Dikkat: Yazı, bahsi geçen filmle ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.

Lynne Ramsay filmleri izlemek demek, bireysel trajediyi salt psikolojik bir vaka olarak ele almaktan sakınan bir yaklaşımla, yaşamın dayattığı şiddet, toplumsal baskı ve duygusal sıkışmışlığı hissetmek demek. Ratcatcher’da (1999) bir çocuğun yoksulluğu ve ihmal edilmişliği, çevresel koşulların bir sonucu olarak gösterilirken Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin, 2011) ise aile içi ilişkilerin ve toplumsal beklentilerin bir bireyi nasıl şekillendirdiğini, “delilik” denen şeyin yalnızca kişisel bir sorun olarak ele alınamayacağını ortaya koyar. Yeni filmi Geber Aşkım (Die, My Love, 2025) yönetmenin bireysel çöküşü toplumsal bağlam içinde tartışan, bastırılmış öfke ve arzuyu görünür kılan, içsel dünyayı mekân ve sesle somutlaştıran mirasını devam ettiren bir film.

Film yüzeyde annelik, evlilik ve ruhsal çözülme temalarını işliyor gibi görünse de kadının yaşadığı sıkışma çevresi tarafından yalnızca bireysel bir psikolojik arıza olarak görüldüğünden, asıl kaynağına ulaşılamayan sorunun onu felakete sürükleyişini anlatıyor. Grace’in şehirden gelip taşraya yerleşmesiyle daraltılan hayatı, ruhunu daraltıyor. Taşrada, kapalı bir mekânda, tekrara dayalı bir hayatın içinde, onu manen besleyebilecek insanlardan yoksun, eşi işteyken genelde yalnız kaldığı ve eşinden sınırlı destek alabildiği bir ortamda arzusunu ve öfkesini sürekli olarak bastırarak var olmaya çalışıyor.

Grace’in bebeğine bakmak için evde onunla bir başına kalması onu dış dünyadan da uzak tutuyor. Bu yüzden annelik, onu kutsal bir şekilde tamamlayan bir deneyim olmak şöyle dursun, onun kimliğini yutan ve bedenini işlevselleştiren bir rol. Grace’in bedeni arzulama ve talep etme hakkını artık kaybetmiş; besleyen, taşıyan ve devamlılığı sağlamaktan sorumlu bir makine gibi çalışıyor sadece. Bu yüzden filmde annelik romantik olmadığı gibi boğucu resmediliyor ve sevgiden ziyade görevle tanımlanıyor.

Filmin, Grace’in öfkesine tam bir açıklama getirmeyerek psikolojik teşhis koyma imkânını özellikle def etmesi önemli bir tercih. Çünkü teşhis, yaşanan şeyi bireyselleştirip politik bağlamından koparma riskini de beraberinde getirebilir. Oysa film, kadının yıkımını bir hastalık olarak değil yaşam şeklinin sonucu gibi ele alıyor.

Filmde aşk delilikle iç içe işleniyor. Eşi Jackson’la yakınlık kurduğu sahnelerde aşk, romantik veya kurtarıcı olmaktan uzak. Grace’in ruhunu büyük ölçüde hırpalayan şey, arzusunu bastırmak zorunda kalması olsa da, hem cinsel yakınlaşmalarındaki hem de tartışmalarındaki tutku, karşılanmayan arzusuyla birleşerek onun zihinsel dengesini kaybetmesine ortam sağlıyor. “İyi bir anne” ve “iyi bir eş” olma çabası da onun kırılgan zihnini sürekli test ediyor. Kırılganlığına bir de toplumsal beklentiler ve aile baskısı eklenince aşk, psikolojik çöküşün tetikleyicisi haline geliyor. Bu şekilde, delilik aşkın içinde büyüyor; sanki aşk, deliliğin hem kaynağı hem de aynası. Halüsinasyon sahnelerinde görüldüğü üzere, karakterin zihnindeki aşk imgeleri ve arzuları, gerçeklikten kopuşunu besliyor. Bu bağlamda, filmin adınınGeber Aşkım olmasının nedeni, karakterlerin birbirinin ölmesini dilemesi veya birbirine beddua etmesi değil. “Aşk” sözcüğüyle simgelenen şefkatli sığınak “geber” nidasıyla birleşince, Jackson’ın aslında iyi niyetle kurduğu dünyanın Grace’i nasıl boğarak onu adım adım sona yaklaştırdığını imliyor. Belki de eşi, onu koruyacak güvenli bir yuva kurayım derken onu dolaylı yoldan öldürmüş oluyor. Veya belki de Grace’in, gebermesini yani yok olmasını istediği aşk, bu düzeni muhafaza eden türden bir aşk. “Olmaz olsun böyle aşk” dercesine.

