Bazı insanlar bir yere gitmeden de orada gibi davranabiliyor, ben ise tapınaktayken bile orada ne kadar az kaldığımı, tapınak hakkında yazarken fark ettim. Hâlâ neleri görmediğimi, neyi anlamadığımı, nelerin yanından hızla geçtiğimi merak ediyorum.

Kadir Işık

Tapınak bitmiyor, film tamamlanmıyor, yol sona ermiyor. Hakikatler Tapınağı’nda hakikate ulaşılmıyor, hakikat sanki inşa ediliyor. Bu yüzden içerisi sergi alanı değil de bir çalışma alanı gibi duruyor. Başlarında kask, üzerlerinde iş elbiseleri, bellerinde ağaç kesme aletleri takılı işçiler oradan oraya dolaşıyor. Ahşabı yontuyorlar, eskimiş bir parçayı söküp yerine yenisini yerleştiriyorlar, çürüyeni temizleyip sağlamı ayakta tutuyorlar. Ziyaretçi kalabalığının arasında oradan oraya hareket halindeler. Tapınağın bitmemesi, onların hiç durmayan emeğine, her gün yeniden başlayan çalışmalarına bağlı.

Anneyle çocuğun işlendiği bir sütunun önünde durdum. Anne ayakta, sert, yukarıda duran bir ağırlık gibi. Çocuk önünde eğilmiş, boynu değil sanki kaderi bükülmüş. Yabancısı olmadığım bir sahne, çok sık karşılaştığım, zaman zaman gördüğüm sıradanlaşmış bir görüntü. Bir aileye ait olmanın bedeli doğar doğmaz ailenin beklentilerini karşılamakla ödeniyor. Daha çocukken omuzlara bırakılan görünmez yüklerin ağırlığı altında ezilme, güce boyun eğme, itaat etme ve sevilme arzusu insanın hangi hayatı seçeceğini fark ettirmeden belirliyor. Bu yük, insan yaş aldıkça, büyüdükçe hafiflemiyor, aksine daha da ağırlaşıyor, zamanla travmatik bir hâl alıyor. Ben de bütün uzaklaşanlar gibi, yükümü hafifletmek için uzaklaştım, mesafe aldıkça hafifleyeceğimi sandım, ama sadece yükün şeklini değiştirdim. Belki de yorgunluğum, öfkem, tahammülsüzlüğüm, en küçük sarsıntıda kırılmam ve geri çekilmem sadece gördüğüm düzenle değil, o düzenin içinden gelmiş olmamla ilgili.

Karşısında durduğum sahne ile Zeki Abinin Tay eşinin babasıyla vedalaşma ya da helalleşme videosundaki sahne birbirine değiyor. Aynı eğilme, benzer şekilde başın aşağıya doğru bırakılışı. Tapınakta çocuk, anne babanın önünde, videodaki kadın, babasının ayakları dibinde. İkisinde de bu ritüel sevgiyle, hürmetle, bağlılıkla açıklanıyor ama beden dili itaatten, tabi olmaktan başka bir şey söylemiyor. Dayanak olarak kullanılan ise sevgi ve saygı. Tapınakta bu, toplumun başlangıcı, aile, düzenin ilk halkası gibi sunuluyor. Videoda da aynı düzeni gördüm. Kadın, babasının evinden ayrılırken borcunu ödüyor ama hangi borcu. Tepsiye koyduğu para kendi parası değil, kocasından, bir başka erkekten aldığı para. Bir erkekten çıkıp başka erkeğe uzanan bir çizginin içinde kalan kadın, bu çizginin dışına çıkmayı hiç düşünmüş müydü, bilmiyorum. Bazı inançların sınırı tam bu noktada belirginleşiyor, çünkü insan buyruğa alışınca kendi sesi silikleşiyor, duyulmuyor.

Kaldırım kenarındaki sohbetlerde Tay kadınların erkeğe olan bağlılığı çoğu zaman övülerek anlatılıyor. Sadakat itaatle, saygı teslimiyetle aynı kefeye konuyor. O kısa bağlılık videosunu izlerken aklıma gelen tek şey, her şeyin aslında iktidara hizmet için yapıldığı, gerisinde de gene cılız bir erkekliğin yattığı. Görünürde saygı vardı ama altta dengesiz bir güç ilişkisi bulunuyordu. Erkek en çok da gücünü bir kadın üzerinde deniyor, yeterli ise, elde ettiği iktidar kendisini ayakta tutuyor, yetersiz olduğu noktada daha çok güç devşirmek için önüne çıkan her şeyi acımasızca, hiçbir ahlaki temel gözetmeden yok etmek üzerine kurguluyor.

Tapınakta ahşaba oyulmuş sahne, videoda ete kemiğe bürünmüş. Sevgi var, vefa var ama hepsi hiyerarşinin içinde kaldığı müddetçe kendilerine alan açabiliyorlar. Kimsenin sesi yükselmiyor, kimse itiraz etmiyor. Baş eğiliyor, para sunuluyor, yol açılıyor, izin veriliyor. Tapınakta bu sahne ideal düzenin bir parçası gibi anlatılıyor. Videoda ise ideal olanla gerçek olan arasındaki mesafe görünür hâle geliyor. Aile, burada da bir bağdan çok bir geçiş kapısı. Aile bağları özgür bir ilişki olmaktan çok, sadece onaylanması gereken bir ritüel gibi duruyor. Ve insan, bu ritüelin içinde ne zaman özne olduğunu, ne zaman sadece devredildiğini ayırt edemiyor.

