Füruzan’ın sıradan bir aile ziyaretini anlatacakmış gibi başlayan “Taşralı” öyküsü[1] aslında birbirini sessizce tartıp biçen iki kadının hesaplaşmasını konu alıyor. Karşılaşmaktan kaçınır gibi görünen hayatların karşılaşmasında anlatıcı yeğen ile teyze arasındaki ilişkide sevgi yok ama bir çatışma da yok, bu yüzden dramatik bir yüzleşme ortaya konmuyor. Sevgisizlik ile çatışmasızlık arasında, aynı sınıfsal kökten gelip farklı yönlere savrulmuş iki hayatın birbirine bakma zorunluluğu asılı duruyor. Bu zorunluluk da kadınlıkla kurdukları ilişki üzerinden küçük ayrıntılarla örülüyor.
Öykünün güçlü yanlarından biri, mekânı ve nesneleri ahlaki bir göstergeye dönüştürmesi. Teyzenin evi insanın başını sokacağı ve dış dünyadan kaçıp huzur bulacağı bir sığınaktan ziyade ahlak odaklı sıkı bir yönetim biçimi gibi. Temizlik, düzen ve ölçülülük bu evde yaşamanın ön koşulları; hepsi de teyzeyle özdeşleşen bir “düzen” anlayışını yansıtıyor. Ama yaşanmışlıktan çok vazgeçişlerle kurulmuş bir düzen bu. Teyze için saygınlık demek ölmüş kocasının (Paşa’nın) bıraktığı mirası titizlik ve suskunlukla korumak demek. Vazoda duran kurumuş ve kabuklaşmış leylaklar, evin içindeki estetiğin nasıl donup kaldığını ve geçmişe hapsolduğunu simgeliyor. “Buralarda yaşama savrukluğuna yer yok,” cümlesi yalnızca ev düzenini değil genel bir yaşam disiplinini de ifade ediyor. Yeşil kadife koltukların üzerine konan kolalı temiz örtüler, hayata dair her türlü savrukluğun ve duygu taşmasının bu evde yasaklandığını ilan ediyor.
Teyzenin “kibar kadın” oluşu, kendi duygularını bastırmasının sonucu. Kocasını yitirdikten sonra acısını “hanımefendice içine atması” öykünün kadınlık meselesine yaklaşımını açık ediyor. Erdem gibi görünen şey aslında toplumda onaylamış bir suskunluk biçimi. Teyzenin “kuru kâğıt cildine” ve ayakkabılarından taşan kemiklerine sinen kuruluk da duygusal bir çölleşmeyi imliyor. Bu yüzden, bu evde duygu taşmıyor, yas görünmüyor, kadınlık kendini tutarak kuruluyor. Yaprakları “küskün, hastalıklı” olan çakalerik ağacı, evin içindeki steril düzenin dış dünyayla temas ettiği tek yer olan pencerenin dibinde duruyor. Hem görünür hem dışlanmış olan ağaç sanki teyzenin hayatını temsil ediyor.

Metinde koku, sınıfsal ve duygusal ayrışmayı belirleyen temel unsurlar arasında. Teyzenin evinden gelen “ekşimiş çöp kokusu” o steril düzenin altındaki çürümeyi vurguluyor. Teyze için kirli olan her şey; kokular, “murdar” kediler ve hizmetçi kızın denetlenmesi gereken varlığı aynı hiyerarşik düzlemde yer alıyor. Buna karşılık anlatıcının belleği babasının anason kokan sofralarına, Orta Anadolu’nun soğuk gecelerindeki arı su kokusuna ve rakı-karpuz ferahlığına sığınıyor. Bu koku hafızası, teyzenin sunduğu “kuruluğa” karşı yaşamın akışkanlığını savunuyor.
Anlatıcının hizmetçi kız Yurdagül’e karşı tutumu da bu sınıfsal ve insani kopuşu perçinliyor. Teyze, Yurdagül’ü bir nesne gibi yönetirken, anlatıcı ona annesinin hediyesi olan renkli basmayı vererek evdeki katı hiyerarşiyi ve teyzesinin “yüz göz olunmaz” kuralını ihlal ediyor.
