İlker Aslan, Hasan Öztürk ile son kitabı Dünyanın Romanını Okumak hakkında söyleşti.

Dünyanın Romanını Okumak, henüz kitabın isminde bile iddialı bir girişi taşıyor diyebiliriz sanırım. Roman okumak, bir bakıma dünyayı okumak anlamına da geliyor. Bu bakış açısından yola çıkarsak, romanı yalnızca estetik bir metin olarak değil, bir tür kültürel/politik kavrayış biçimi olarak düşündüğünüz görülüyor. Bu anlamda sormak gerek: Romanın dünya ile kurduğu ilişki bugün sizce hâlâ aynı derinlikte mi? Özellikle böylesi bir dijital çağda romanın “kültürü taşıyan bir mecra” olma özelliğinin sarsıldığını düşünmek fazla kötümser bir tablo çizmek anlamına mı gelir?
Kitabımın adı ‘dünyanın romanını okumak’ eylemiyle ‘dünyayı okumak’ ayrıcalığını kazanmış oluruz. Romancı, romanıyla ‘bir şey’ söylemek iddiasındadır, onun çabası bir ‘hiç’ uğruna değildir. Burada, yazarların kendileri için yazdıkları tek şeyin “alışveriş listesi” olduğunu, bunun dışındakileri başkalarına yazılmış “mesaj” saydığını söyleyen Umberto Eco tanığımdır. Her ne zaman romandan söz edeceksem Nermi Uygur’un “Romansız Yaşayamam” yazısını okurum. Sorunuz için bir kez daha okudum yazıyı. Sorunuzun, “romanın dünya ile kurduğu ilişki bugün” ne durumdadır ayrıntısı, andığım yazıda romanın yaşamla ilgisine dair şu sorunun cevabındadır: “Nasıl yaşayacağımızı her birimiz kendimiz bulmak zorundayız. İşte bu güç ama kaçınılmaz arayışta romancıların yardımını görmezsek ne olur sonumuz?” Ne zamandır ‘romansız yaşayamaz’ olduğumuz sorunu, romanın insan yaşamına girişinin kadim tarihine götürür bizi. Abdülhak Şinasi Hisar’ın deyişiyle ortama “vaktiyle küçük bir kapıdan sokulmuş” iken “sair edebi vadilerin hudutlarını da istila etmiş” ve bugün için “kendi hudutları malum olmayan” roman, insan yaşamının türlü gerçeklerini sunuş biçimiyle insanın vazgeçilmezi olmuştur. Bu dünyada insan var olacaksa roman da olacaktır, insan değişiyorsa ki değişiyor, roman da değişecektir elbette. Romanın, hayatla ilişkisini Tanpınar’dan esinle söyleyeyim: Roman da devam ederken değişiyor, değişirken devam ediyor.
Edebiyatın kaynaklarında ‘roman’ türü, adına ‘yeni’ eklenmiş bir çağ ile biliniyor. Çağın adındaki yeni, değişen zaman ile ‘yeni insan’ deyişini var ettiğinden roman yeni insanın edebiyat sanatıdır. Roman türünün öne çıktığı modern dünyanın insanı, toplumsal anlayıştan bireysel yaşayışa yönelmiş, kendi sorunlarını başkalarının sorunlarında görmeyi önceleyen yalnız ve bir ölçüde kendine yabancılaşmış ‘birey’ kişidir. Ingeborg Bachmann’ın deyişiyle “sanat yapıtları havası alınmış bir mekânda oluşmaz” ise bu dönemde roman, tam da derde deva bir sanattır. Belki bundadır, Calvino’nun dışarıdaki kalabalığa karışmayarak evinde yalnız başına roman okuyan ve sonunda açlıktan ölen ‘dürüst’ adamının okuduğu romanı merak etmişimdir. Kitabıma Milan Kundera’nın yargısıyla başlamam bu gerekçeyledir: “Tanrı evreni ve değerler düzenini yönettiği, iyiyi kötüden ayırdığı, her şeye bir anlam verdiği yeri yavaş yavaş terk ederken Don Kişot evinden çıktı ve artık dünyayı tanıma gücünden yoksundu. Don Kişot yüce yargıcın yokluğunda, birden bire korkunç bir karmaşıklık içinde ortaya çıktı; tek tanrısal doğru, insanların paylaştığı yüzlerce görece doğruya ayrıştı. Böylece Modern Çağla birlikte roman imgesi ve modeli de doğmuş oldu.”
Roman görüşünü hayranlıkla takip ettiğim Kundera, Dünyanın önünde asılı olduğunu söylediği “efsanelerle dokunmuş sihirli bir perde” Cervantes’in seyahate gönderdiği Don Quijote tarafından “yırtıldı” diyor. Perde yırtılınca da dünya, Hümanizma çağının ‘arayan’ insanının sembolü şövalyenin önünde “komik çıplaklığıyla” açılmış oldu. Böylece sorunuzun vurguladığı türde, ‘roman hayatla derin ilişki’ kurmaya başladı. Bugün yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlamışken eskisinden çok başka yerlerdeyiz. Ian Watt’ın, Romanın Yükselişi kitabında anlattığı yaşam tarzı bugün yok artık. Erkeklerin avlanma ve içki etkinliklerine katılamadıkları için sıkıcı boş zamanlarını kitap okumakla geçiren ve biraz da kocalarına yabancılaşmış kadınlardan söz etmiyoruz çünkü kadınlar toplumsal yaşamın içindedirler. Pencere vergisi nedeniyle pencereleri küçültülen ve sayıca azaltılan ışıksız evler yerine aydınlık mekânlarda yaşıyoruz. Amin Maalouf’un deyişiyle “çivisi çıkmış dünya” coğrafyasında düşe kalka yürüyoruz. Sabahattin Ali’nin “Kırlangıçlar” öyküsündeki “koşmaktan görmeye” zamanı kalmayan kırlangıçların çelişkisi yaşanıyor bu çağda: “Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki. Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?” Biz de sitemkâr kırlangıcın kaygısıyla hayatımıza anlam kazandıracak boşluklar arıyorsak roman da yaşam derinliğini bulacak demektir. Kundera, yeni bir romanın ne hakkında olacağını soran arkadaşına “Benim gördüğüm biçimdeki dünya hakkında.” karşılığını verir. Bu cevap, romanın zamanına uzak olmadığıdır.
