Yazmak için her sabah saat on sularında genellikle aynı kafeye oturuyorum. Bir ara yazmaktan yorulunca cep telefonumdaki durumlara bakıverdim. Mahmut WhatsApp hesabındaki durumdan, Cuma namazını kılmaya gittiği caminin dışını da içini de gösteren bir video paylaşmış. İki kubbeli devasa bir camii. Mahmut en arka sıralarda oturuyor. Oysa önde boşluklar da bulunuyor. “Hayırlı cumalar, Tayland’dan selamlar,” yazılı kısa bir de not düşmüş videonun üzerine. Günlerden Cuma olduğunu hatırladım. Cep telefonunu bıraktım elimden, geriye yaslandım. Etrafa bakınıyorum. Yan masama gelen çift, garsona sipariş verdi. Kız Tayca erkek İngilizce konuştu. Erkeğin aksanından Türk olduğunu düşündüm. Bir süre sonra aldı telefonu eline, birini aradı, Türkçe konuşmaya başladı. Baba diye hitap ettiği kişi gerçek babası mı yoksa bir başkası mı anlayamadım ama telefondaki kişiye, “Baştan söyledim, evli olduğumu biliyor, şartlarımı kabul etti, yoksa kendisi bilir baba,” dedi. Karşısında oturan çekik gözlü güzel kızdan söz ediyor anlaşılan. Bir süre sonra baba diye hitap ettiği kişinin aslında babası olmadığını ama baba yerine koyduğu saygın bir ahbabı olduğunu fark ettim. Ben dürüstçe söyledim, diyor ikide bir telefonda. Kadının, karşısındaki dürüst erkekten alacağı tek şey biraz eğlence ve daha da önemlisi para. Gerisi kadını ilgilendirmiyor. Kadın Budist, dini inancı sevişmeyi belli başlı kurallara bağlamıyor, günah saymıyor, yaptığında bir yanlışlık olduğunu da düşündürtmüyor. Bu durum kadının, karşısındakinin söylemlerini olduğu gibi kabul etmesine alan açıyor. Önemli olan niyet. Eylem yanlış kabul ediliyor, çünkü zarar üretiyor. Günah kavramı yok ama karma ve sonuç var. Adamla kısa süreliğine göz göze geldim, gözlerimi kaçırdım. O sırada garson masaya siparişleri bırakmak için geldi. Adam hâlâ telefonda.
Budizm, eylemin sonucunda ortaya çıkan acılara dikkat çekiyor. Ahlak, cinsellik üzerinden değerlendirilmiyor. Aslolan kiminle birlikte olduğun değil, içinde olduğun ilişkinin seni neye ve kime dönüştürdüğü. Cinsellikten daha önemlisi bağ kurmak, bağlanmak. Cinselliği ateş olarak görüyor, ateş ise hem ısıtan, hem de yakan bir şey, bu durumda yasaklamak yerine onunla olan ilişkiyi dengeli kurmak önemli. Arzu, sahip olma isteğine dönüşüyorsa, ıstırap başlıyor. İlişki, kıskançlık, sahiplenme, kontrol ve yalan üretmeye başladığında, inanç devreye giriyor. Sorun bağlandığın şey tarafından sürüklenmek. Budizm, ahlak öğretilerinden çok farkındalığa önem veriyor. Omuzlarında günah sevap terazisi yok, tepende seni kontrol eden amel defterine notlar alan melekler de yok. İlişki açgözlülükten besleniyorsa, açgözlülük Budizm’de üç temel zehirden biri, bu noktada işler değişiyor. Bilmiyordum başka bir karma, biliyordum ama işime gelmedi başka. Budist öğreti kadını kötülemez, bu seçim daha çok karma üretecek, bu ilişki huzur getirmez, diyor. Cezayı dışarıdan vermez, insanı kendi seçimi içinde, vicdanıyla baş başa bırakır. Bütün bu okuduklarımdan sonra aslında bir yanımla Budist olabileceğimi düşündüm. İlahi adalet dediğimiz şeyin tam da Budist felsefeye uyduğunu görmek beni heyecanlandırdı. Yaptığın kötülük birilerini zarar veriyorsa, bunun geri dönüşü mutlaka olacaktır. Acı çektiğin, kötü hissettiğin ve mutsuz olduğun bir noktada başkalarını suçlamadan önce bir köşeye oturmak, hangi kötü davranışlarımın sonucunu yaşıyorum diyerek kendinle bir muhasebeye girişmekten söz ediyor. Adamın telefon konuşması bitince kendimi dış seslere kapadım, yazmaya, dün geceyi anlatmaya kaldığım yerden devam ettim.
