“Oyunum, Oyunlarla Yaşayanlar, çok istediğim halde ben sağken sahneye konamadı. Öldükten sonra bile doğru dürüst oynanamadı. Halbuki, tiyatro oyunları hayatı sanata çevirir ve insanlara kendilerini, kendi hayatlarını sahnede göstererek üzerine düşünmelerini sağlar.”

Oğuz Bey, öldükten sonra ülke çapında ünlenmenizi ve Türk edebiyatı dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olmanızı nasıl karşılıyorsunuz? Okurun algısında yer etmiş bir Oğuz Atay olmak nasıl bir şey?
Bunun kendi zamanımda olmasını beklerdim, tabii. Ama, birçok yazar bu kaderi paylaşmıştır. Mobidik’in yazarı Melville ve Kafka’yla başlayıp sayabiliriz. Mobidik, deneysel bir roman oluşu ve hacmiyle Tutunamayanlar’a benzer. Kafka ise, Dostoyevski’yle birlikte en çok sevdiğim ve etkilendiğim yazarların başında geliyor. Benim ünlenmeme gelince; ülkemin tarihi kırılma dönemiyle bir ilişkisi de olmalı. Bu kırılma ben öldükten üç yıl sonraya rastlayan 12 Eylül darbesidir ve bir alt-üst oluştur. Bu tarihten sonra Cumhuriyet aydınından farklı bir aydın türü ortaya çıkmaya başlamıştır.
Siz tam bunu söylemişken ikinci soruma geçeyim: Ölümünüzden sonra yaygınlaşan neoliberal akım dünyada olduğu gibi ülkemizde de eski solcu-yeni liberal bir kesim yarattı. Bu çevrelerin romanlarınızda bir fikirdaşlık bularak sizi sahiplendikleri ve okunarak ünlenmenizi sağladıkları görüldü. Bu sizi şaşırttı mı?
Öldükten sonra dünyadan haber almak hem şaşırtıcı hem de eğlenceli zaten. İster cehennemin ağulu ağaçlarının altında ister cennetin mis kokulu bahçelerinde olun, bu değişmiyor. Ölümümden sonraki on yıl içinde tanınmış bir yazar oldum. Yazılarımın edebiyat dışı amaçlara da hizmet etmesi kontrol edebileceğim bir durum değil, takdir edersiniz. Kaldı ki, bu yalnız benim başıma gelen bir şey de değil. Birçok yazarımız ve şairimiz “şucu” “bucu” şeklinde tanımlanan çevrelerce sahiplenilmiş ve bunun sonucunda sevilmiş ya da yerilmişlerdir. Burada altını çizmem gereken, yazarlığımın bireysel ve başkaldırısal bir çıkış olduğudur. Tanınmamın, Neo-Liberalist ve Postmodernist bir dünyada gerçekleşmesi yapıtlarımın tarihi bir döneme oturtulması için anlamlıdır. Ama, dünya bu dönemi de geride bırakıyor ve hızla değişiyor. Bambaşka değerler ortaya çıkıyor ve bu gelişme de edebiyatta yansımasını er geç bulacak. Her dönem kendi insanını yaratır, aydınlarını dönüştürür. Gevelemeden söyleyeyim: Yaşadığım sırada ünümün tanığı olsaydım, yine yalnızlığım pahasına bağımsız olmaya çalışırdım. Hümanizma kelimesi her ne kadar unutulmaya terk edilse de yine hümanist kalmak isterdim… Yaşadığım dönemde kendimi nasıl gördüysem öyle.
Metinlerinizin içeriğine bakılırsa bir edebiyatçıdan çok bir düşünce insanına daha yakın duruyorsunuz. Bu fikrime katılır mıydınız?