Tapınak bazı gerçekleri yüzüme çarptı, hakikatin tamamlanmayacağına dair sert bir söylemin parçasına dönüştü. Buyuran, yöneten, bilen bir ses duymuyorum içeride. Müdahale etmeyen, ne yapman gerektiğini söylemeyen, doğru ile yanlışı anlatmayan bir mabedin parçasıyım.

Hakikat tek bir merkezden dağılan bir buyruk değilse, o zaman biz neden hâlâ bir merkez arıyoruz? Yukarıda, bulutların da ötesinde, görünmeyen uzaklıkta bir tanrı yok. Bir yüz, bir güç, bir bilinmezlik var ama buyurgan, emrivaki, yargılayıcı değil. Tapınak konuşmuyor, soru sormuyor, cevabı bana bırakıyor. Ve belki de ilk kez, yükümle arama bir mesafe koyuyorum. Günlerdir yanımda yürüyen, her şeye karışan, her şeyi bilen, ne yapmam gerektiğini söyleyen adamlardan sonra burada yeniden özgür hissediyorum.

Tapınak bitirilirse, bir başına bırakılsa, bakım yapılmazsa kısa sürede çürüyecek, zamanla yıkılacak bir yapı. Bunu öğrenince içimde bir yer gevşedi. Ben de tamamlanmaya çalıştıkça sertleştiğimi fark ettim, eksik kalmaktan korktukça daha da katılaştığımı. Bir şeyi bitirme, kapatma, sonlandırma arzusu beni ağırlaştırıyor. Eksik kaldığım yerlerden tutunuyorum. Belki de yürümemi sağlayan, beni yola çıkaran şey hep eksik kalmak, eksik olduğumun farkına varmak. Tapınak bana doğrunun ne olduğu değil de ne olabileceği üzerine bir anlatı sunuyor. Bazı inançların sınırı tam da burada belirginleşiyor. İnsan bazen hiçbir şey çözmeden, hiçbir yere varmadan, hiçbir şeye sahip olamadan, kısaca hiçbir şey olmadan da tamamlanabilir.

Şimdi, dünyanın bir ucunda, bir mabedin içinde dolaşırken karşılaştığım binlerce heykelden sonra Cemşid’in aklıma düşmesi boşuna değil. Ahşap oymalar, bitmeyen yapılar, tamamlanmamış eğri büğrü yüzler. Burada kimse kendini tanrı ilan etmiyor ama insan, yaratma arzusunu da gizlemiyor. Yaratmakla tanrılaşmak arasındaki mesafe düşündüğüm kadar geniş değil. İnsan, yaptığı şey büyüdükçe kendini de büyütmeye başlıyor. Cemşid’in hikâyesi tam burada başlıyor, kurduğu düzenle yetinmeyip düzenin kaynağını kendinde görmeye başladığı yerde. İktidar önce dışarıda kuruluyor gibi görünse de asıl yerini içeride buluyor. Tapınakta ise o iç arzu törpülenmiş gibi. Oyma izleri, eksik bırakılmış yüzler, çatlaklar, insanın yaptığı şeyin kendisinden büyük olmadığını hatırlatıyor. Burada tanrılaşan bir insan yok, yaptığı işle sınırlı kalmayı kabul eden bir insan var. Tapınılan bir güç yok, bir çaba var, gösteri alanı değil, emeğin görünür hale gelişi. İnsan, tanrısal anlam yüklediği puttan sanatsal değeri olan heykele geçerken öğrendiği en önemli dersi burada yeniden hatırlıyor. Yaratmak hükmetmek, sahiplenmek, boyun eğdirmek, ezmek, yok etmek ya da öldürmek değil, yeniden var etmek, yaşatmak ve değerli kılmak demek.

Bazı inançların insanlığa bıraktığı en kalıcı miras sanat. Putperestlik heykeli yarattı, insan önce taşa, ağaca, madene bir yüz verdi. Bu, tanrıya ulaşma ihtiyacıydı ama yüz tanrısallığını kaybetti, heykel kutsal olandan ayrıldı ve günümüzde sanata dönüştü. Sanatçı, yaratıcıyı aradan çıkarmadı ama onunla arasına mesafe koydu. Tanrıyı temsil eden el, bir süre sonra kendini göstermeye başladı. Michelangelo’nun Davud’u bir peygamber, bir insan değil, taşa işlenmiş bir beden, tanrı hiç değil. Rodin’in Düşünen Adam’ı dua etmez, düşünür. Goya’da figürler kutsallığın huzurundan değil, insanın karanlığından doğar. Leonardo’da ise mesele derinleşir, orada Tanrı’ya öykünen bir el değil, dünyayı anlamaya çalışan bir zihin görürüz. Sanat, inançtan kopmaz ama ona biat etmeyi bırakır, muhalif bir kanada geçerek varlığını sürdürür, ses verir, farklı bir bakış sunar.