Geber Aşkım, arzunun bastırılmasının neye yol açabileceğini gösterirken ahlaki bir kınamaya girişmiyor. Arzunun sevgi, şefkat ve güvenden oluşan bir bağa dönüşmemesinin getirdiği içe kapanmanın, yok edici bir hal alabileceğini ortaya koyuyor. Grace’in yaşadığı “delilik” eşiyle ilişkisinin ve çevresel koşulların, sahici bir bağ kurmaya alan açmamasının sonucu. Bir insanın dağılması ne zaman kişisel bir sorun olmanın ötesinde onu kuşatan hayat biçiminin kaçınılmaz sonucu olur? Film bu soruyu yanıtsız bırakıyor. Çünkü yanıt vermek, bu acıyı yine tek bir kadının omuzlarına yüklemek olur ve meseleyi yine bireyselleştirme riski taşırdı. Bunun yerine film, seyirciden empati talep etmeden, seyirciyi acıya yol açan koşulları sorgulamaya zorluyor.

Ramsay sinemasında dar evler, boş sokaklar, tehditkâr doğa ve izole taşra alanları gibi mekân kullanımı, karakterlerin ruhsal durumunu görselleştirmenin belirleyici bir yolu olarak öne çıkar. Grace ile Jackson’ın taşındığı ev filmin en başında çerçeveler içinde gösteriliyor ve bu, Grace’in kapana kısılmışlığını belirginleştiriyor. Terapiden döndükten sonra Jackson’ın evi derleyip toplamış, mis gibi yaptığı gösteriliyor ama evin yine aynı çerçeveler içinde sunulması, sıkışmışlık hissinin kaybolmadığını anlatıyor. Bu görsel tercih, terapinin bir işe yaramayacağını seyirciye önceden haber veriyor çünkü Grace halen aynı çerçeveler içinde sıkışmış durumda.

Filmdeki at sembolü birden fazla anlam taşıyor olabilir. At, evcilleştirilmeye direnen bir beden gibi, Grace’in bastırılan cinselliği ve öfkesiyle paralel ilerliyor. Bu bağlamda at, bastırılmış arzuyu temsil ediyor. Sanat eserlerinde genelde özgürlüğü simgeleyen at, filmde tam tersi bir metafora dönüşerek özgürlüğün var olduğu halde ulaşılmazlığını simgeliyor. At orada ama kaçış yok. Ayrıca at annelik, sevgililik, düzenlilik gibi insanî beklentilere tabi olmadan yalnızca var olur. Grace’in “bozulmuş” sayılan davranışları ile atın doğallığını yan yana düşünmek şu soruyu da beraberinde getiriyor: Bozuk olan kim? Kadın mı, ondan beklenen hayat mı? Bu bağlamdaysa at, bir ayna işlevi görüyor. Grace’in yazıyla (dille) inşa edemediği varoluşu, atın dilsiz ve vahşi doğallığında aramaya başlaması, finaldeki yangının da habercisi aslında.

Nitekim finalde Grace’in yazdıklarını yakmasının salt bir umutsuzluk veya çöküş anı olmasının ötesinde, başkaldırı niteliğinde bir anlamı var. Yazmak, onun için hem bir ifade alanı hem de onu sürekli yetersizlik hissiyle kuşatan bir başarısızlık kaynağı. Tarihsel olarak dünyayı isimlendiren, kuralları koyan ve düzeni kuranlar büyük ölçüde erkeklerden oluştuğundan Grace’in “anlamlı bir şey ortaya koyma” baskısı hissetmesi aslında eril düzenin başarı tanımına bir boyun eğme ve kendi varlığını bu sistem içinde meşrulaştırma çabası olarak okunabilir. Onu dille örülmüş rollerin içine hapseden “anne”, “eş” ve “makul kadın” etiketleri de düzenin devamlılığını sağlayan dilsel kafesler olduğundan onu bunaltıp iyice sıkıştırıyor. Belki de Grace, genellikle akıl-duygu, kültür-doğa, erkek-kadın gibi ikilikler üzerinden çalışan ve her zaman ilk sıradakini (akıl, kültür, erkek) üstün, ikinciyi ise kontrol edilmesi veya “iyileştirilmesi” gereken bir arıza olarak gören düzenin diliyle kendi acısını anlatamadığını fark ettiğinden, dilin aracısı olan yazıyı / kâğıdı yakarak reddediyor.

