anlatacağı konu kadar önemseyen bir yazardır. Farklı noktalama işaretleri kullanmış, sözcükler türetmiş, eril dilin yazdıklarını sınırladığını savunmuştur. Bütün bu özellikleri ve elbette eserleriyle kuraldışı bir yazardır. Her kesimden kadının o zamana kadar konuşulmayan, yazılmayan sorunlarını öykü ve romanlarında dile getirmiştir. Evlilik, ebeveyn otoritesi, eril dil gibi meseleleri ortaya atıp üzerine konuşulmasını, tartışılmasını sağlamıştır. Eserlerinde Varoluşçuluk ve psikanalitik bakış açısının izini sürebiliriz.
Leylâ Erbil’in 1968’de yayımlanan Gecede adlı kitabındayer alan “Vapur” diğer öyküleriyle karşılaştırıldığında uzun bir öyküdür. 1925 İstanbul doğumlu Leylâ Erbil’in babası vapur baş makinistidir ve yazar çocukluğunda babasının görevli olduğu şileple dünya seyahatine çıkmıştır. Erbil’in eserlerinde vapur ve deniz teması önemli yer tutar.

Öyküde bir vapurun isyan ederek kaçması ve donanmanın onu kovalaması, en sonunda vapuru batırmaya çalışması, bütün bu maceranın boğaz kenarında yaşayan halk tarafından izlenmesi anlatılır. Öyküde vapurun hikâyesi, anlatıcı küçük kızın, ailesinin, yaşadığı mahallenin hatta ülkenin hikâyesiyle birleşir. Yazar bizi “çılgın vapura” bindirerek bir Boğaziçi turu yaptırırken tarih kitaplarından alıntılarla ve vapurun geçmişe ait bildikleriyle zamanın içinde de gezdirir. Öykü, bunlara ek olarak eril tahakküm, kadının toplumdaki yeri, ebeveyn otoritesi, evlilik gibi konularla dallanıp budaklanır.Anlatıcı bir kız çocuğudur. Anlatılan zamanın 1930’ların başı olabileceğini tahmin edebiliriz. Öykü alışık olmadığımız biçimde, vapurun soyu sopu diyebileceğimiz, Şirketi Hayriye’nin kuruluşunun anlatıldığı A. Cabir Vada’nın Boğaziçi Konuşuyor kitabından bir alıntıyla açılır. Vapur öykü kahramanı olduğundan cinsiyeti ve geçmişiyle ilgili bilgiler metinde yer bulur. Vapurun topluma ters düşen bir kadın olduğu ortadadır:
Vapur kimi günler kımıldamadan, şuraya buraya demirliyor, orkoz’un doğrultusuna göre yanını, önünü vererek halka, geçkin bir kraliçe denli süzülerek de seyrettiriyordu kendisini. (s.14)
Kıyı halkı kendisini seyrederken fırdolayı döner, burnu üstüne dikilir ve eteklerini kaldırır, kıçını gösterir. (s.14)
Gariban, ispirto içen bir balıkçı ve vapurda yatan suçlu bir çocuk tanık gösterilerek vapurun ortadan kaybolduğu anlatılır.
Resmi olaraksa, böyle bir vapurun var olduğu kabul edilmiyordu. (s.8) Resmi otoritenin vapurun kayboluşunu görmezden gelmesi çarpıcıdır. Bu cümle bize sayısız çağrışım olanağı sağlar. Tarihimizin hemen her döneminde yaşanan dramatik bir meseleye dikkat çeker, bir ömür yakınları tarafından aranan akıbeti belirsiz onca insan gözümüzün önünden geçer.
Oysa Beşiktaş’ta oturan halk vapuru görmüş ve yaptıklarına tanık olmuştur. Hatta davayı kovuşturan savcı ve yargıç da Hayrettin İskelesi’nde vapuru izlemişlerdir.