Sorunuzun, “böylesi bir dijital çağda romanın ‘kültürü taşıyan bir mecra’ olma özelliğinin sarsıldığını düşünmek” kaygısı, edebiyatın iktidarını handiyse beş asırdır elinde tutan roman için dikkate alınmalıdır. Ne var ki bugünlerde okurluk edimi bütün bütüne ‘roman okumak’ sayılırken romanın yerini sosyal bilimlere devredeceği, daha aşırı bir belirlemeyle roman türünün öleceğine dair öngörüleri kayda değer bulmuyorum. Bunu söylerken kurmaca ve kuramsal metinlerin sayısal çokluğuna itibar ediyorum. Bu bakımdan, vaktiyle kutsadığı roman türünü aşağılamak için romanın okurlarına “karımla nasıl yatıyorum bak” dediğini söyleyerek roman için ölüm fermanı yazan Cemil Meriç’in “İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi bir olgunluk devresine girdikçe roman okumak ihtiyacı ortadan kalkacaktır.” kehanetini tutarlı görmüyorum. Edebiyat sanatının özünde “hikâye anlatmak” yattığını vurgulayan Eco’nun, profesörlerden pek çoğunun “çalışma masasının çekmecesi yayımlanmamış berbat romanlarla doludur” itirafını, roman umuduma yoruyorum.

Abdülhak Şinasi’nin, “tarihin, destanın, felsefenin, şiirin, ilmin, masalın bir mirasyedisi” olarak gördüğü roman türünün akıbeti edebiyatın gündemindedir elbette. Her ne zaman romanın geleceğinden söz edilse Lawrence’ın Anka Kuşu kitabındaki alaycı sözlerini hatırlıyorum: “Romanın geleceği? Zavallı roman, oldukça kirli, karmaşık bir köşeye sıkışmış. Ya duvarın üstünden aşmak ya da vurup duvarı delmek zorunda.” Roman, ele geçirdiği bunca mirası hak sahiplerine vererek içeri “sokulmuş” olduğu “küçük bir kapıdan” çıkıp gider mi acaba? Roman giderse giderken bırakacağı boşluk ve “malum olmayan” hudutlarındaki gücünün yeni sahibinin belirlenmesi de ayrıca tartışılacaktır. Kundera, “Cervantes’in Hor Görülen Mirası” başlıklı konuşma metninde, birilerince “tıpkı sefalet, egemen sınıflar, eski model arabalar ya da silindir şapkalar gibi tarihsel adalet adına gömülecek” olmasından kaygılandığı roman türünü ‘modern çağ’ ile özdeşleştirir ve bu gömülmenin “Modern Çağın sonu” sayılması gerektiğini belirtir. Sorunuzdaki ‘kötümser bir tablo çizmek’ kaygısı için andığım konuşma metninin dikkatlice okunmasından yanayım. Kundera’nın, geçerliliğini bugün de koruyan romanın sonu kaygılarını, ilgilileri için bir cümleyle özetleyeyim: Birey kültürünü yok sayan totaliter zihniyetlerin seçeneksiz bırakmaya yönelik ‘tek doğru’ dayatmaları, kitle iletişim araçlarının bellekleri iğdiş ederek ‘güncel’ dışında bir değer bırakmayışları ve roman yazımında niteliği örten sayısal çokluk. Bu cümledeki ‘tek doğru’ sorununu iktidar bahsine ayırayım ancak son ikisinin uzun uzadıya konuşulması gerekir.
Goethe’nin, ‘halkın gözüne girmeyi’ iyi bilen tiyatro müdürünün popüler kültür çağındayız. Onun, “Gündüz vakti, saatler henüz dördü göstermeden, Bilet almak için mücadele veren, Sanki kıtlıkta fırının kapısında ekmek bekleyen, Tek bir bilet için birbirini çiğneyen” tiyatro seyircilerinin benzeri okurlar da imza kuyruklarında sıranın kendilerine gelmesini bekliyor, okumayacağı romanı bir an önce imzalatıp yazarıyla fotoğraf çektirmek için. Sektör, bu tür ‘alıcı’ sayısı artsın diye piyasa edebiyatını canlı tutuyor. Bu ortamda ‘edebi roman’ ve ‘popüler roman’ ayırımları belirginleşmiş olsa da romanın geleceğine dair öngörülerde bulunmak sakıncalı derim. Üstüne üstlük, ‘yapay zekâ’ da iyiden iyiye gündemimize girmişken roman belirsizliği iyice artıyor. Edebiyat dünyasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan roman kitabı yazmışların karşısında imza kuyruğu dizilişlerinin benzeri, yapay zekâ karşısında “kıtlıkta fırın kapısında ekmek bekleyen” karnı açlar benzeri roman yazdırmayı ve okutmayı bekleyenlerimiz olacaktır belki de. Vaktiyle sanal ortamda yayımlanan “Okunurken Bir Değer Satılırken Bir Nesne: Kitap” başlıklı yazımda söylediklerimi tekrar etmeyeyim. Kitabı nesneleştiren yayıncılar okur yerine alıcı, okumada anlam yerine keyif anlayışı yerleştirdi. Bu dijital çağda yazılı roman olacak mı o da belli değil. Bir ara ‘e-romanlar’ vardı, durumları nedir bilmiyorum. Yayıncılar, romanları da kokulu kitap yaparlar mı acaba? Bilgisayar oyunlarının roman olduğunu düşününüz, okuduğu romanın kişilerini anında unutan keyif ehli, oyun boyunca oyunun kişilerinden biri oluverecek. Özet: Dubravka Ugresiç’in, edebiyatın ortadan kaybolup da yerini “gitgide kitaplara bırakıyor” dediği dünyada, okuyunca başka kişi olacağım güzel romanların bundan böyle de yazılıp okunacağına dair umudumu korurken Kundera’yı onaylıyorum: “Roman gerçekten kaybolmak zorundaysa bu, gücünün sonuna yaklaştığı için değil, artık kendisinin olmayan bir dünyada bulunduğu içindir.”