Ben yaşadıklarımı ve gözlemlediklerimi zihnimin imbiğinden damıtarak yazdım. Satırlarımda Cumhuriyet aydınlarınca genel kabul gören bazı konularda, –bunlar toplumsal olduğu kadar politik de olabilir– eleştirel görüşlerimi alaycı bir üsluptan gerçeküstüye uzanan bir çizgide ileri sürdüğüm sır değil. Edebiyat ağır konuları ironiyle hafifletir. Yazdıklarımın edebiyat ve yakın tarihimizin kesiştiği bir ortak alanda olmasının yadırganmamasını beklerim. Hele ki, edebiyatımızda çok saygı duyduğum Kemal Tahir gibi bir kalemin benden önce varolduğu düşünülürse.
Yaşamınızın ilk yıllarında sosyalist düşüncelerle yazdığınız ve fakat çok istediğiniz halde bir dergi oluşumu içinde yazamadığınız biliniyor. 50’li yılları yaşadınız. 60’tan sonraki göreli özgürlük yıllarında solun yükselmesiyle yazarlık amacınıza uygun bir iklimin doğduğu da söylenebilir. Ama siz edebiyatın limanına demir atmayı seçtiniz.
Edebiyat yoluyla kendimi ifade etmeyi doğru bulduğum için. İlk yıllarda anlaşılamasam da samimiyetim adımı yaşatmaya yetmiştir, diye düşünüyorum. Çünkü, okur samimiyetsizliği hemen anlar. Ben, o dönemlerde gençliğini yaşayan birçokları gibi, sol kitaplar ardı ardına basılırken, yoğun okuma alışkanlığı edindim. Okuma alışkanlığı sizden bağımsızdır. Dik başlıdır ve her şeyden önce doyurulmayı bekler. Açlığa tahammülü yoktur. Aklımda düşünceler uçuştukça, o kanatlı yaratıkları edebiyat ve felsefe okumalarımla besledim ve ufak ufak yazmaya başladım. Zamanla yazdıklarım çok fazla birikti ve onların toplamından bir roman ortaya çıkabileceğini sezdim. Tutunamayanlar böyle doğdu ve kalın bir kitap oldu. Romanımın kurgusunun kaçınılmaz eklektik yapısı ve karmaşıklığı onun edebi bir özelliği haline geldi ve geleneksel anlatıma alışmış okuyucuyu (sizin deyişinizle okuru) olduğu kadar, o günün yazarlarını ve eleştirmenlerini bile şaşırttı. Bunu, romanım TRT Başarı Ödülünü kazandıktan sonra edebiyat çevrelerinin tepkisinden anlayabiliyordum. İkinci romanım olan Tehlikeli Oyunlar tam olarak bir roman yazmaya oturmamın ürünüdür.

Bir Bilim Adamının Romanı bunca yıl sonra hâlâ aşılamamış bir biyografi olarak raflarda duruyor. Öykü kitabınız Korkuyu Beklerken’i, Oyunlarla Yaşayanlar oyununuzu ve günlüğünüzü de hesaba katarsak kısa hayatınızda edebiyatın hemen her türünde yazdınız. Bununla birlikte, kitaplarınızda türü ne olursa olsun benzer bir temayı işlediniz: Cumhuriyet aydınının kararsızlığı, hayal kırıklıkları ve hayata tutunamayışları. Sizce de öyle mi?
Oyunum, Oyunlarla Yaşayanlar, çok istediğim halde ben sağken sahneye konamadı. Öldükten sonra bile doğru dürüst oynanamadı. Halbuki, tiyatro oyunları hayatı sanata çevirir ve insanlara kendilerini, kendi hayatlarını sahnede göstererek üzerine düşünmelerini sağlar. Romanlarımda, oyun türünün bu güçlü yanından çokça yararlandım. İroniktir ki, sonra sonra neredeyse tüm kitaplarım oyunlaştırıldı. Aydın kararsızlığını yapıtlarımın ortak izleği olarak gördüğünüzü söylediniz. Ben, kendimi ve çevremdeki arkadaşlarımı gözlemledim. Kararsızlık deyince aydınların dağınık zihinlerini kastediyorsanız, doğru. Ben aydının bir birey olarak dramını ele almaya çalıştım. Adını koyalım; bu aydın yalnızlığıdır ve ben yaşarken bundan çok çektim.