Bu bağlamda Grace’in yaktığı şey de yazdığı metinlerden çok, kendinden beklentisi yani “anlamlı bir şey ortaya koyabilmeliyim” baskısı. Bu yüzden ateş, somut anlamda metinleri, soyut anlamdaysa kendisinden beklentisini yok ediyor. Yazdıklarını yakarak eril düzenin temel taşı olan dili de reddetmiş, yazdıkları ve kendi benliğiyle birlikte dili de ateşe vermiş oluyor. Ateşin ormana sıçraması ise Grace’in içindeki bastırılmış öfkenin taşmasını imliyor. Film boyunca onun huzursuzluğu hep evin, karı-koca hayatının ve anneliğin sınırları içinde tutulmaya çalışılırken yangınla birlikte bu sınırlar da yanıyor. Doğa / orman, düzenin karşısında duran, kontrol edilemeyen ve her şeyden önemlisi dilin dışındaki bir alan. Orada hiyerarşi veya “iyi anne” gibi toplumsal tanımlar yok, orada atın evcilleştirilemeyen vahşiliğine alan açan saf varoluş var. Grace ormana doğru yürüyerek ölüme gitmekten ziyade, dille kurulan tanımların artık işlemediği bu alana sığınıyor. Sonuçta dilin bir işlevi de düzeni korumak olduğundan, yangın Grace’in o düzeni artık taşıyamadığı noktada başlıyor.

Bu sahnede eşi Jackson’ın izleyip müdahale etmemesi, karısını sevmeyişinden veya umursamayışından değil, durumun ciddiyetinin farkında olmasına rağmen ne yapacağını bilemeyişinin yarattığı çaresizlikten. Grace’i önceden terapiye götürmüş olması, onun acı içinde olduğunu sonunda gördüğünü ve davranışlarını artık geçici bir huysuzluk olarak görmediğini gösteriyor. Ancak film tam da burada ince bir farka dikkat çekiyor: Acıyı ciddiye almak, onu gerçekten paylaşabilmek anlamına gelmiyor.

Yangın sahnesinde eşinin izleyici konumuna düşmesi, karısının öznel alanına artık müdahale edemeyeceğini kabullenişi gibi okunabilir. Evlilik törenlerinden hemen sonraki gün gerçekleşen bu olay, Jackson’ın “onu mutlu edebilirim” şeklindeki inancının da çöküşü. Artık Grace’i tam olarak anlayamayacağını fark ediyor çünkü onun acısını nihayet ciddiye aldığında bile artık çok geç kalmış durumda. Eşi, onu “iyileştirme” (atı “ehlileştirme” yani düzene döndürme) çabasının, bastırılmış olanı iyice harlayıp yangını besleyen oksijeni sağladığını fark etmiyor. Bu yüzden iyi niyetli eylemi bile onu, karısının acısının izleyicisi olmaktan kurtaramıyor.

Bütün bunların ışığında, filmin Grace’in delirmesine değil delirmeye itilmesine / delirtilmesine odaklandığı sonucuna varılabilir. İçinde bulunduğu durumun getirdiği acıyı uzun süre bastırmış, elinden geldiğince yönetmeye çalışmış ve “normal” sınırlar içinde tutmak istemiş olsa da acı artık taşma noktasına geliyor, yangın da bu taşmanın doğal sonucu.

Film, Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Film ve kitap büyük ölçüde örtüşse de, kitapta Grace’in bebeğine zarar verebileceğini düşündüren rahatsız edici ifadelerin filmde pek bir karşılığı yok. Ayrıca, Grace’in dili terk ettiği gibi bir sonucu kitaptan çıkarmak da mümkün olmayabilir, çünkü ruhsal çözülmesi daha çok iç monologlar yani kendi dili aracılığıyla aktarılıyor. Oysa film, bu içsel gerilimi görsel ve mekânsal araçlarla dışarıdan kuruyor.

Özetle, sorunu bireysel bir ruhsal kırılma olarak çerçevelemek asıl şiddeti görünmez kıldığından, sorun bireyde değilken bireyi iyileştirmeye çalışmak yalnızca düzeni muhafaza etmeye yarıyor. Yangını geciktiriyor ama onu söndürmeye yetmiyor.

Öykü Gizem Gökgül