Hakikatler Tapınağı da Fellini’nin film seti gibi, devasa, büyük bir emek harcanmış ama bitmemiş, bitirilmemiş, her şey göz önünde bırakılmış. Kendini bulma, kendiyle buluşma yeri olarak tasarlanmış. Hakikat arayışının devam ettiği bir taslak. Filmde kimse, niçin film seti bitmiyor, film çekilmiyor diye sormuyor. Herkes işin bir parçası, film çekiliyor, devam ediyor, herkes sonucu bekliyor ama bir sonuç yok.

Hakikatler Tapınağı’nın giriş kapısının yanında, kısa şortlu, mini etekli, omuzları açıkta kalan kadınlara ve kaprisi dizlerinin üzerinde olan erkeklere geniş bez pantolonlar, etekler, şallar satılıyor. Birçok dinde olduğu gibi çıplaklığa karşı burada da bir duruş var. Bedenin mekâna uyum sağlamasını istiyorlar. Tapınağın felsefesine ters bir uygulama ama yasak koymak insanın en zayıf noktası, varlığını hissettirmek istiyor. Burası bir ibadet yeri değil. Kapıda karşılaştığım uygulama da bir düşüncenin sonucu değil, gereksiz bir kıyafet kuralı. Sanırım bir yere ait olmanın bedeli çoğu zaman bedenle, bedenin içine girdiği şekille ölçülüyor.

Biletimi karşımda duran görevliye uzattım, dizlerimin üzerinde biten kaprime baktı. Görevli, uzun bir elbise giymiş, makyajlı, tıraşlı yüzündeki kıl kökleri çukurlaşmış trans bir birey. Kaprimin boyunun dizlerimin altında olması gerektiğini söyledi. Aşağıya doğru çekiştirdim, dizlerimin altına gelecek kadar düşürdüm. O anda, içeri girişin bu kadar küçük bir ayrıntıyla başlamasına takıldım ama üzerinde durmadım. Geçebilirsin, dedi gülümseyerek.

Oturduğum kafede yanımdaki masada karşılıklı oturan iki kişiden biri, şuna bak, ayı gibi, i… dedi. Bir ortamda ya da kafede kendilerinden başkasının, konuştuklarını anlayabileceğini ya da o sırada kafede başka Türklerin de olabileceğini düşünmüyorlar. Belki de düşünüyorlar ama kendi düşüncelerini o kadar yerinde ve haklı buluyorlar ki, söylediklerinde, konuştuklarında yanlış bir şeyler olabileceği akıllarına gelmiyor. Bu insanları tanıyorum, bu insanların yanında oturuyorum, içlerinde yaşıyorum. Bu insanlar birilerini aşağıya çekerek, yok sayarak, dışlayarak kendilerini öteki üzerinden var etmeye çalışanlardan oluşuyor.

Başımı kaldırdım, sesin geldiği yana değil de, sesin işaret ettiği kişiye baktım. Uzun boylu, kilolu, kirli sakallı ve makyajlı bir trans birey. Tayland eşcinselliğin görünürlüğüyle bilinir ama bu görünürlük her zaman eşit haklara karşılık gelmiyor. Bu konuda Avrupa’nın bazı ülkelerinden çok daha geride. Ama Budizm, bu noktada birçok dinden ayrılıyor, eşcinselliği yasak olarak kabul etmediği gibi serbest de bırakmıyor. Eşcinsel evlilikler hâlâ tartışma konusu. Trans bireyler sokakta, kafede, turizm sektöründe, sahnede, televizyonda sıkça görülür ama bu, onların kimliklerini özgürce yaşadığı anlamına gelmiyor. Tay toplumunun çatışmadan kaçınma kültürü birlikte yaşamı kolaylaştırıyor.

Yan masamda oturanlardan biri hafifçe bana doğru dönse, Türkçe yazdığımı görecek. Ekranı çevirdim, yazmaya devam ettim. İkisi de bir süre cep telefonlarından haberleri izlemeye koyuldular. Hükümete, buraya yazınca başımı derde sokacak küfürler dökülüyor ağızlarından. Masadaki iki adamın da yüzüne baktım. Sanki konuşmaları havada eriyip gidiyormuş gibi rahatlar. O an bir şey fark ettim. İnsan bazen kendini üstün hissetmek için bir başkasını küçültmeye ihtiyaç duyuyor.