Öykülerinizden birinde “kimsenin bir şey bilmediği bir ülkede ‘bir bilen’ olarak yaşamak”tan söz edilir. Yalnızlıkla ilgili son sözünüzü buna bağlayabilir miyiz?
Tabii, bu sadece benim için değil, benim gibi tüm yalnız aydınların yaşamlarında hissettiği bir duygu. Toplumca yaşanan olayları tarihi boyutu içinde sentezleyerek sonuç çıkaran ve onu kendince içselleştiren bireyin derinde taşıdığı acı veren yalnızlığından söz ediyorum.
“Babama Mektup” adlı öykünüzde, “Aslında karışıklık içimdedir,” diye bir cümle var, bununla ne demek istiyordunuz?
Gerçekler ne kadar yalın olursa olsun, gerçeğin insan zihnindeki imgesi karmaşıktır. Bilinçaltından ve yaşanmışlıktan gelen her türlü yaşam malzemesi şimdiye, gerçeğin kavrandığı ana taşınır. Ben bu dağınık izlenimi, metinlerimde daha da dağıtarak kaosa sürükleyen bir üslubu seçtim. Mühendis olmam Kaos Kuramını anlamama ve kullanmama yardımcı olmuştur. Edebiyatta kaos, anlaşılması güç, absürt ve “Kafkaesk” denen bir tarza karşılık gelir.
Yapıtlarınızda tarihsel, toplumsal, sınıfsal ve doğu-batı gibi zıtlıkları karşılaştırıyor ve irdeliyorsunuz. Ömrünüz yetmediği için bitiremediğiniz Eylembilim başlıklı ve tam bir kara mizah örneği olan romanınızda bu karşıtlıklar daha bir öne çıkıyor. Hatta, aydın karakterlerin kendi benliklerinde taşıdıkları çelişkileri de bir sosyolog veya bir psikolog gibi, Dostoyevski-vari bir tarzda okura iletiyorsunuz. Eylembilim’i böyle anlamalı mıyız?
Yazdıklarımı birkaç cümleye sığdırıp kısıtlayıcı olmamak şartıyla, tabii. Ben tüm yapıtlarımda toplum olarak, aydınıyla, halktan kişisiyle, kadını, erkeğiyle düşünce tarzımıza ve bu tarz düşüncenin toplumumuzdaki yansıması olan canlı güncel tartışmalara ve tuhaf fakat gerçek haberlere ve onların temsili gücüne her zaman merakla eğilmişimdir. Bu, benim çelişkileri görmeme yol açtı. Yoksa, neden bir yazar “eylem” gibi spontane, zamana bağlı, tekrarlanması olanaksız ve güvensiz bir fiille, “bilim” gibi koşulları sabit tutulabilir, ölçülebilir, tekrarlanabilir ve sonucuna güvenilebilir bir alanı bir araya getirerek kitabına başlık yapsın.
Son sorum hassas bir konuda olacak. Sizden başka, kendi sonunu yarım kalan kitabında bu denli açık ve güçlü bir anlatımla duyuran başka bir yazar bilmiyorum. Eylembilim’de, “Elbette ölüm, yani bizim tanımlamaya çalıştığımız intihar eylemi, kendini yetiştirenlerin eylemidir. Toplumdaki yürümeyen budalalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır,” diyorsunuz. Kanserin, bir yönüyle de “Toplumca kabul edilen bir intihar biçimi,” olduğu, son yirmi yılda bir çok örneğiyle ortadayken, yazdığınız kendinizle ilgili bir kehanet sayılmaz mı, ne dersiniz?
Buna kahinlik demeyeceğim, olsa olsa derin bir sezgidir. Bir meseleyi anlayıp kavramak başka şeydir, ondan yararlanmak başka. “Demiryolu Hikayecileri – Bir Rüya” adlı öyküm bir tren istasyonunda çalışan seyyar hikaye satıcısının şu sözleriyle biter: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” Bu, kavrayış sonucu ortaya çıkan bir yakarıştır, ama hikayecinin kendisine hiçbir yararı yoktur… Ya da o zamanlar yoktu, diyelim.
Bu samimi söyleşi için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