Roman ve iktidar ilişkisini okuma ve yazma serüveninizde merkeze aldığınız biliniyor artık okurlarınız tarafından. Bu kitabınızda da romanı iktidarın çeşitli biçimleriyle birlikte düşünüyor, okuyorsunuz. Romanı iktidarla bu kadar iç içe okumanızın kişisel merakın ötesinde nasıl bir anlamı var? Daha ileriye gidersek, roman (belki daha da genelleştirirsek sanat ve edebiyat) sosyo-politik olarak ‘iktidar’ ilişkileri bağlamından azade düşünülebilir mi?
Evet, edebiyat-iktidar ilişkileri ekseninde yazılarım olduğu doğrudur, kitaplarımın her birinde konuya değinen yazım vardır. Yazıyla kalmayıp bir kitabıma İktidarın Gölgesi ve Roman adını verdim. Bunun böyle olması, özgürlüğün belirgin yansıma alanı bildiğim yazı-sanat-edebiyat karşısında, ‘iktidar’ gücünün ‘sınır belirleyici’ olmasının yarattığı çatışmayı göstermek isteyişimdendir. Hemen belirteyim, iktidar kavramından siyasî olan yanında din, cinsiyet, popüler kültür benzeri başka iktidar güçlerinden de söz edilebilir. Kitabımda yer verdiğim Üstat ile Margarita ve Sessizlik ve Gürültü romanları doğrudan edebiyat-politik iktidar çatışmasına yöneliktir. Sorunuz için önce bu genel/evrensel duruma cevap vereyim. Sonra da Kundera’dan esinle roman-iktidar sorununa değineyim.
Düşünen, dolayısıyla kendine ait sözü/yazısı olan her kişi (burada edebiyatçılar), iktidarın gözünde potansiyel tehlikedir öyle ki bu, sadece ‘buradayım’ dediklerinde değil, sustuklarında bile böyledir. Dünyanın edebiyatı, ‘cezalı yazarlar’ ve ‘yasaklı kitaplar’ tarihi değil de nedir ki… Bu tehlike(!) gerekçesiyle malum kişilerin bir biçimde kontrol altına alınması gerekir ki devlet gücünü elinde tutanların pek çok yöntemi vardır: dil kesmek, kalem kırmak, aşağılayarak dışlamak, kazanımlarını elinden almak, kodese tıkmak, sürgün göndermek, kelle almak… Düşünce özgürlüğü müfredatının ders kitabı olsun istediğim Sessizlik ve Gürültü (Nihad Siris) romanının, sokak kalabalığına karışıp iktidarın gösterisine katılmadığı için akıl almaz eziyetler yaşatılan yazar kahramanı Fethi Şiyn, kadim tarihin bugüne yansıyan sürecini özetler. Romanla ilgili yazımı, ‘Türkiye, bu romanın ilk baskısıyla yetinmemelidir’ dileğimle bitirmiştim. Öncelikle roman okunsun, olmazsa da sorunuzun cevabı olacak yazım okunsun isterim. Bizdeki Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün ironik diline yakın bulduğum Üstat ile Margarita (Mihail Bulgakov) romanında ‘deli’ yaftasıyla içeri tıkılan üstadı da iktidarın ıslah projesine ekleyebiliriz. Peki, ayırımsız bütün zamanlarda ve bütün coğrafyalardaki değişmeyen bu yazgının izahı mümkün mü, sanmıyorum. Lakin bir gerçek var: Sözünü, türlü dayatmalara karşın bedel ödeyerek de olsa söylemiş olanlar insanlık ile var oluyorlar bunun tersine kendilerince sakıncalı gördükleri her sözü/yazıyı iktidarlarının gücüyle ortadan kaldırmayı amaçlayanların yeri tarihin çöp sepeti oluyor. Sanat ‘bedel’ ister, bunu bilelim.
İktidar, Leviathan kaynaklı ‘panoptikon’ olarak yetki alanındaki herkesi görmek ancak onlara görünmemek ister. Çocuklarının, balkonundan görebileceği mekânlarda oynamasını isteyen anne benzeridir yöneten güç de. (Kamera kontrollü 1984 romanını anımsayınız). Ayrıca güç sahibi iktidar kişisi “gönüllü kulluk” bekler uyruğundakilerden, yalnızca emrettiklerinin değil içinden geçenlerin de gözlerine bakılarak anlaşılıp yapılmasını ister onlardan. Bura bizi ilgilendiren, iktidar için sanatın ‘ideolojik aygıt’ listesine eklenmesi gerektiğidir. Benim vurguladığım çatışmayı Sabahattin Ali sorar: “İktidarı ellerinde tutanlar, bunu sarsabilecek her şeyi kendi hürriyetlerine tecavüz saymakta haklı mıdırlar?” El cevap: hayır!
