Motoru kullanan sürücü kırmızı ışıkta durunca hemen telefonu eline aldı, gelen mesajlara cevap verdi. Arkasında oturmama rağmen sürekli telefona baktığını, başını sola çevirmesinden ve direksiyonunun üzerine sabitlenmiş telefonun ekranına dokunmasından anladım. Motor kazası geçiren birinin kırılan kolu için hastaneye on bin Euro para ödediğini duymuştum. Uzun yıllar Tayland’da yaşayanlar, başına ne gelirse gelsin karakola ve hastaneye düşmeyeceksin diyor. Devletin kurumlarından uzak duracaksın. Bu bir öğüt değil, deneyimlenmiş ve sonunda karara bağlanmış kesin bir kural. Sağlık sisteminin pek sağlıklı işlemediğini ve yabancılar için neredeyse erişilmez derecede pahalı olduğunu birçok kişiden duydum.
Yolculuğum yarım saat sürdü. Motordan inince açıkta kalan tenimin, özellikle yüzümün ateş gibi yandığını fark ettim. Yol boyunca yüzümü serinleten rüzgârdan dolayı güneşin yakıcılığını hissedemedim. Başımdan uçup gitmesin diye şapka da takmadım. Burası ekvatora yakın, güneş ışınları dik geldiği için etkisi daha çok hissediliyor. Burada açık tenli insan görmek zor, sarışın ise hiç yok ama bazı kadınlar renkli lens takıyor, saçlarını sarıya boyuyorlar. Uzaktan bakınca, sahiden de sarışın bir çekik gözlü izlenimi uyandırıyorlar ama yakınlaşınca gerçek hemen anlaşılıyor.

Tayland, Pattaya denilince karşıma çıkan, gidip görmek için günler öncesinden hazırlandığım Hakikat Tapınağı ya da resmi adıyla Sanctuary of Truth’a motorla gittim. Tapınağın adı bile insanın üzerinde bir ağırlık oluşturuyor. Akşam kaldırım kenarında otururken, daha önce tapınağı görmeye giden birileri olup olmadığını sordum. Kimse gitmemiş. Ama Turgut, eğer gideceksen, bana oranın birkaç fotoğrafını gönder, dedi. Bu ilgisi hoşuma gitti, onu da davet ettim. Gerek yok, dedi. Gelmek istemediğini değil, gelmeye gerek duymadığını söyledi.
Tapınağa girişler beş dilde konuşan rehberlerin oluşturduğu gruplar halinde yapılıyor. Yine her yanda Japon turistler. Çekik gözlü olmak burada tek ayırt edici özellik değil, mesela Japonların da Korelilerin de daha iri yapılı olduğunu düşünüyorum. Omuzları daha geniş, boyları daha uzun, duruşları dik. Taylar daha minyon, daha ufak tefek, Çinlilerden ayırt edilemiyorlar, birçok noktada iç içe geçmiş iki halk. Çinlilerle yalnızca fiziksel değil tarihsel bir birliktelikleri de bulunuyor. Göçler, evlilikler, savaşlar, yüzyıllara yayılan yakın ilişkiler birçok yönden onları birbirine benzetmiş. Yüzler birbirine karışmış. Ama Japonlar yalnızca yüzleriyle değil, kurallara uygun davranışları, sessiz ve ölçülü hareketleriyle de benzerlerinden ayrılıyorlar.
Biletimde yazılı giriş saatini beklerken tapınağı dışarıdan, yüksekçe bir terastan izliyorum. Bir filmde sadece dekor olarak kullanılan yapıları andırıyor. Gerçeküstü bir görüntü, insanı uzaktan bile kendine hayran bırakan bir sanat eseri ama alıştığımız anlamda değil. Taşa, demire, çimentoya değil de ağaca yazılmış felsefi bir metin. Yapılış amacı ibadet değil, insanlara gerçeği göstermek, gerçeği anlatmak ve herkesi kendi gerçeğiyle yüzleştirmek. Ama gerçek ne? Soru bu noktada sertleşiyor. Gerçeği anlatmak en az ibadet çağrısı kadar dogmatik. Belki daha da tehlikeli. Bir şeyin kutsal olduğunu söylemek en az doğru olduğunu söylemek kadar iddialı. Tek bir metal çivi kullanılmadan (doğaya hükmetmemek adına) geleneksel oyma ve geçme yöntemleriyle inşa edilmiş. Sertlik yok, zor yok, dayatma yok. Her parça bir diğerinden destek alarak ayakta. İnsanın doğaya zarar vermeden de şaheser yaratabileceğinin canlı bir örneği.
