
Güneş tepedeydi. Doğrulup biraz su içtim. Sığda bir kadın, başında hasır şapkası ile denizi enine adımlıyor, bir adam suları büyük kulaçlarla yararak yüzüyordu. Uzaklarda bir yelkenli dalgaların gümüşî ışıltıları üzerinde, süzülerek geçti gözlerimin önünden.
Az ilerideki şemsiyenin altında konuşanların sözlerini taşıyordu rüzgâr. Evlerin değerinin düşeceğinden, böyle giderse denize girmenin hayal olacağından ve bir istiladan bahsettiklerini duyuyordum ama eksik cümleler, zihnimde anlamlı bir bütün oluşturmuyordu. Gençlerden oluşan bir grubun sahilin en ucundaki şemsiyeye doğru yürüdüğünü gördüm. Yüksek sesle konuşmakla kalmadılar, müziğin sesini de açtılar. Tatlı bir şarkı ruhumuza hareketlilik ve neşe veriyordu. Deniz kenarında dünya hep daha iyi bir yerdir ne de olsa.
Bir çocuğun ağlamaya başladığını duyduk. Toprak’tı bu. Babası onun bacağına bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kalabalık toplanmıştı başlarına. Denizden mavi bir denizanası çıkarıldı, kıyıya fırlatıldı. Babası denizanasına iğrenerek baktı ve Toprak’ı bağrına basarak koşup gitti.
“Ağabey zehirli değil miydi ya, nasıl tuttun?”
“Alışığız biz. Siz yapamazsınız tabii ama benim gibi balıkçı adamın elleri alışıktır, en fazla kaşınır.” Büyük, nasırlı, damarlı ellerini uzatıp gösterdi.
“Peki bunu n’apacağız şimdi, yaşıyor değil mi hâlâ?”
Eğilmiş, kumda can vermekte olan şeffaf varlığın kramplarına bakıyorlardı. Denizanasını tutup kıyıya atan Balıkçı, soruları sabırla yanıtlarken herkesin başında tanrısal bir eda ile dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Bacaklarını ayırmış, ayaklarını kuma birer tentakül gibi gömmüştü. Akşamüstü güneşinin varaklı parlaklığı tenini aydınlatıyor, kendinden emin duruşu bütün tereddütleri yok ediyordu.
“Öldürelim! Kuma gömelim!” diyenleri sakinleştirmeyi başardı:
“Hayır! Rahat bırakın, ölür nasıl olsa.”
Kalabalık dağıldı. “Olay var!” diyerek sahile gelen gençler, çok geçmeden müziğin sesini yükselttiler ve her şey olağan akışına döndü.
Vakit akşam olunca şemsiye altları boşaldı. Balıkçı denizanasının yanına oturmuştu; gelen geçenin üstüne basmasını uzun süre engelledi. Tam daha ne kadar bekleyecek diye düşünüyordum ki kalktı, ölmek üzere olan denizanasını iskelenin ucuna kadar götürdü. Önce onu denize bıraktı, ardından kendisi atladı.
Onları bir daha gören olmadı.
Zeyno Sönmez