Anlatıcı suskunluğu anlasa bile reddediyor. “Bu en koca kenti yadırgıyorum. Buranın dışındayım,” cümleleri sadece mekâna değil kendisine dayatılan kadınlık rolüne de itirazı ifade ediyor. Anlatıcı, teyzesinin dünyasına tamamen dışarıdan bakmıyor; aksine, onun hayatını bir antropolog dikkatiyle gözlemliyor. Ancak bu dikkat bir yakınlaşma getirmediği gibi, mesafeyi bilinçli biçimde kuruyor.
Metinde ses ve sessizlik arasındaki ilişki özellikle dikkate değer. Kimse bağırmıyor, kimse büyük cümleler kurmuyor ama sessizlik hep bir şey söylüyor. Teyzenin evi kontrollü; anlatıcının iç dünyasıysa kitaplardaki yazarların sesleri ve onu “bir dolu yer”e çağıran başka ihtimallerle dolu. Füruzan bu karşıtlıkla duygusal yoğunluğu artırıyor; bunu yaparken dilini sertleştirmeye ihtiyaç duymadan usul usul anlatarak duygunun özünün kendini göstermesine daha fazla alan açıyor.
Anlatıcının saçını kestirme isteği, “taşralı bir kız olmanın buruk acısını bile” tattırmayacak teyzesine karşı düşündüğü bir hamle. Teyzesi ile kendisi arasındaki mesafeyi kabul etse de onun sınırları içinde kalma niyetinde olmadığını gösteriyor. Kendini teyzesinin düzeninden kurtarma iddiası taşımasa da kendi olmayı koruyacağını imliyor.
Son paragraftaki “Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen. Sonra da ağlayacağım,” ifadesindeki ironi ilgi çekici çünkü anlatıcı ağlamayı erteliyor, tıpkı teyzesinin bütün hayatı boyunca yaptığı gibi. Ama arada önemli bir fark var; anlatıcı ertelemeyi bilinçli yapıyor. Bastırma teyze için bir kader ve “Paşa hanımı” olmanın gereğiyken, anlatıcı için düzenin tutuklusu olmamak için geçici bir korunma mekanizması.
Sonuç olarak bu öykü, kadınlığı hem bütün hayatını taşrada geçirmiş annesi hem de taşradan kente taşınıp orada bir hayat kurmuş teyzesi üzerinden anlatıyor. Okumuş yazmış ve paşa hanımı olmuş olsa da, teyzesi de taşra terbiyesi almış. Kadını sessizleştiren, acıyı zararsızlaştıran, kaybı ölçülü kılan bir terbiye bu. Füruzan bu terbiyeyi ne yüceltiyor ne aşağılıyor; onu, kadınların ataerkil bir toplumda hayatta kalmak için kurdukları kırılgan bir denge olarak gösteriyor. Taşradan gelip kentte düzen kuran bir kadın için bile kent her zaman kurtuluş olmayabiliyor. Aslında, taşralı kadın ile kentli kadın arasındaki mesafenin, kişilerde yarattığı tavır farkına rağmen ataerkil bir toplumda o kadar da birbirinden uzak olmadığını vurguluyor sanki Füruzan.
Ancak annesi ve teyzesi gibi taşra kökenli olsa da anlatıcı, kadının toplumdaki yerini değiştirme ihtimalini taşıyan umudu temsil ediyor belki de. Ne annesi ne de teyzesi gibi olacak; kitaplar okuyacak, gezecek, saçını kısacık kestirecek. Teyzenin evindeki sözde “taşralı kız” anlatıcının kendisi olsa da, taşra aslında kadının üzerinde kontrolü ve baskıyı muhafaza eden bir zihniyet şekli. Bu açıdan asıl taşralı olan yeğen değil, teyze. Bu yüzden “Taşralı”da taşra, geride bırakılan bir yer olmanın ötesinde, kadınların üzerinde sessizlikle yeniden kurulan bir düzen.
Öykü Gizem Gökgül
[1] Füruzan, Parasız Yatılı, YKY.

Yüreğinize sağlık…
Eksik olmayın…