Öykünün ikinci bölümünde anlatıcı, annesi ve ablasıyla akşam gezintisinde, vapurun son seferini yapıp iskeleye bağlandığını görmüştür. Küçük kız vapurdan söz ederken satır aralarında kendi hikâyesini de anlatır. Babasının nerede olduğunu bilmediğini, annesinin örgü örerek para kazandığını öğreniriz. Anlatıcı, birçok şeyi anlatmak heyecanıyla ilk defa gördüğü bir yabancıya içini açan saf bir çocuktur nihayetinde. Örneğin oturdukları kira evinin adresini okura vermesi, çocuk karakterin inandırıcılığını pekiştiren güzel bir ayrıntıdır: Abbasağa Mahallesi, Loşbahçe Sokak, 35 No. (s.12)
Yazar öykü boyunca vapuru kişileştirir, bu tavrı vapuru bir araçtan ziyade duyguları, düşünceleri, geçmişi, iradesi olan bir insan gibi görmemizi sağlar: Vapur Sarayburnuyla Kavaklar arasında mekik dokumaya başladı. (s.13)Anlatıcı, Boğazda çalışan vapurların kaptanlarından söz eder ama aslında bağlandığı ve anlattığı kaptanlar mı, vapurlar mıdır, sorusunu aklımıza düşürür:
Bu vapurun alışılmış duygusallıklara karşı olduğu açıkça belli değil mi? Kendi türündeki, örneğin 74 numaralı vapurun içli bağlılığı yoktu onda. 74 numara, Şeref kaptanı yıllar yılı Boğaziçi halkına tanıtmış, sevdirmiş, öldükten sonra da tabutunu Beykoz’a taşımıştı. Öteki vapurlar da severlerdi kaptanlarını: Aziz kaptan, Temel kaptan, Ömer kaptan, kaç kez vapurunu şuraya buraya çarptıran Asım kaptan, sonra köprü-Adalar’da 40 yıl usanmadan çalışan Ahmet kaptan ya da yandan çarklı ilk vapur “Neveser” Osmanlı’dan kalma ki amcamdı benim ve bayrağa sarılı tabutu Caddebostan’dan Köprü’ye o 40 yıllık vapur götürmüştü ve ben hiç binmem yandan çarklıya artık, 72 numaralı Üsküdar ki 1980’de İzmit körfezinde batıp boğulmuştur bütün yolcularıyla birlikte, 63 numaralı Sütlüce “Hamal Pabucu”ydu adı, sonra Yusuf kaptan ve babam. Babam neredeydi benim? (s.13)
Her gün her gece vapur seyredilmektedir. Halk bunu eğlence edinmiştir ama yer kavgası yüzünden ezilip ölenler de oluyordur. Vapur artık bağımsızlığını ilan etmiştir, türlü numaralarla izleyenleri hayrete düşürür. Donanma gemileri peşine düşer ama nafile. Halk da vapurun bu isyanını destekler. Vapurla birlikte biz de Boğaziçi’nde yalıların, mezarlıkların önünden geçeriz. Osmanlı sultanlarından elitlerine, Rumlara, Ermenilere, Fransızlara, kimi tanınmış insanlara, örneğin Recaizade Mahmut Ekrem’in evlat acısına kadar uzanan bir İstanbul anlatısını birbirine bağlayarak adeta okurun üzerine boca eder. Çok sayıda hikâye ucu ve isim iç içe geçer. Elbette Leylâ Erbil bu anlatım biçimini bilinçli seçmiş olmalıdır. Yazarın anlatacağı meseleye uygun bulduğu bir biçimdir bu.
Bir süre sonra vapur, yalıları, buralarda yaşamış zenginleri bir film şeridi gibi gözünün önünden geçirir. Bize anlattıklarını atalarından dinlemiştir. Vapurun ataları, halkın bindiği teknelerdir. “Emekçi bir soydan geliyorum,” diyerek atalarının zenginleri taşımış yardakçı kayıklar olmamasıyla övünür. Zenginlerin kıyılara sahip olduğundan söz açarken bir halk kahramanı gibidir. Yalnızlığından yakınır, halkı kurtaramamasının üzüntüsüyle içi içini yer. Diğer arkadaşlarının onun yanında yer almaması, kendi isyanının işe yaramadığını düşündürür vapura. Uzun bir söylev çeker. Zenginlerden, zorla evlendirilen kadınlardan, savaşlarda can veren yoksullardan, saray mutfaklarında pişirilen envai çeşit yiyecekten ve bunları hazırlayan garibanlardan, harp zenginlerinden, köylülerden söz eder. Bunlardan söz ederken Samiha Ayverdi’nin yazdıklarına uzanır.