Sözden yazıya geçilirken evlerine yazılı kâğıt götürenler, okurken yanlış yorumlamasınlar diye evlerine görevli rehberler gönderilmesine bakılırsa Sabahattin Ali’nin sorusu, çok önceki zamanların sorunudur. Platon, Devlet kitabıyla Diyaloglar’ında şairler/sanatçılar hakkında iyimser düşünmediğini söyler. Devlet’in II. Kitap’ında, “Küçükleri yetiştirirken idmandan önce masalları kullanırız.” diyen Platon, uyarılarını ekler: “O zaman ilk işimiz, masalcıları kollamak olacak. Masalları güzelse, bırakacağız söylesinler. Kötüyse yasak edeceğiz. (…) Şairler de verilen öğütlere uygun masallar düzmeye zorlanmalı.” Şuarâ Sûresi’nin sonundaki dört âyet şöyledir: “224. Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. 225, 226. Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? 227. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” Kutadgu Bilig kitabında Ögdülmiş, âlimler konusunda Odgurmış’ı, “onlardan çekin, onların eti yenmez, zehirdir” sözleriyle uyarır. Şairleri “dili kılıçtan daha keskin” bilen Ögdülmiş, “Eğer kendin öğülmek istersen, bunları memnun et; işte bu kadar.” ve “Bunlar ne isterlerse ver, hiçbir şeyi esirgeme; böylece bunların dilinden kendini satın al.” uyarısını da eksik etmez. Osmanlının şairi Nef’i de zehirli ve kılıçtan keskin dili nedeniyle iktidarın hışmına uğramamış mıydı? Şiiri kastederek “Bu başıboş sanatı devletimizden atmakta haklıydık; aklın gereğine uymak ödevimizdi.” diyen antik Yunan filozofu Platon ile Cumhuriyet rejiminde, “muharrirlerimizi ilham beklemek ahmaklığından kurtarır” gerekçesiyle “Muharrirlik aylıklı bir devlet hizmeti olmalıdır.” önerisiyle Nurullah Ataç, aynı noktada buluşuyor: Sanatçının yaratma özgürlüğü ve dayatmacı iktidar gücü! Öncesi bir yana, yakın zamanı görmek isteyenler Tek Parti Döneminde İktidar ve Sanat (Yalçın Lüleci) kitabına bakabilirler. Ayrıca zamanlarını ilgilerine ayırabileceklerin okuyacağı kuramsal ve kurmaca türde pek çok metin var elbette ancak Sessizlik ve Gürültü romanının Fethi Şiyn’iyle Nahid Sırrı Örik’in kaside yazarı Necmi Efendi’sini yan yana getirmekle sorun anlaşılabilir.

Düşünür romancı Kundera, “Cervantes’in Hor Görülen Mirası” ile “Kudüs Söylevi: Roman ve Avrupa” yazılarında “belirsizlik bilgeliği” bildiği romanın, modern dünyanın ‘tekçi’ anlayış dayatmasıyla krize girdiğini söylüyor. Öyle ya roman; farklılıkların, alternatiflerin, şakanın, oyunun, belirsizliklerin dünyasıdır buna karşılık iktidar gücü, kontrolü kolaylaştırmak için kendi düzenini dayatır. Hatırlayalım ki şairleri, “gerçekten bir hayli uzak” kalışları nedeniyle “benzetmeci” olarak adlandıran Platon da onları akılcı olmayıp duygusal davrandıkları için yargılamıştı. Ona göre “yaptığı iş ciddi insanlara yakışmayan bir oyun” olan şairin yaptığı, “gerçeğe yakınlık bakımından… pek değerli bir şey” olmadığından onu Devlet’e “sokmamak” gerekir. Kundera’nın deyişiyle roman “bireylerin düşsel cenneti” ise insanı büsbütün “toplumsal işlevine indirgeme” çabasındaki iktidar için kamunun ortak doğrularından sıyrılarak benliğini kurmuş bireyin merkezden bağımsız dünyasının bir itibarı yoktur ve o sığınak yıkılmalıdır. Başkasının döşediği kalebodurun derz dolgusunu yapan usta benzeri ‘angaje’ romancı da belirlenen ‘tek gerçek’ ile hareket ettiğinden itibar görür, merkeze yaklaşır. Buna karşılık romanı bir ‘sorgulama’ bilen romancı, estetik kaygıyı öncelediğinden herhangi bir otoritenin hizmetine girmek kaygısı taşımaz. Sessizlik ve Gürültü romanında Lider’e övgünün adı ‘millî sanat olup da estetik kaygıyla yazılanlar ‘sidikli kız’ için yapılmış değersiz sayıldığının benzeri, “boş sözler” ile kitleleri çöküntüye uğratan roman(cı)lar iktidarca sevilmez, dışlanır. Sonuç olarak otorite sanatçıyı da ‘herkes gibi olmaya’ çağırır, otoritenin çağrısına uymayarak hizaya gelmeyen sanatçı, herkesin gözünde suçlu ilan edilerek iktidarın kamusal yararı adına bir biçimde cezalandırılır. Stalin dönemindeki Rusya, ‘Prag Baharı’ sonrasındaki Çekoslovakya ve başka dünyalar… Ya, Ovidius ile Vergilius!