Sonradan, bu iki kişinin Avustralya’da yaşayan baba-oğul olduğunu öğrendim. Baba yirmili yaşlarında Avustralya’ya yerleşmiş, çok çalışmış, çok para kazanmış. Senenin altı ayını burada genç bir Tay kadınla yaşayarak, kalan altı ayını da eşcinselliğin en özgür yaşandığı bir şehirde, Sydney’de geçiriyor. Ömrünün çoğunu Sydney’de yaşadığı halde şehrin çoğulcu kültüründen kendine kattığı en ufak bir şey yok. Kendinden olmayan, öteki kabul ettiği kişilere karşı ağzından zehir zemberek dökülen nefret dilinden bile kurtulamamış. Bu dilin, yaşadığı, vatandaşı olduğu ülkede suç olduğunu biliyor olmalı, ama burada, bu ülkede bu kadar pervasızca konuşması, Tay insanına bakışındaki kibirden kaynaklanıyor. Yaşadığı ya da misafir olduğu ülkenin kültürüne, insanına, varoluş biçimine asgari düzeyde bile saygı göstermiyor.

Günlük siyasi dildeki sığlık, ağızdan dökülen küfürler dikkatimi dağıttı, rahatsız oldum. Kalktım, yürüyen merdivenlerin dibindeki kafeye gittim.

Lek Viriyaphant tarafından inşası başlatılan Hakikatler Tapınağı sürekli devam eden, hiç bitmeyen bir yapı olarak tasarlanmış. Tapınak dört ana düşünceyi bir arada tutuyor: Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük. Tek bir inanç değil, insanın kendisiyle, başkalarıyla, doğayla ve dogmatik güçlerle kurduğu ilişkinin farklı biçimlerini barındırıyor. Herhangi bir dine davetten çok, insanın yaşamla kurduğu bağları açıklamak üzerine inşa edilmiş. Viriyaphant’a göre insanlık ilerlerken bilgeliği geride bıraktı, bu düşünce onun 1981 yılında tapınağın inşasını başlatmasında temel dayanağı oldu.

Tapınağa giden merdivenlerden aşağıya inerken, tapınağın geniş arazisinin içindeki gölde turistlerin gondolla gezindiğini gördüm. Yapının çevresi neredeyse ayrı bir dünya gibi tasarlanmış. Bir yanda suyun üzerinde ilerleyen gondollar, diğer tarafta ağaç oyan, ağaca şekil veren, ağacın içindeki gizemli hikâyeleri, insanları, yaşamı, gelenekleri ortaya çıkaran her yaşta ustalar ve çıraklar.

Rehber tura başlamadan önce, tek çivi çakılmadan, tamamen ahşaptan yapılmış bu devasa yapıda, tahtaları bir arada tutan kilit çeşitlerini gösterdi. Parçalar birbirine zorla değil, birbirini tamamlayarak tutunuyor. Bu, bir bilgisayar yazılımı değil, el ve zihin koordinasyonu.

Tapınağa girmeden hepimize birer tane kask verildi. Hiç ara verilmeden devam eden bir inşaat alanına giriyoruz. Yapı eskidikçe yenileniyor. Zamanla ustalar emekliye ayrılıyor, çıraklar ustalaşıyor, yeni çıraklar işe başlıyor ve bu döngü hep devam ediyor. İnşa süreci bitmiyor çünkü birçok tahta on, on beş yılda bir çürüyor, yerine yenisinin konulması gerekiyor. Bu bitmemişlik hali yapının bir kusuru değil, tapınağın felsefesini oluşturan düşüncenin ana kaynağı.

Tapınakta turuncu giyimli keşişler, din adamları, kandiller, yanan mumlar, oturan Buda heykelleri yok. Herhangi bir yerde bağış kutularına da rastlamadım. Ama Budizm’in öğretilerini gördüm, ahlak ve yaşam felsefesini hissettim. Burası dindar olmaktan çok arayışta olan insanların mabedi. Usta çırak ilişkisiyle devam eden çalışmalar bir yanıyla da bilginin insandan insana aktarılışının sessiz bir biçimi. Duvarlarda, sütunlarda ve tavanda gördüğüm binlerce oyma, doğum, arzu, acı, merhamet, kibir ve ölüm üzerine. Arzu acının başlangıcı olarak kabul ediliyor. Hakikat ise sahip olmakla değil vazgeçmekle görünür hale geliyor.