Ne der Samiha Ayverdi Hanımefendi sizler için kulak verin hey!
“Memleket için bu 1914 muharebesi, gerçekten büyük ve telafisiz bir musibet idi. Zira cepheler masum Anadolu köylüsünü tarla biçercesine erittiği gibi, gelecek günlerin idare ve mesuliyetini, eline alacak münevver sınıfını da bu arada yok etmişti. Koca bir imparatorluğun yerle bir olmasından mühim olan, asıl bu elit zümrenin kıranı idi…”
Hey kendinize gelin, doğrulun, geri alın ey! bezdim ey! bıktım ey! görmek istiyorum ölmeden, anaları, babaları, çocukları, halkı görmek istiyorum hey!.. İşte vapurun bizlere ulaşan son sözleri bunlardı. (s.27)
Vapur halkın yaşadığı yoksulluğa, haksızlığa, başına gelenleri kabullenen kaderciliğine öfke duyan bir aydındır sanki. Halkın dikkatini çekmek, tarihten örneklerle düzenin hep zenginden yana olduğunu anlatmak istemiş, bir nevi halkı bilinçlendirmek için elinden geleni yapmıştır. Fakat bu tavrı onu yalnızlaştırmış ve otoritenin hedef tahtasına koymuştur. Zira donanma tarafından kovalanıp ateş açılarak batırılmaya çalışılmıştır. İsyankârdır ama isyankârlığı salt kendisi için değildir. Halk kitlelerini bilinçlendirmeye çalışan aydınlardan ne farkı vardır vapurun?
Anlatıcı, okura vapurun macerasını anlatırken babasıyla vapur arasında bağlantı kurar, öyküde babanın yokluğuyla vapurun kaçması iç içe geçer.
Anlatıcının annesinin, vapurun öngörülemeyen kaçışını izlerlerken Tanrım sen koru onu, bize bağışla, kaza bela verme (s.22) demesi, vapuru bir yakını (belki ortada olmayan kocası) gibi gördüğünü düşündürür. Yıllar sonra Atatürk’ün cenazesinde izdihamdan ezilerek ölen kadın, zaten ömrü boyunca ezilmiş, kim vurduya gitmiştir. Yaşamı gibi ölümü de silik ve önemsizdir.
Leylâ Erbil öyküyü sorularla bitirir. Umutsuz kalan vapurun çaresizliğinden canına kıyıp kıymadığı ilk sorudur. Canına kıymamışsa, bir umut başka ülkelere doğru yola çıkmış olabilir. Bu olasılık, yakın tarihimiz boyunca Türkiye’de huzur bulamayan aydınların ülke dışına çıkmak zorunda kalmalarını anımsatır. Son soru ise küçük kızın öykü boyunca sıklıkla tekrarladığı, babasının nerede olduğu sorusudur.

1925 doğumlu Attilâ İlhan şiir, roman, öykü, günce, senaryo, anı, gezi yazısı gibi edebiyatın pek çok türünde eser vermiştir. Eserlerinde Türkiye’nin yakın tarihini siyasal, ekonomik ve toplumsal yanlarıyla ele alır. Garip ve İkinci Yeni’ye karşı çıkarak Mavi akımını başlatmış, bu isimde bir dergi çıkarmıştır.
Attilâ İlhan’ın Sisler Bulvarı kitabındaki “Cinayet Saati” şiirinin hikâyesi sıradan gibi görünür ama şiirdeki imgeler ve göndermeler okura zengin bir art alan sağlar.
Haliç’te demirli bir vapurun cinayete kurban gittiğini kör bir kayıkçı anlatır. Olay örgüsünün kör bir kayıkçı tarafından anlatılması, gözleri görmeyen birinin duyduğu birtakım seslerden bir hikâye uydurduğunu düşündürebilir okura.