Kitabınızda kadın anlatısını merkeze alan metinler var. “Ustası ile Hizmetçisi Arasında Kalmış Bir Kadının Romanı: Yazan Kadının Savunması”, “‘Malina’ Romanında Dört Söylem: Aşk, Yaratıcılık, Feminizm ve Ütopya”, “‘Övgü’ Romanında Edebiyatın İşlevi Sorunu ve Feminist Edebiyat Söylemi”, “‘Rahibe’ Romanında Baskı Ortamı ve Kaçış Umudu Olarak Yazı” gibi metinler doğrudan veya dolaylı yoldan kadın ve feminizm temalı. Bu anlamda kitabın genel toplamı içerisinde de bu konu ciddi bir yer kaplıyor diyebiliriz. İlk olarak bu durum sizin tasnifinizde özel bir yer tutuyor mu? İkinci olarak da belki önceki soruyla bağlantılı olarak da sorabiliriz burada: Kadın meselesi iktidar (otorite) ve edebiyat (roman) denkleminde nerede konumlanıyor?
Bu soru, netameli ve cevabı da müşkül soru. Kitabımda ‘kadın anlatısını merkeze alan’ yazılarım var ancak bu tür yazılarım önceki bazı kitaplarımda olduğu gibi henüz kitaplara girmemiş yazılar da var. Evrende seçme, ayırma ve sıralama yapma yeteneği olan her kişinin tasnifinde ‘kadın’ var ise bu, benim de tasnifimde ‘özel bir yer’ tutuyor demektir. Tanpınar’ın, Havva’ya “doyamadan” bakan Âdem’i, “ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi” der onun için. Öykünün sonunda “Yemen’de bir kuyu başında” duran Havva ile “Serendib’te bir dağ tepesinde” olan Âdem, “yıldızlara doğru” birbirlerini çağırırlar: “Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Âdem yürüyor, Âdem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.” Dünya toprağının ısınıp değişmesiyle hayat başladı ama dikkat ediniz, çağrıyla dağ, suya indi. Tesadüf mü yani modern şarkının sözü: Su gibisin!
Kitabımda sözünü ettiğim romanlardaki kadın kişiler egemenlik mülkündeki kadınlardır, mülkün sahibi de kuşkusuz erkek kişidir. Kadının, sınırlarına hapsedildiği mülkün sahibi egemen güç, yetkisini amacı doğrultusunda kullandığından kadının uyacağı kanunlar değişebilir. Ne var ki, sözünü ettiğim romanlardaki kadınlar, kuyusunun başında Âdem’i ayağına çağıracak Havva değildir. Penelope, kocasını evinde sabırla bekleyen kadındır. Ne var ki Odyesseus’un yokluğunu fırsat bilen erkekler, onun mal varlığını yağmalarken sadık karısına da göz koymuşlardır. Kadının bulduğu çözüm, hiçbirisiyle evlenmek istemediği erkekleri, kocası gelinceye kadar oylamaktır ve sonunda başarır. Asker karısı Bet Şeba, kendisinden otuz yedi yaş büyük Yahudi peygamberi Davud’un yıkanmaktayken görünce ayağına getirtip sahip olduğu, askerdeki kocasını emriyle öldürten Davud’la evlenince gayri meşru çocuğu yok edilen ve sonrasında devlet iktidarını ele geçirmişken Süleyman peygamberi doğuran kadındır. Böyle bakıldığında Bet-Şeba, bir tür ‘bildungsroman’ olarak okunmalıdır. Yedi ayrı hikâyenin oluşturduğu Gülüşün ve Unutuşun Kitabı romanında Tamina, onca çabasına karşın koparıldığı geçmişiyle bağ kuramamış ve nihayet erkek/iktidar dünyasında anlamını kaybetmiş bir kadındır.
Kadın meselesi, iktidar ve edebiyat denklemindeki yazılarımda öne çıkarmak istediğim, kadının yazı/edebiyat dünyasındaki yeri -yersizliği mi demeli- sorunudur. Kadının edebiyat/yazı ortamında soluksuz bırakılışında tanık olduklarımız, “Erkek normdur. Kadın ise dışında bırakıldığı normun istisnasıdır.” diyen Ursula K. Le Guin’i doğrulamak için yapılmış görünüyor. ‘Neden sanat/edebiyat dünyasında büyük kadın sanatçı çıkmıyor’ sorusunun karşılığı belki de Delirtilen Kadınlar (Gönül Bakay) kitabındadır, cevabı arayalım. Rodin, atölyesinde düşük ücretlerle çalıştırdığı kadınlarda sanat dışı arzularını da karşılarken kadın ressamlar atölyelerinde erkek model bulunduramadıklarından manzara resimlerine yönelmişlerdir. Ne çok kadın, erkek elbisesiyle dolaşmış ve erkek adı kullanmak zorunda kalmıştır yazdıklarını yayımlatabilmek için. Yakın zamanlarda okuduğum Ugresiç’in, “Tarihte kadınlar okur olarak var oldular, yazılı sözcüğün oltasına takılan o küçük sinekler oldular; onlar okur kitlesiydi.” belirlemesi önemlidir. Sürecin böyle gelişmesinin tarihsel kökenleri var elbette. Papa VI. Alexander (Rodrigo Borgia)’ın, (yönetimi:1492-1503) savaşa giderken yerine vekil bıraktığı ve bir sorunu kâğıda yazması gereken kızı Lucrezia Borgia’ya, Lizbon kardinalinin ‘kalem/penis’ oyunu yaparak yazmak için ‘kanadın, tüyün (yazı kalemin) var mı’ diye sorması, kadın için “dışında bırakıldığı normun istisnası” sayılmasına epigraf yazılmalıdır. Diderot’nun genç rahibesi Suzanne, kapatıldığı manastırın olumsuzluklarını dışarıdakilere anlatmak için yazacağı mektuba kâğıt bulamaz, tören konuşması için verilen kâğıdı amaç dışı yazıya kullanır ancak bu kez yazdığını başrahibeden kurtaramaz. Denemenin üstadı Montaigne’in özel yaşamına girmiş genç editörü Marie de Gourney, taşradaki edebiyat sevgisini Paris’in erkek egemen edebiyat ortamında ne yazık ki koruyamamış, hayalleriyle birlikte kaybolmuştur. Yazımda, feminizmin öncülerinden olan bu yazan kadınının son zamanlarını, İskenderiye’de erkeklerce evinden zorla alınarak elbisesi çıkarıldıktan sonra bedeni cam kırıklarıyla kesilerek parçalanan filozof kadın Hypatia (370-413) ile benzer gösterdim. Övgü romanının yazar kadını da Paris’te kaybolmuş Gourney’den faklı değildir. Onca çileli edebiyat etkinliğinin üstesinden gelmişken bir erkeğin işeyerek doldurduğu denizde kaybolmuştur o da. Dünyanın başyapıtı romanlardan Malina, derin bir aşkın olduğu kadar ‘yaratıcı yazar’ izleğinin de geçerli olduğu romandır. Romanın ütopik kitap yazma çabasındaki anlatıcı yazarı iki erkek arasında gidip gelen kadın Ben için Ivan, “yaratma iklimi” iken Malina ise onun yazma heyecanını yitirip öldüğü dünyadır.