Selim Abi arada Turgut’a bakıyor. Bu Turgut nasıl adam, anlamıyorum, dedi sonunda, ağzındaki bakla yeterince ıslandı. Kanada’da yaşayan Diyarbakırlı biriyle oturmuş, dedi. Sesi kısık, cümleleri keskin. Allah bilir ne bok yedi de oraya iltica etti, dediği an yüzüne baktım. Ne olursun abicim, Kürtlere küfür etme, aşağılama insanları, iyi bir adamsın, sana kanım ısındı, bunu yapma diyorum içimden. Türkiye’ye dönemiyor, dedi, teröristtir kesin. Başımı çevirdim, kaldırım boyunca oturanların en uzağında Turgut. Yanındaki kısa boylu adama dikkatli bakınca ancak görünüyor. Burada kiminle oturduğuna kalktığına dikkat edeceksin, dedi daha sonra. Devletin bir sürü ajanı var. Adam, Selahattin Demirtaş dışarı çıkmalı, diyormuş, bunu kendi kulaklarıyla duymuş Selim Abi. Yüzüne baktım bir kez daha, ona inanmadığımı düşünerek yemin etti. Böyle bir adamla ne işin olur, ne idüğü belirsiz, dedi, biraz akıllı ol, diye söylendi. Verdiği akıl değil de üstü örtük bir uyarıydı, tehditti. Selim Abi de Fransa’da yaşayan bir gurbetçi. Otuz yıl sonra karısından boşanmış, kırk yıl çalıştığı restoranı üç çocuğuna emanet etmiş, buraya gelmiş, kendine bir Tay sevgili bulmuş. Her zaman yanında oturan kadın. Cep telefonundan, çeviri üzerinden anlaşıyorlar. Turgut’a baktım. Yanında oturan adama, günlerdir herkese gösterdiği sevgilisinden söz ediyor olmalı. Elinde telefon, ekranı açıp kapıyor ikide bir. Konuşurken telefonu bırakmaz elinden, hep gözünün önündedir. Geçen gün, kızla sadece internette canlı görüştüğünü, yüz yüze hiç gelmediğini söylediğinde şaşırdım. Bunu söylerken utanmadı, açıklama yapma gereği duymadı, şaşırmama anlam veremedi. Ne yani, illa kadınla yatmak mı gerekiyor, sen hep demiyor musun, önemli olan paylaşmak. Her şeyi sen mi biliyorsun, dedi, agresifleşti ama sonra güldü. Bazen yaptığına gülebiliyor, komik geldi söyledikleri, güldü.
Onca acıyı boşuna mı çektin, hani aşıktın, hani sevgilindi, dedim. Ne var bunda dercesine baktı yüzüme. Ondaki bu hâlin, bu kayıtsız duruşun bir parça da bende olmasını istiyorum. Bu tavır, söylediklerinden çok duruşunda kendini belli ediyor. Düşünceleri kökleşmiş, bazı yanları sertleşmiş. Bu yüzden düşüncelerine sıkı sıkıya sarılıyor. Bu da onu kararlı gösteriyor. Onu dinlerken sesini değil, sesinin gerisindeki tınıya kulak kesiliyorum. Çünkü bu kadar emin konuşan birinin çoğu zaman fark edilmesini istemediği bir çatlağı olabiliyor. Ben de tam olarak o çatlağın sesini yakalamaya çalışıyorum. Bir süre susuyoruz ama sohbetin bütün ağırlığı o suskunluk anında beliriyor. Konuşmaların anlamı dağılıyor artık, söylediklerini, açıklamalarını önemsemiyorum.