Yaratıcıdan uzaklaşınca yaratma eylemi yüceltildi. Cemşid, kendini tanrı ilan eden ilk figürlerden biri olarak, yalnızca bir despot değil, bir zihniyetin de sembolüdür. Gücün gökten değil, insandan geldiğine dair tehlikeli bir düşüncenin ifadesi olarak varlığını birçok dinde sürdürdü. Cemşid’in düşüşü de buradan gelir, çünkü insan kendini tanrı yerine koyduğunda, yaratıcılık bilgeliğe değil, tahakküme evrilir. Sanatla başlayan mesafe, iktidarla birleştiğinde yeniden kapatılır.

Doğunun ağaç heykelleri arasında dolanıyorum. Tapınağın hem dışına hem de içine işlenmiş oyma figürler, anlatılan yaşamı ve tanrı kavramını üst üste bindiriyor. Burası el yordamıyla kurulmuş bir düzen değil, aksine, son derece bilinçli, hesaplı kitaplı yapılmış bir sanat eseri. Birçok oyma heykeldeki çıplaklıkla, girişte çıplaklığa karşı alınan önlemler daha ilk anda bir çelişki yaratıyor ama gerçek de en çok bu tür çelişkilerin içinde beliriyor.

Akşam sahilde, kaldırım kenarında oturanların bildiği ama kimsenin gidip görmediği tapınaktan söz ettim. Nasıl bir yer olduğunu sordular. Gitmeyi düşünen olursa mutlaka pantolon giymeleri gerektiğini söyledim. Kimi giriş ücretini yüksek buldu, kimi uzak dedi, kimi dinlemedi, kimi başka şeylerle ilgilendi, kimi oralı bile olmadı. Konu kimsenin ilgisini çekmeden hızla kapandı. Sadece Turgut, oradan çektiğim video ve fotoğraflardan birkaçını kendisine göndermemi istedi. Tapınağa değil, tapınağın görüntüsüne ilgi duyduğunu fark ettim. Birçok kişinin orası hakkında ona sorular sorduğunu, merak ettiğini söyledi ama orayı görmek, oraya gitmek hiçbir zaman cazip gelmemiş.

Ne yazıyorsun, biz yokuz değil mi yazdıklarında, dedi biri, başımı kaldırdım, karşımda Myoun. Saçlarını boyuyor ya da Korelilerin saçları çok geç beyazlıyor, diye düşündüm ona bakınca. Myoun, Turgut’la tapınağa gitmişsiniz, ben de yıllar önce gittim, çok güzel değil mi, maşallah, dedi. Myoun Türkçeyi en çok buradaki Türklerden öğrendiği için konuşurken genellikle dini sözcükleri çok fazla kullanıyor.

Turgut gelmek istiyordu, işi çıktı, bana işim çıktı, dedi, gelemedi, dedim.

Gitmişsiniz, dedi Myoun, yüzüne baktım. Cep telefonunu çıkardı, Facebook’u açtı. Turgut Facebook’ta, ona gönderdiğim fotoğrafları paylaşmış. Adı, God of Water olan heykelin olduğu fotoğrafın altına, işte putperestlerin su tanrısı, diye açıklama yazmış. Arkadaşlarının da çoğu beğeni atmış, bazıları dalga geçmiş. Oysa bu heykel kutsal değil, tapınmak için orada durmuyor. Doğanın dört temel elementinden biri olan suyu temsilen, insanın kökenini ve yaşamın sürekliliğini anlatıyor. Kaynağını ise doğu düşüncesinden alıyor ama dinsel bir çağrıda bulunmuyor. Suyun insan ve toplum için taşıdığı önemi anlatıyor. Su birleştirir, akışı sağlar, temas kurar ve hayat verir. Tapınak anlatısında bu, toplumun ve ahlakın sürekliliğine karşılık geliyor. Birçok benzer figürde beni etkileyen şey ise bu denge duygusu. Abartı ya da yüceltme yok. Telefonu Myoun’a geri uzattım, ne diyeceğimi düşündüm.

Turgut, tapınağa gittiğimizi kimseye söyleme, dedi bana, ben de sana da söylemek istemedim, dedim.

Sana kimseye söyleme dediyse niye fotoğraf paylaşsın, dedi bu kez, belli bana inanmadı, ama ona niçin yalan söylediğimi de anlayamadı. Utandım, yüzüm kızardı, Myoun bunu fark etmiş olmalı ki cep telefonuna daldı. Bazı insanlar bir yere gitmeden de orada gibi davranabiliyor, ben ise tapınaktayken bile orada ne kadar az kaldığımı, tapınak hakkında yazarken fark ettim. Hâlâ neleri görmediğimi, neyi anlamadığımı, nelerin yanından hızla geçtiğimi merak ediyorum.

Kalktım, tuvalete gittim, geri döndüğümde Myoun’un Facebook’ta başka fotoğraflara baktığını gördüm. Ben yazmaya devam ettim, o da soğuk kahvesi bitince kalktı.

Kadir Işık