Sorunuzun cevabı, benim konu edindiğim birkaç romanla sınırlı olmayıp feminizm-edebiyat ilişkisi bağlamında ayrıntılı çalışmaların konusudur. Yazmanın ve yazdığını yayımlamanın uzun zamanlar boyunca yalnızca erkeklerin doğal bir hakkı görüldüğünden kadının yazması en kibarıyla ‘ahlaksızlık’ sayılmıştır. Siz bakmayınız yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin dünyasına, Sabahattin Eyuboğlu bir yazısında yazarın kalemini satmasıyla karısını satması arasında fark olmadığını yazmıştı ya kadının yazı yazması da bir tür bedenini satmak olarak görülmüştür. Halide Edip’ten esinle söyleyeyim, Türkler ‘ateş’ ile kadınlar da ‘kalem’ ile sınava çekilmişlerdir. Bu bahsi, Virginia Woolf adıyla bitirirken iki kitabın -ilgileri için benim bilgim fazlalık ya- adını vermeden de geçmeyeyim. Yakın zamanda dilimize çevrilen Yazmak Yasak & Bastırılan Kadın Yazını (Joanna Russ). Bir de başlangıcında; “Kahretsin! İşte kaleme el süren kadın/ Erkek hakları üzerine bir işgalci gibi/ Böyle bir varlık küstahlık sayılmalı/ Ve böyle bir hatayı bağışlatmamalı onun hiçbir eylemi” dörtlüğü olan Tavan Arasındaki Deli Kadın (Sandra M. Gılbert-Susan Gubar) adlı başvuru kaynağımız.
Odyesseia destanı üzerinden yazdığınız yazıda, destan ile roman arasında belli yakınlıklar kuruyorsunuz. Hatta yazının başlığında da Homeros’u “romancı” olarak niteliyorsunuz. Burada akla edebiyattaki türler arasındaki kırılımlar ve geçişler geliyor. Destanlar belli ki birer roman olarak okunabiliyor. Son kertede söylediğiniz gibi en kötü ihtimalle roman türünü besliyor. Edebiyattaki türler arasındaki bu geçişliliği genel toplamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum edebiyata görünenin ötesinde bir zenginlik katıyor mu? Destan gibi çok eski bir edebi türle ona göre çok daha genç olan roman türü arasındaki (veya başka türleri de dâhil edebiliriz kuşkusuz) yakınlığı nasıl yorumlamak gerekli?
Edebi türlere dair sorunuzu Todorov’un “Türlerin Kökeni” yazısının ilk iki paragrafının giriş cümleleriyle karşılayayım: “Türlerle uğraşmada ayak diremek, günümüzde çağdışı değilse de işe yaramaz bir boş zaman etkinliği gibi görülebilir.” ve “Türlerin ayırımına dikkat etmemek bir yazar için gerçek bir modernlik göstergesi bile olabilir.” Okuyanları bilir, Dava romanında Josef K, yatak odası gözetlendiğinden olmalı sabahleyin tevkif edilmişti ancak suçunu asla öğrenemeyen K, günlük işlerine devam ederken bir taraftan da yargılanıyordu. Kafka’dan yüz yıl sonra bir devletin başkanı eşiyle birlikte yatak odasından alındı, başkanlığından edildi, ülkesinden de uzaklaştırıldı. Yine aynı yılda, öncesinde başı için oldukça fazla bir para vadedilmiş “terörist” kişi, ölüm fermanı verenlerce ülkenin başına yönetici yapıldı. Dünyanın son zamanlarındaki gerçekleri, kurmacayı aştı diyebiliriz, kurmacalar daha ‘yaşanabilir’ görünüyor artık. Dünya, ‘dönüşlü çatılı eylemler’ benzeri değişip dönüşüyorsa edebiyat türlerinin sabitliğinde direnmek de pek mantıklı değil. Bazı nesnelerin biçimlerini “boyuna saklayan” olmasına karşılık bazılarının da “değişikliklere uğrama gücünde” oluşunu Metamorfoz (Başkalaşımlar) kitabında yazan Ovidus, bilelim ki ‘milat’ şairidir. Akşamdan sabaha dünyamız değişiyor, şimdi biz neyi tartışıyoruz ki…
Edebiyatın kuramcıları, roman türünün destandan öykünün ise halk hikâyelerinden geldiğini söylüyor. Buradaki ‘geliş’ sözü, zamanı ve biçimiyle tartışılabilir olsa bile bir edebiyat türünün gökten zembille inmediğinde hemfikiriz. Edebiyatın dünyasına hayli geç gelmişken edebiyatın iktidarını ele geçiren romanın tanımı ve tarihi için yazılanlar listelere gelmez çokluktadır. Gılgamış Destanı’dan yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğindeki modern romana söz ve yazı, sınır tanımaksızın dolaşıyor, birbirini etkiliyor ve birbirinden etkileniyor. Dilin alışverişi olan bu etkileşim, edebiyat metinlerinin zenginlik kaynağıdır. Odyesseia’dan sözle destan ile roman ilişkisine değindiğim türler arası bu tartışmalı evrilme sürecine dair üç yazının adını vereyim. “Romanın Hikâyesi” (M. Kayahan Özgül), “Romana Yazılan Tarih” (A. Ömer Türkeş) ve “Destandan Romana” (Ünal Aytür). Roman yolum(uz)u aydınlatan bu üç yazı da pek çok değişime bağlı sorunların beslediği roman türünün kaynaklarını, başka türlere ve özellikle de destan geleneğine borcu olduğunu açık seçik söylüyor.