Turgut anlatacak başka birini bulduğunda beni unutuyor. Ben artık onun boş anlarını dolduran biriyim. Bazen ben de konuşmak istiyorum. Konuşmaya başlayınca Turgut’un dinlemediğini, anlatacağı şeyler üzerine düşündüğünü fark ediyorum. Söylediğim hiçbir şeye tepki vermiyor. Ne bir onay ne kısa bir itiraz ne de kısa bir duraksama ya da mimiklerinde bir oynama. Bakışları bazen uzaklara dalıyor ya da başka şeylerle uğraşıyor. Böyle anlarda cümlemi tamamlamadan susuyorum, hiçbir zaman neden sustuğumu sormuyor. Konuştuğuma pişman oluyorum ve hep susmak istiyorum. Zamanla konuşmamın yararsız bir eylem olduğunu fark ettikçe, susmak da karşıya geçmeyince orada olmak içime çöken bir eziyete dönüşüyor. Ne söylediğim şeyler bir yere varıyor ne de sustuğumda görünmez olabiliyorum. Arada kalmış bir hâl. En çok sesimi değil de, varlığımı duyurmak istediğim anlarda tıkanıp kalıyorum.
Saat gece yarısına yaklaştı. Gece yarısından sonra uyku benim için kısır bir döngüye giriyor. Uyuyamıyorum. Bunu, daha önce beni beklemem için zorladığında söyledim ama Turgut’un umurunda değil. Bazı akşamlar bırakmıyor beni, bekle, birazdan gideriz, geç kalmayız, diyor. Dönüşte Soi6’ten ya da Walking Street’ten geçiyoruz. Beni yanında istemesinin tek nedeni onu dinliyor olmam ve yalnızlık kalmaktan duyduğu korku diye düşünüyorum. Belki başka şeyler de var, bilemiyorum. Herkes bir süre sonra sıkılıyor ondan, uzak duruyor. Bir de üzerindeki formadan dolayı terliyor, terleyince kötü kokuyor. Kokarca diyorlar, ben utanıyorum.
Kaldırım taşına oturmaktan yoruldum, ayağa kalktım, ileri geri bacaklarımı hareket ettirdim. Murat Hocanın saatlerdir hasır kilimin üzerinde, ara vermeden cep telefonundan tavla oynaması, sevgilisiyle tek kelime laf etmeden oturmasına anlam veremiyorum. Onun sabrına bakınca huzursuzluğum belirgin bir hâl alıyor. Ben çabuk sıkılan, sıkıldığını belli etmemek için olabildiğince direnen, sonunda hiçbir şey olmamış gibi davranan biriyim. Sıkıldığımda yer değiştirme isteğimi yerine getiremezsem huzursuz oluyorum. Bir yerde çok kaldığımda, çok oturduğumda, bir şehirde, bir evde uzun süre vakit geçirdiğimde huzursuzluk dayanılmaz bir hâl alıyor. İşte o an yola düşme vaktimin geldiğini anlıyorum.
Şimdi yürümem gerekiyor. Ortamdan uzaklaşmalıyım ama bunu yapmayacağım. Bir yerde durmam gerektiğini biliyorum artık. Bir yere uymam, orada kalmam, burası iyi, ben burada kalıyorum diyebileceğim bir yerde olmam gerekiyor. Şu an bulunduğum yer bu alışkanlığı kazanmam için bir fırsat. Çünkü kaçabileceğim çok az yer kaldı.