Bir başka ihtimal, Haliç’te demirlemiş emektar vapurun eski çalışanları tarafından satılmak üzere parçalanmasıdır. deli cafer İsmail tayfur ve şaşı / maktulün on beş yıllık arkadaşı / üçü kamarot öteki aşçıbaşı / dört bıçak çekip vurdular dört kişi (s.30)
Vapur parçalanmıştır. Kör kayıkçı, vapuru insan gibi gördüğü için olup bitenden bir cinayet olarak söz eder. Cinayeti kör bir kayıkçının görmesi, görmenin yalnız gözle olmayacağını anlatır basitçe ama kimi zaman bakan gözün görmezden geldiğini de düşündürür.
Kör kayıkçı büyük bir adaletsizlikle karşı karşıyadır, derdini anlatacak kimseyi bulamaz, bulsa bile sözünün, tanıklığının değeri yoktur. Çünkü kör bir kayıkçıdır, sarhoştur, garibandır. Adaletsizliğin karşısında yapacak bir şeyi olmayan çoğu insan gibi öfkelenir. Demirlemişti eli kolu bağlıydı / on üç damla gözyaşını saydım / allahına kitabına sövüp saydım. (s.30) Kör kayıkçı olup biteni görmüşse de tanıklığı inandırıcı bulunmamış üstelik cinayet onun üzerine atılmıştır. Polis katilleri arıyordu / deli cafer ismail tayfur ve şaşı / üzerime yüklediler bu işi (s.31)

“Cinayet Saati” şiiri, 1954 yılında yazılmış olmasına rağmen bize hâlâ tanıdık geldiği için onca zamandır zihnimizde o ritmle tınlamaya devam ediyor. Yakın tarihimizin en acı sayfaları arasında faili meçhul cinayetler, bomba koyulan otomobiller, caddelerde kanlar içinde yatan aydınlar, gazeteciler, akademisyenler yer alıyor. “Cinayet Saati” topu topu beş kıtada asıl faillerinin cezalandırılmadığı, yıldönümlerinde anmak dışında hiçbir şey yapamadığımız ölülerimizi düşündürür. Şiirin Ahmet Kaya tarafından bestelenmiş olması da eserin kitlelere ulaşmasında şüphesiz etkili olmuştur.
Her iki metinde de toplumun alt kesiminden yoksul insanlar hikâye edilir. Çıkışsızlık belirgindir. Öyküdeki vapur canına kıymış olabileceği gibi şiirdeki kör kayıkçı da kendini öldürmeyi aklından geçirecek kadar çaresizdir. Yine de öykünün anlatıcısı, vapurun çekip gitmiş olma ihtimali üzerinden okurun yüreğine bir umut kırıntısı bırakır.
Öyküdeki vapur isyankâr bir kahraman olmaya çalışırken başarısızlığa uğrar. Şiirdeki vapur maktuldür. Onun hakkını kör kayıkçı korur. Bunu yaparken aynı zamanda kendi suçsuzluğunu kanıtlama çabasındadır.
Öyküde isyankâr vapurun öfkesine şahit olurken şiirde de kör kayıkçının isyanını ve yakıcı öfkesini hissederiz.
Küçük kızın babasının yokluğuyla ilgili kaybolmuşluk duygusu, kör kayıkçının ben vursam kendimi vuracaktım (s.31) demesi bireyin sıkışmışlığına işaret eder.
Leylâ Erbil de Attilâ İlhan da kentli insanı anlatmışlar, aydınların, sanatçıların, yoksulların, emekçilerin yaşamlarına ışık tutan eserler yaratmışlardır. İkisi de siyasi duruşlarını yapıtlarında görünür kılan edebiyatçılardır. 1968 yılında yazılmış “Vapur” öyküsü de, 1954 yılında kaleme alınan “Cinayet Saati” şiiri de vapur simgesi üzerinden yakın tarihimizden günümüze uzanan meseleleri bambaşka biçimde önümüze koymayı başarıyor. Edebiyatın tükenmezliği ve heyecan vericiliği bu olmalı.
Aysun Kara
Kaynakça
Leylâ Erbil, Gecede, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4. Baskı, 1998.
Attilâ İlhan, Sisler Bulvarı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 25. Baskı, 2015.