Destan-roman akrabalığına, cevabı çoktan seçmeli soruların seçenekleri benzeri bakılabilir. a) Destanlar sözlü, romanlar ise yazılı metinlerdir. b) Destanlar manzum metinlerdir, romanlar düzyazılıdır. c) Destanlar ulusun, romanlar ise kişinin/bireyin hikâyesidir. d) Destanlar olağanüstü durum ve kişileri, romanlar ise yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatır. e) Destanda olaylar, romanda ise karakterler önem kazanır. f) Destanların kahramanları seçkin kişilerdir, romanların kahramanları her kesimden olabilir, bazen insan dışı bile. g) Destan kahramanları sonuçta mutlaka kazanır, romanın kahramanı kaybedebilir de. Bu seçenekler çoğaltılabilir ya gerek de yok aslında, belki de sonuncusu ‘hiçbiri’ olacaktır da ondan.
Roman türünün başat metni Don Kişot kabul edilmektedir ancak öncesindeki pek çok kitabın da roman sayılması gerektiği dillendiriliyor. Kitabıma Odyesseia destanı ile başladığım Homeros’un Odyesseus kişisinin, yenik düştüğü savaşın sonrasında ülkesi İthaka’ya dönüş yolculuğu, tanrılarla buluşması vb. olaylar ‘abartılı/olağanüstü’ olabilir. Buna karşılık onun, kendi ülkesine gizlice girişi, dilenci kılığıyla kendi evinde yaşayışı, ailesine göz koymuş çıkarcılarla çatışması, aile ilişkileri benzeri durumlar insani özellikler barındırır. Ünal Aytür, andığım yazısında on sekizinci yüzyıl romancılarının “olay örgüsü” kurgulamada Homeros metinlerinden yararlandıkları belirlemesine Odyesseia’daki olay anlatımına “ortadan başlama” yönteminin yirminci yüzyılın modern roman yazarlarınca da kullanıldığını ekliyor. Yazısında Türk romanını da değerlendiren Ömer Türkeş’in de vurguladığı bu destan-roman akrabalığı konusunda, sürece Doğu edebiyatını ekleyerek “edebiyatın en köklü ailesinin küçük çocuğu” romanın, “hangi türe yanaşsa onun özelliklerinden bir kısmını alıyor” olması nedeniyle tarifinin “körlerin fil tarifine benzemeye” başladığını, söz yerindeyse kuyumcu titizliğiyle anlatan M. Kayahan Özgül’ün yazısına bakalım.
Genel olarak sizin yazın dünyanızda çok sık rastlanan bir başka konu, yazı ve yazma eylemi üzerine eğilen metinler kaleme almanız. Örneğin Rahibe romanını incelediğiniz yazının bir noktasında “Yazı, toplumsal varoluşun belirlenimlerini, kısıtlamalarını yıkar” şeklinde Bourdieu’den alıntı yapıyorsunuz. Bu anlamda yazının sosyolojik ve politik anlamının geçmişten bugüne değiştiğini düşünüyor musunuz? Yazı geçmişteki anlamını bugün ne kadar koruyor? Biraz spekülatif bir soru olarak görülebilir ama yine de soralım: Yazıya ihtiyaç duyulmayacak bir gelecek mümkün mü?
Evet, kırk yıldır yazıyorum ve bu arada ‘yazıya dair’ de yazıyorum. İlk kitabımın adında ‘kitap’ ikincisinde ‘yazı’ var. Üçüncü kitabıma ‘ön söz’ diye eklediğim “Yazının İzinde Yürüyebilmek” yazımı, “yazmayı yazarak öğrenmeliyiz, gidenlerin ustalığından ve kalanların rehberliğinden yararlanarak” sözümle tamamlamıştım, yolculuk devam ediyor. Hani var ya şarkı: “O senin neyin olur derlerse / Gülüm olur, balım olur diyeceğim / O senin neyin olur derlerse / Sevgilim sevgilim diyeceğim / O benim kalbimi isterse / Seve seve veririm diyeceğim.” İşte, yazı da böyle bir şeydir bende. Yalnız, kulağımda iki soru var: “Yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi? (Rilke) ve “Başkalarına aktarılacak kadar değerli bir şeyiniz var mı, dünyanın hangi görünüşünü örten perdeleri kaldırmak istiyorsun, bu ortaya çıkarışla hangi değişikliği getirmek istiyorsun?” (Sartre). Bağlantıyı, önceki kitabım Yazdıkça ve Yaşadıkça Edebiyat ile kurdum.