Ahmet Abi ve Ürdünlü Ahmet de geldiler. Her günkü saatlerinden çok daha geç bir saatte. Soi 8’deki bir barda bira içmişler. Ahmet abi buraya yerleştikten sonra Budizm’i seçmiş, öncesinde ateistmiş, bunu da hep gizlemiş. Artık özgürüm, dedi bir gün bana, buradayım, buraya geç kaldım ama sonunda doğru yeri buldum. İki Ahmet’in de saçında tek beyaz olmamasına şaşırdığımı söylediğimde, Selim Abi yüzüme baktı. Boya olduğunu anlamadın mı? Herkesin fark ettiği birçok şeyi fark etmemek de başka bir eksiğim, en çok bu yüzden herkesin içinde olmak, herkesten bir şeyler öğrenmek istiyorum. İnsanların kolayca fark ettiği şeyleri benim atlamam çoktandır kimseyi şaşırtmıyor. Belki de bu yüzden kalmak için direniyorum. Dinliyorum. Bakıyorum. Herkesin bildiği şeyleri geç de olsa yakalamaya çalışıyorum. Burada, kaldırım kenarında, her şey yüksek sesle değil, bazı şeyler de bakışlarla anlatılıyor. Konuşulanlar hikâyenin küçük bir kısmı, herkes heybesine gizlediği bir başka hikâyenin içinde yaşıyor. Sadece saklanmak için buradalar, saklanmanın en önemli kuralı da göz önünde bulunmak.
Sağ tarafımızda, müşteri bekleyen iki hayat kadını kaldırımdan geçen sepetli motosiklette satılan et şişlerden birer tane alıp yemeğe başladılar. Selim Abiyi dinlemiyorum artık, onlara bakıyorum. Mini etekli ve dekolteli olanı eti şişten dişleriyle tek tek çekerken bir yandan da yoldan geçen erkeklere bakıyor, göz süzüyor, selam veriyor, şirinlik yapıyor. Yemek yerken bile işinden kopmuyor. Oysa dün kaldırımdaki terzi kadın, dikiş makinesinin üzerine koyduğu tabaktan pad-thai yerken, ona çantamın kayışına bir dikiş attırmak istedim, yemek yiyorum, dedi. Görmüyor musun demek ister gibi önündeki yemeğe bakarak söyledi bunu. Azarlanan bir çocuk gibi uzaklaştım oradan. Yemek kutsal, aceleye getirilen bir şey değil ama ciddiye alındığı kesin. Öyle olmasa her iki adımda bir yemek tezgâhları, seyyar yemek satıcıları, yan yana sıralanmış lokantalar ve yemek pazarları bu kadar çok olmazdı. Budizm’de ne açlık yüceltilir ne de oburluk hoş görülür. Bu yüzden Budist gelenekte yemek yavaş yenir, zamana yayılır, sohbetin bir aparatı olarak görülür. Burada acele yoktur. Çünkü acele, zihnin başka bir yerde olmasıdır.
Turgut otele gitmek için ayaklandığımı görünce yanıma geldi. Erken gitme bu gün, işimiz var, bekle, dedi. Gittikçe üzerimde hâkimiyet kurmaya çalıştığını, bundan da gizli bir zevk aldığını görebiliyorum. Tekrar yerine geçince ben de yol aldım, kaldırım boyu yürümeye başladım. Bir süre sonra yanıma geldi. Hindistan cevizi ve palmiye ağaçlarının altında müşteri bekleyen ladyboyların, hayat kadınlarının yanından yürüyoruz. Yoldaki mazgaldan kaldırıma çıkan kocaman fareyle onun da ardı sıra, muhtemelen yavrusu olan bir başka fare hızla önümüzden geçip bir palmiye ağacına tırmandılar. Başımı yukarıya çevirdim. Bir Hindistan cevizi ağacının altındayız. Tepemde asılı yeşil cevizlerinin her biri iki üç kilo ağırlığında. Bir tanesi dalından kopsa, birinin başına düşse, öldürebilir. Burada her şey akıyor, bazı risklere sessizce boyun eğiliyor.