Tapınakta ilk fark ettiğim şey serinlik değil, ihtişam, gösteriş ve aynı zamanda yoğunluk. Ahşap figürler birbirine dolanmış, insan, hayvan, tanrı, savaş, doğum, aile. Hepsi farklı yüzeylerde. Hiçbiri bitmemiş, sürekli yenileniyor. Şehirdeyken hep bir yere yetişiyorum. Burada yetişmem gereken bir yer yok. Belki de ilerleme dediğimiz şey, sadece hızdan ibaret. Hızlandıkça neyi kaybettiğimizi fark etmiyoruz. Burada adımlarım boşa düştü, acelem yok, yetişmem gereken yerdeyim. Yukarıya baktıkça ahşap zeminde dolanan ayakların sesini, farklı dillerde yapılan konuşmaları, fotoğraf makinelerinin deklanşörünü duyuyorum. Yavaşla, sakinleş, bekle, dur. Rehber de grup da uzaklaştı, sesleri bir uğultuya dönüştü, bir başka grubun, tek kelimesini anlamadığım bir başka dilin içine karıştım.

Fellini’nin Sekiz Buçuk filmindeki o bitmemiş setin içinde olduğumu hissettim. Filmi izlerken başrol karakteri Guido Anselmi’nin gözünde canlanan bir mekânın içinde dolanır dururuz. Ana karakterin yönetmen olması filme farklı bir bakış açısı katar. Yönetmen çekemediği bir filmi düşünürken etrafında herkes çalışır, set kuruludur ama hikâye tamamlanmamıştır. Karar eksik, inanç eksik, oyun, rol ve daha birçok şey yerli yerine oturmamıştır yaşamda, filmde, tapınakta. Hiçbir şey kesin bir sonuca varmaz ama biz yine de bir film izleriz, bir tapınakta geziniriz ve ölüme yeğlediğimiz bir hayatı süreriz. Belki de mesele bir şeylerin sürekli eksik kalması değil, hiçbir zaman tamamlanmaması.

Bir tapınağın içindeyim ama ibadet yok, tapınma yok, sessizlik yok. Bu, bir çelişkiden ziyade bilinçli bir tercih. Ana düşünce, modern dünyanın unuttuğu bilgeliği görünür kılmak, insanın içine dönmesini sağlamak. Ya insanın içine dönmek dediğimiz şey düşündüğümüz kadar derin değilse, içinde bir şey yoksa, kendine dönmek kocaman bir boşluğa düşmekle aynı anlama gelmez mi? Bilim, teknoloji, ilerleme, para, güç ve insanın peşinde olduğu çoğu şey insanı insan yapmıyor, eğer ahlak, merhamet, denge ve bilgelik olmazsa. Bu durumda ilerleme sadece hızdan ibaret bir kaos, gürültü ve savaştan öte bir anlama gelmez mi? Günümüz dünyası bu kaos ortamına en iyi örnek değil mi? Teknoloji, bilim, gelişme insana ne ölçüde huzur, mutluluk, barış getirdi? Daha fazla üretmek, daha fazla bilmek, daha ileri gitmek, insanı daha iyi bir yere taşımadı, ömrünü uzattı, hızını arttırdı, karşılığında özgürlüğünü elinden aldı, itaatkâr bireyler haline dönüştürdü.

Film ilerledikçe yönetmen rolündeki başrol oyuncusunun tıkandığı noktanın aslında kendi yaşamı olduğunu anlıyoruz. Guido bir çıkış arayışında, Hakikatler Tapınağı da Fellini’nin film seti gibi, devasa, büyük bir emek harcanmış ama bitmemiş, bitirilmemiş, her şey göz önünde bırakılmış. Kendini bulma, kendiyle buluşma yeri olarak tasarlanmış. Hakikat arayışının devam ettiği bir taslak. Filmde kimse, niçin film seti bitmiyor, film çekilmiyor diye sormuyor. Herkes işin bir parçası, film çekiliyor, devam ediyor, herkes sonucu bekliyor ama bir sonuç yok.

Kadir Işık

Tefrikanın 8. bölümünü okumak için tıklayın.