Ben, ‘yazıya dair’ de yazdığımdan yazı/yazar konulu öykü ve romanları okuyorum, onları yazıyorum. Yalnızca roman yazıları olan yeni kitabımda; Üstat ile Margarita, Yazan Kadının Savunması, Vergilius’un Ölümü, Malina, Övgü ve bir de Sessizlik ve Gürültü romanlarını bu yönleriyle okumalıyız. Rahibe’de yazı bir araç iken Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü ve Gülüşün ve Unutuşun Kitabı romanlarında da ‘yazmak sorunu’ vardır. Turgenyev’in ‘lüzumsuz adamı’ entelektüel Çalkaturin, varlığını gösterecek bir eylemi kalmadığında ölümüne yakın ‘günlük’ yazmak ister. Ne yazacağını bilemeyen Çalkaturin ‘roman yazmayı’ düşünür lakin yazmak ona göre ‘bir iş’ değildir ne yazık ki. Benzer şekilde Kundrea’nın Tamina’sı da durup durduk yerde kitap yazmaya niyetlenir. Yalnız, onunkisi edebiyat kaygısı değil de “kendi benini başkalarına empoze etme” amaçlı bir yazma hastalığı (grafomani) türüdür. Kundera, romanının dördüncü bölümünde, bu kitabımda ve kitap dışı başka yazılarımda gündeme getirdiğim kadim ‘yazmak’ sorunu tartışmaya açar.
Eline kalem alan her bir kişi, Novalis’in, “Dünya, sayemde canlanmak gibi asli bir kabiliyete sahiptir.” sözüyle çıkar yoluna çünkü yazının tartışılamaz gücü vardır. Benim kulağımdaki sorular, andığım kalem erbabının da kulağındadır ya kafasını kaldıran her yazı yolcusu, Sartre’ın duvar yazısıyla duraklar: “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.” Durum, haberin kuramsal şifresine döner: 5N, 1K. Siz; ne yazacaksınız, nasıl yazacaksınız, niçin yazacaksınız, nerede yazacaksınız, ne zaman yazacaksınız? Diyelim ki bütün bu çetin soru(n)ların üstesinden geldiniz de yazdınız. Yazdıklarınız; teknolojinin, medyanın ve siyasetin iğdiş ettiği belleklere çarpıp yalnızca sizin duyabilmeniz için geri döndüğünde şifrenin son harfine gelirsiniz: Kimin için yazıyorum? Karşınızda bütün çıplaklığıyla duran bir dünya vardır, ister ona bakarsınız isterseniz de Sartre’ın Edebiyat Nedir? kitabının üçüncü bölümü olan “Kimin için yazıyoruz?” sorusuna cevap ararsınız. Kundera, öncesinde grafomani hastası Tamina ile sormuştur soruyu. Acaba, “çocuklarımız bizimle ilgilenmedikleri için” mi yazıyoruz, kendisiyle konuşurken “eşimiz kulaklarını tıkadığı için” mi yazıyoruz yoksa “ilgisiz bir evren içinde gömülüp işitilmeden yok olup gideceğimiz düşüncesiyle acı çekmekte” olduğumuz için mi? Novalis’in özgüvenini siz de taşıyorsanız -ki o zaman otoritenin kurduğu düzeni onaylamıyorsunuz demektir- ‘yazmasaydı deli olacak’ Sait Faik’siniz demektir. Yazmadığınız için bir yeri eksik kalmış dünya, tamamlanmak için sizi bekliyordur. Buyurun, alın kalemi elinize!
Yazının geleceğiyle ilgili kaygılarım, roman hakkındaki düşüncelerime benzerdir. Resim yazıdan, kendi yaratıcılığıyla çizgi yazıya geçen insan, modern çağda kendi ürettiği teknolojin türevleriyle öyle bir noktaya geldi ki yeniden resim (görsel) yazıya dönecek durumdadır sanki. Her neyse! Yazının, yazımında biçimsel ve yayılmasında mekânsal değişmeler olmuştur, bundan böyle de olacaktır ancak matbaanın değiştirdiği dünya, artık yazısız var olamaz. Yazı, ilkin bilgi/kayıt amaçlıyken hayli zaman sonra edebiyat yazısı oluşmaya başladı. İnsan, ‘okudukça ve yazdıkça biraz daha insan’ ise yazısız yaşayamaz. Yazı, insanın belleğidir. Ben, yazının yaşayacağından ve dünyayı değiştirmeyi sürdüreceğinden yanayım.
Açıklamalarınız için teşekkür ederiz.
Bu görüşme, Dünyanın Romanını Okumak kitabımı edebiyatın ‘sevgili’ okurlarına ulaştırsın isterim. Ben de teşekkür ediyorum.

Son okumasını büyük bir keyifle yaptığım pek kıymetli Hasan Öztürk hocamın Dünyanın Romanını Okumak kitabında kendimize katacağımız pek çok şey var. Hocamın kalemine sağlık, okuru bol olsun…
Keyifle okudum satırları. Romanın sadece bir kurgu değil, dünyayı ve kendimizi anlamanın bir yolu olduğuna dair vurgular beni özellikle etkiledi. Hasan Öztürk’ün romanı hayatın içinden, insanın değişimiyle birlikte ele alması çok kıymetli. Dijital çağda bile romanın varlığını sürdüreceğine dair umudu da ayrıca motive edici. Bu söyleşi gerçekten kitabı merak etmeme neden oldu. Edebiyatı seven okurlar için güzel bir davet olmuş.