Kısa boylu ihtiyar bir adam geldi yanıma, masada, önümde duran laptopuma baktı. Aynısı bende de var, dedi, başımı kaldırdım, karşımda duran ihtiyara baktım. Nereli olduğunu kestiremedim, Ortadoğulu birine benziyor. Gülümsedim, geriye yaslandım. Adaptör girişini kontrol etti, benimki biraz daha farklı, dedi. Bu eski bir model, sizinki daha yeni olmalı, dedim. Çok güzel bir alet, dedi. Bence de, dedim. Sonra da rahatsız ettiği için özür diledi, uzaklaştı. Burada sohbete aç çok sayıda insanla karşılaştım. Bazılarına selam verdiğimde konuşma uzuyor. Tek başına oturan çok sayıda Avrupalı turist oturuyor kafelerde. Bu gün özellikle kimseyle karşılaşmamak, konuşmamak için alışveriş merkezinin alt katında, yürüyen merdivenlerin dibindeki kafeye oturdum. Masalar birbirine uzak, küçük, tek kişilik. Adam yanımdan ayrıldıktan sonra yönümü duvara çevirdim. Yeniden yazmaya başladım.

Turgut kaldırım boyunca dizilen hayat kadınlarının çoğuyla selamlaşıyor. Başını hafifçe eğiyor, baş parmağıyla işaret parmağını birleştirerek, küçük bir de öpücük konduruyor. Hepsini tanıyor musun, diye sordum. Hiçbirini tanımıyorum, sen de bak, sana da selam verirler, dedi. Ama dünyadan haberin yok, nasıl yazarsın, anlamadım, gerçekten yazar mısın? İnsan şu kadınlara bakmaz mı? Bir içim su her biri. Bir de param olacaktı. Durdu, ben de iki adım önünde durdum. Kadının birine bakıyor. Bu iyiymiş, dedi, nasıl ama, bu iyi, en az bin baht eder, belki daha fazla, öğreneyim mi fiyatını? Kalsın, dedim. Şu bacaklara baksana, dön de bak. Döndüm baktım. Turgut kahkaha attı, kadın değil o, ladyboy, anlamadın değil mi, her yanı kaslı, taş gibi. Benim bu konulardaki cehaletim karşısında mutlu oluyor, kendine paye çıkarıyor. Sonra ayakta duran genç, güzel bir kızın yanına yaklaştı. Kızın yanındaki sandalyede oturan mamasına eğildi, fiyatını sordu. Bu arada kızın elinden tutuyor, bir elini de kızın çıplak omzuna koyuyor. Kızla konuşmaya çalışıyor. Tayca’ya dili dönmüyor, söyledikleri ya da söylemeye çalıştıkları karşısında gülüyor kız. Yanıma geldi tekrar, nasıl, dedi, beğenmedin mi?
Hadi artık gidelim, geç oldu, dedim. Kıza, şimdiye kadar Pattaya’da senden güzelini görmedim, dedim, sonra durdu, dönüşte ona, hayatımda senden güzelini görmedim, diyeceğim, bu daha iyi, dedi. Bir süre konuşmadan yan yana yürüdük. Kaldırım kalabalık. Her milletten insan olduğu farklı konuşmalarından, tenlerinden, bakışlarından belli. Turgut, ama Pattaya’nın en güzel kadınları ladyboylardır, dedi, bak, şuna bak, sen böyle bir güzellik gördün mü? Gösterdiği ladyboy bez sandalyelerden birine kurulmuş. Bacak bacak üzerine atmış. Elindeki elektronik sigarayı bazen burun deliğine tutuyor, dumanı burnundan çekiyor, bazen dudakları arasına. Bu şekilde elektronik sigara içen çok kişi gördüm. Bazılarıysa burunlarının dibinden ayırmadıkları, buraya özgü küçük şişelerden koku çekiyorlar. Mentollü, okaliptüslü, naneli kokular. Bu kokular gün boyu sıcağın içinde nefes açıyor, kafayı toplamalarına yardımcı oluyor. Kimi baş ağrısı için, kimi sersemlik geçsin diye, kimi de alışkanlıktan kullanıyor. Ladyboy sandalyede otururken göz göze geliyoruz. Bakışını kaçırmıyor. Eliyle, yaklaşın, gelin buraya diyor.