Biletle birlikte elime tutuşturulan broşürü okumak için kalabalığın arasından sıyrıldım, iki ihtiyarın oturduğu bankın ucuna iliştim. Yanımda oturan kadının elindeki yelpazenin esintisini hissedebiliyorum. Yanındaki adamla, belki de kocasıyla sessizce etraftaki kalabalığı, insanların hareketlerini izliyorlar. Açtım broşürü, en üste “Gerçeği Keşfetmenin Yolu” başlığı atılmış. İlk kez böyle turistik bir alana adım atarken bir eğlence ya da estetik vaat değil de doğrudan felsefi bir anlatının içine çekildiğimi hissediyorum. Bu his hem merak uyandırıyor hem de beni tedirgin ediyor. Hayatımız boyunca edindiğimiz gerçeklere bir gönderme mi yoksa bir değişim mi amaçlanıyor burada? Başlığın altında ise biz kimiz, nereliyiz, hayatımızı nasıl sürdürüyoruz, yaşam hedefimiz ne gibi sorular sıralanıyor. Tapınak bu soruların cevaplarına ulaşmada bir yol haritası sunuyor ziyaretçilerine ama cevaplar kişiye göre değişiyor elbette. Herkesin geldiği yol farklı, gittiği yol farklı, sonuçlar da elbette farklı olmalı ama bazı gerçeklerin, var olduğumuz yaşam yolunda olmazsa olmazları arasında olduğu belirtiliyor. Bu düşünce hem kapsayıcı hem de sınırlayıcı. Herkes farklı, gerçekler ne kadar yakınlaşsa da çoğu zaman kişiden kişiye değişiyor. Bütün bu soruların cevaplarının tapınakta olduğunu, Buda’nın biz ziyaretçilere bu soruların cevaplarını bulmada yardımcı olacağı yazıyor. Amaç öğretmek ya da bildirmek, bir mesaj vermek, öğreti sunmak değil, eşlik etmek.

Tapınaktaki heykeller, hayatın yedi hakikatinin keşfine giden yol haritası olarak yapılmış. Mimariden çok bir anlatının içine gireceğimi, daha dikkatli olmam gerektiğini anladım. İçerisi bakılıp geçilecek ve sonradan gezdim gördüm denilecek türden bir yer değil, daha fazlası.
Ayağa kalktım, tekrar teras gibi, tapınağı denizle birleştiren noktada seyre koyuldum. Deniz yine gökyüzünün rengine bürünmüş, mavi değil, gri, koyu, farklı, adını net koyamadığım bir renkte. Çatının gerisinde, insan elinden çıkmış bir dekor gibi görünüyor. Kıyıya oturtulmuş gizemli bir şatoya benzeyen tapınağın tepe noktalarına bakıyorum bu kez.
Tapınak insanın beş misyonunu temsil eden beş tepeden oluşuyor. Bu noktada dini bir ritüel ya da ibadet yeri olmadığı için buraya tapınak demek ne kadar doğru, bilemiyorum. Tepelerin birinde lotus çiçeği tutan melek var; anlamı, iyi şeyler yapmak ve toplumda barışı sağlamak. İkincisinde, kutsal kitabı tutan melek. Üçüncü tepede ise melekler, çocukları, yaşlılara yardım etmeleri için yönlendiriyor. Budistlerde yaşlılara, anneye babaya verilen önemin çok güçlü olduğunu, bunun yalnızca saygı değil, doğrudan bir görev olduğu söyleniyor. Özellikle Tay insanların arasındaki bu geleneksel yapının her ne kadar yeni dünya düzeninde bir parça değişime uğramış olsa da bazı yanlarıyla hâlâ korunduğunu duymuştum.
Bir akşam sahilde Zeki Abinin Tay eşinin babasıyla helalleşme videosunu izledim. Sessiz ama sert, belirgin, acı bir ritüeldi. Ona Tay insanların gelenekleri, görenekleri hakkında sorular soruyordum hep, bana videoyu gösterdi. Videoda karısı önce babasının ayaklarını yıkıyor. Bu yalnızca bir temizlik değil, aynı zamanda beden üzerinden kurulan bir tevazu gösterisi. Ardından babasına, çiçekler arasında, minnetin ve borcun maddi ifadesi olarak para dolu bir tepsi sunuyor. En sonunda da başını babasının ayakları altına koyuyor. Bu hareket Tay kültüründe saygının en uç noktası kabul ediliyor, bedenin en aşağısıyla en tepedekine dokumak.
Tapınağın dördüncü tepesini araştırıyorum, bulunduğum yerden görmek zor, uzak, aşağıdan görmek daha da zor olacak. Broşürde meleğin koluna tünemiş, pirinç başaklarını tutan bir kuş olduğu yazıyor. Beşinci ise ata binen, elinde ilahi çiçek tutan ve diğer elinde güvercin bulunan melek. Broşürü okurken arada durup tapınağı, broşürün anlatımıyla yeniden, farklı, bu kez anlamaya çalışan bir gözle inceliyorum. Okuduklarımla gördüğüm şeyler üst üste biniyor ama bire bir örtüşmüyor. Aynı yapıyı iki kez görüyorum sanki. Bir kez anlatıldığı gibi, bir kez de olduğu gibi. Broşürün anlattığıyla gözümün gördüğü arasında gidip gelirken tapınağın bendeki anlamı değişiyor. Okuduklarım ve gördüklerim arasında kaybolduğum sırada biletimde yazılı giriş saatini unuttuğumu fark ettim. Giriş kapısına gittim hemen, bana yarım saat sonraki grupla girebileceğim söylendi.
Kadir Işık
Tefrikanın yedinci bölümünü okumak için tıklayın.