Burada cinsellik küçük yaşta başlar, on dört on beş yaşına gelen kız bekâretinden kurtulur, dedi Turgut. Duraksamadan, kendinden emin, söylediği her şeye inanarak konuşuyor. Bazen bu kadar emin konuşması canımı sıkıyor. Sanki ölçülmüş, tartılmış, kesin rakamları elinde olan bilgiyi sunuyor bana. Onun yanlış olduğunu söylemeye kalktığımda, herhangi bir düşüncesine katılmadığımda ya da onu onaylamadığımda yüzü değişiyor. Suratını asıyor, bir çocuk gibi susuyor.
O susunca ben kendi dünyama çekiliyorum, aklıma gelen her şey üzerim çöküyor, dış dünyadan kopuyorum. Sonra bana, sen, ne kadarını bilirsin ki, kitaplarda yazmaz bunlar, kitaplara bakma, bana bak, kitaplarda yazmaz, diyor. Elini havada kısa bir hareketle savuruyor, konu kapanıyor. Sanki sözün kaynağı önemliymiş gibi. Sanki bilmek, okumakla değil, burada durmakla oluyormuş gibi geliyor bana. Bazen bana, Turgut haklıymış gibi geliyor, sanki yanılan benim, bunlar sahiden kitaplarda yazmıyor. Ben susuyorum. Susmanın bana ait bir şey olmadığını, bana kalan tek boşluk olduğunun farkındayım. Ne söylediğimde bir yere varabiliyorum ne de sustuğumda görünmez olabiliyorum.
Pattaya’yı “günahlar şehri” yapan şey, halkın ahlâkı değil, savaş, yoksulluk, küresel talep, devletin kayıtsızlığı ve gelir dağılımındaki uçurum. Şehrin bu gün bu halde olmasının gerisinde, altmışlı yıllarda Vietnam’da savaşmaya gelen Amerikan askerlerinin büyük payı var. Pattaya savaş öncesinde küçük bir balıkçı kasabasıymış. Savaş sırasında Amerikan askerleri için bir dinlenme yerine dönüşmüş. Önce birkaç bar açılmış, içki, müzik, kısa süreli eğlence. Ardından bu barların etrafında seks bir sektör hâline gelmiş. Pattaya zamanla savaş sonrası eğlence kentinden küresel seks turizmi merkezlerinden birine dönüşmüş. Daha sonra Avrupalı, Avustralyalı, Japon turistler gelmeye başlamış. Talep karşılıksız bırakılmamış. Kimse masum değil, kimse tek başına suçlu da değil. Burada her şey yavaş yavaş, göz göre göre olmuş. Savaşlar, askerler geride kalmış gibi duruyor ama yanından geçtiğimiz her bedende, her bakışta o eski düzenin izleri görünüyor.
Devlet ülkeye giren dövizden dolayı durumu görmezden geliyor. Bugün Pattaya’nın taşıdığı imaj, halkın ahlâkından çok, savaşın ve yoksulluğun bıraktığı bir tortuya dönüşmüş. Sahilde yürürken kaldırım boyu dizilen kadınlar, yalnızca bugüne değil, onlarca yıl öncesine ait bir hikâyeyi taşıyor bedenlerinde. Pattaya’da seks bir sapkınlık değil, tarihten kalma bir yara. Gülüşlerin bu kadar yüksek, yorgunluğun bu kadar derin olmasının sebebi de bu. Buradaki dönüşüm yerel halkın tercihi değil, savaş ekonomisinin bir sonucu. Küçük barlarla, masaj salonlarıyla, eğlence mekânı adı altında kayıtlı işletmelerle turizm canlı. Bölge halkı kalkınıyor, hayat dönüyor. Yaranın üzeri örtülüyor ama izi silinmiyor.
Turgut hâlâ benim ne istediğimi, ne aradığımı anlayamadı. Ona tekrar gay olmadığımı, kadınlardan hoşlandığımı söylemek zorunda kaldım. Etraf kadın dolu, kadınlardan hoşlanan bir adamın kadınlara bakmaması, mesafeli durmasını aklı almıyor. Üstelik bekâr biri olarak bu kadar ilgisiz oluşum tuhafına gidiyor. Buraya gelen evlilerin neler yaptığından söz ediyor.
Ona, evlilerin eşleri dışında başka kadınlara olan tutkularını anlayamadığımı söylediğimde kahkaha attı. Senin dünyadan haberin yok gerçekten, dedi, bunu anlaman için evlenmen gerekmiyor. Bak, bilmediğin bir şey daha. Para karşılığında benimle birlikte olacak kadınlara ilgi duymadığımı bir kaç kez söylediğim halde bana inanmadı. Yaptığım alışverişleri görünce, işin parayla ilgili olmadığını da anladı. Hangi kadın parasız bir erkeğe gider, diyor, ben iflas ettikten sonra karım değişti, boşadım, defol git, dedim. Turgut’la birçok konuda anlaşamıyoruz ama kadın meselesinde aramızda bir mesafe değil, bir uçurum var. Aynı kaldırımda yürüyoruz, aynı geceyi paylaşıyoruz ama baktığımız yerler bambaşka.
Özbek hayat kadınlarının olduğu yere geldik. Burada kadınlar birbirini tanıyan arkadaşlar olarak birbirine yakın takılıyorlar. Özbekler bir yerde, siyahi Afrikalılar bir yerde, ladyboylar bir yede, Taylılar, Laoslular, Kamboçyalılar, Vietnamlılar karışık, her yerdeler. Uzak Asya insanlarının çoğunu henüz görünüş olarak birbirinden ayıramıyorum. Kaldırım kendi içinde bölünmüş. Mesela kaldırımın daraldığı, sahildeki başka bir yükseltide genellikle Avrupalı turistler, ellerinde biraları ya da esrarlı cigaralarıyla oturup, karanlık denize bakıyor, sohbet ediyorlar.
Turgut, Özbek kadınlardan birkaçını önceden tanıyor. İkisiyle birlikte olmuş. Biriyle de yıllar önce aynı otelde kalmış. Çok güzel yemekler yapıyormuş kadın, her akşam yemeğinde, kadın işe çıkmadan oturup beraber yemek yiyorlarmış. Özbek pilavından, mantıdan söz ediyor. Kadın oralı değil, işine odaklanmış. Gece boyunca siftahı bile yok. Ben kenarda, yine birkaç adım gerisindeyim. Kadın beni işaret ederek, neyi var arkadaşının, diye sordu. Kadın beğenmiyor, buraya gelmiş, kadın beğenmiyor, dedi.
Buraya kadın için gelmedim, dedim. Turgut kahkaha attı, kadın için gelmemiş, kim inanır buna, inandınız mı, dedi kadınlara. Seni mutlu ederim, dedi kadınlardan biri.
Dünyada en iyi erkeklerin hangi milletten olduğunu sordu Turgut. Kadın, en iyi erkek yok, paralı erkek var, en iyiler onlar, dedi. Yaşlı erkekler de iyi, dedi öbür kadın. Nasıl yani, dedim, merakla bir adım öne çıktım, yaşlı erkeklerle birlikte olmanın neresi iyi olabilir? İncitmiyorlar, bahşişi bol bırakıyorlar, dedi. Yanındaki güldü. Gençler yoruyor, dedi, istekleri bitmiyor. Diğer kadın, adı Gülnaz olan, sizi müşteri sanıyorlar, kimse gelmiyor, sohbet edeceksek ödeme yap, dedi. Bir adım geri çıktım, cep telefonumu çıkardım, oyalandım kenarda. Turgut da geldi yanıma, yürümeye devam ettik. Saat sabahın üçü. Sahilin ucundan geri dönüyoruz. Az ileride gece hayatının kalbi Walking Street’in büyük kapısı göründü.
Kumsala geçtik, deniz kenarında yürüyoruz. Üzerine ince bir parça bez çekenler, çantasını başının altına yastık yapanlar, evi barkı, kalacak yeri olmayan birçok kişi kumların üzerine uzanmış yatıyor. Pattaya bu haliyle bile bana tuhaf bir güven hissi verdi. Kimse kimseye dokunmuyor. Herkes kendi yorgunluğunda uykuya teslim olmuş. Turgut uyuyanların yanından geçiyor, yakından bakıyor.
Bunların çoğu köylerden, buraya çalışmaya geliyor, dedi. Bazıları da Bangkok’tan, eğlenmeye geliyorlar, parası bitince de sahilde uyuyorlar. Ayakkabımın içi kumla doldu. Yürüdükçe hissediyorum, çıkarıp temizlemiyorum. Kalsın. Turgut’un ayağında terlik, bazen suya giriyor. Deniz sakin, geri çekilmiş, dubalar neredeyse yürüyerek ulaşılacak yakınlıkta. Karanlık bastıktan sonra yüzü gözü sarılı, elinde detektör ve el feneriyle, denize düşen, kumda kaybolan altın, gümüş takılarının peşinde olan birkaç kişi, hâlâ kumda, denizin sığ yerlerinde arama yapıyor. Turgut da bir ara dizlerine kadar suya girdi. Kenarda bekledim. Ay ışığı yok, gökyüzü karanlık. Hilton otelinin ışıkları parlıyor. Kaldırım boyu dizilen direklerin tepesindeki ışık her yeri aydınlatıyor. Sahildeki yüksek katlı otellerin ışıkları denizin üzerine düşmüş. Kocaman koyda demirlemiş yatlar, tekneler, botlar, su sporları için kiralanan jetskiler, bir iki kilometre açıkta renkli ışıklarıyla birkaç restoran görünüyor.
Hadi gidelim, uykum var, dediğimde, saat dörde doğru gideriz, biraz daha kalalım, dedi. Sanki gecenin bir yerinde eksik kalmış bir şey var. Etrafta bir şeyler arıyor gibi ama ne aradığını bilmiyorum. Tekrar kaldırıma çıktık. Çok az hayat kadını kalmış geride. Kalanların da yüzlerine bakarak, yanlarına yaklaşarak geçiyor. Bazılarının yanına gidiyor, beni bilerek geride bırakıyor, ne yaptığını anlayamıyorum. Anlamak istemiyorum. Kaldırım uzuyor, gece bitmiyor, gitmekle kalmak arasındaki o belirsiz noktada oyalanıyoruz. Yanıma geldiği bir anda, üzerimde ne kadar para olduğunu sordu. Cevabımı beklemeden, hepsinin kalacak yeri var, kimse açıkta değil bu gece, dedi. Ne dediğini anlamadım. Kimin kalacak yeri yok, kim açıkta, dedim. Bu kez o cevap vermedi. Hilton’un önündeki kaldırıma geçtik, Soi 8’den yürümeye başladık bu kez. Barların çoğu temizlik yapıyor, masalar, sandalyeler ters çevrilmiş. Bazılarında hâlâ müzik ve eğlence devam ediyor ama bazıları kapanmış ya da kapanmak üzere. Yolda yürürken yalpalayan bir kadının yanına yaklaştı, koluna girdi, beline elini koydu, kadın geri çekildi, yüzüne baktı.
Kadını rahat bırak, dedim, ne yapıyorsun?
Yardım etmeye çalışıyorum. Bu saatte kadar işe çıkmayan müşteri bulamayan bir sürü kadın var. Şurada bir yemek yedirir, odama götürürüm, para vermem de gerekmez, rahat bir yatakta yatar. Sesi sakin. Daha önce de bana, sahilden, kaldığı odaya çok sayıda kadın götürdüğünden söz etmişti ama bu şekilde götürdüğünü düşünemedim. Gece boyunca evsiz barksız, odasına götürebileceği ve bedava, bir yemek parasına birlikte olacağı bir kadın aradığını yeni anladım. Sürekli etrafı süzmesinden anlamalıydım. Aradığımız şey bir yüz değil, bir boşluktu. Evsizleri, yorgunları, gecenin sonuna kalanları kolluyordu. Bunu, başından beri etrafı dikkatli süzmesinden anlamalıydım. Arkama bakmadan otelin yolunu tuttum.
Kadir Işık
Tefrikanın altıncı bölümünü okumak için tıklayın.

Akıcı bir hikaye. Eline sağlık dostum.