“Yazarken okumayı özlüyor, okurken yazmayı özlüyorum.” (Nermi Uygur)
2.Mart.25
İzmir, Ayvalık, Dikili, Bergama, Kınık… Benim gibi yer değiştirmekten hazzetmeyen biri için fazla hareketli ve çok güzel geçen bir kısa tatil… Sonra yine Ankara. Kürkçü dükkânı. Şimdilik.
Bu arada, yolu düşenler, yolunu düşürebilenler Ayvalık’ta Atölye Ayvada’ya uğrasın derim. Sıcacık bir mekân, güzel insanlar. Biz de dostlarla, bahçesinde zeytin ağacı olan bu yerde bir yarım gün geçirdik. Ne güzeldi. Ne güzel insanın, birbirini anlayan insanlarla vakit geçirmesi.
Neredeyse unutuyordum, Ayvalık’ta Çiçek Sahaf da görülesi. Sahafın ev sahibi Göksel’le kısa bir sohbet etme imkânım oldu. Mutlaka yine uğrayacağım. Plaklardan ve kitaplardan kurulu sıcak bir mekân yaratmış Göksel. Yazın serin de olur orası. Maddi manevi nefes almak için ideal.
***
Gece pansiyona doğru yürüyorum. Küçük bir meyhane çarpıyor gözüme. Geçip gidiyorum önce, sonra dönüyorum, birkaç adım geriye yürüyorum, ordayım.
Başta biraz temkinliyiz. Beş kişiyiz içerde. Ben bir masadayım, onlar birlikte. Yarım bira sonra davet geliyor, yanlarına ilişiyorum. Bilgisayardan çalan şarkılara birlikte eşlik edeceğimizi az çok tahmin ediyorum tabii. Ama daha güzeli oluyor. Kanun çıkıyor ortaya, darbuka çıkıyor, hey güzel allahım, sen nelere kadirsin. Sonrası iyilik güzellik. Sohbet, muhabbet, şarkılar. Gece gece, hiç hesapta yokken bir dost masasında buluyorum kendimi.
Hayat bazen küçük sürprizler yapıyor böyle.
3.Mart.25
Ölüme çare yok şimdilik. Yok ama Edip Akbayram gibi halkın sevgilisi olmuş sanatçılar ne güzel uğurlanıyor. Sevgiyle, saygıyla anılıyor. Ne güzel bir şey bu. Parayla satın alınamayacak şeylerden biri. O yüzden bu kadar güzel zaten.
Herkes gibi, ben de pek çok şarkısını bilirim, severim. Ama benim favorim, Ataol Behramoğlu’nun şiirinden bestelediğidir:
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
***
Lafın orjinalini unuttum ama siyaset, siyasetçilere bırakılamayacak kadar mühim bir mesele. Türkiye’deki temel sorun da bu. Siyaset, bir avuç tuzu kurunun oyuncağı olmuş. Milletvekillerine bakalım, aralarında kaç tane emekçi var? Kaç ayakkabıcı, kaç çiftçi, kaç öğretmen, kaç terzi milletvekili var? Şair, yazar milletvekili var mı diye sormuyorum bile.
Eh, bu şartlarda iyi bir şey yeşermesi zor. Toprak mümbit ama güneş yok, su yok. Sonuç olarak mahsul iyi değil.
Çok bilmişler için hamiş: Endişeniz olmasın, siyaset yapmanın tek yolunun vekil olmaktan geçmediğinin farkındayım elbet.
4.Mart.25
Sol göğsümde bir ağrı. Doktor, nasıl bir ağrı olduğunu soruyor. Tam tarif edemiyorum. Alakasız zamanda alakasız şeyler gelir ya insanın aklına. Bir de o var. Ağrı değil, sızı gibi diyorum ama tam oturmuyor tarif. Carver’dan bir şiir çevirmiştim bir zamanlar, Doktorun Söylediği, “İyi görünmüyor dedi / aslında kötü göründüğünü söyledi çok kötü” diye başlıyordu. O geliyor aklıma. Raflara bakıyorum sonra, Mungan’ın son romanı, birkaç kitap daha. Doktorum edebiyattan anlıyor, iyi bir şey bu, seviniyorum. Oradan bir sohbet açsam mı diyorum ama vazgeçiyorum. Okumadım onları, öylesine koydum raflara, derse. Belli olmaz, der mi der. “Böğrüne öküz oturmuş gibi mi?” diye soruyor edebiyatsever doktorum. Yok, diyorum, öyle de değil. Tam tarif edemiyorum ki. Bir rahatsızlık hissi işte. “Kalbinin orada olduğunu hissediyorsun değil mi?” diyor sonunda. Hah, diyorum içimden, boşuna okumamışsın bu kitapları doktor. Tam olarak öyle, kalbimin oralarda bir yerde olduğunu hissediyorum.
(Yokmuş bi’şeyim. Kalbim bana oyun etmiş.)
5.Mart.25
Oğulcan Kütük’ün yeni şiirlerini de sevdim. Ankara’da söyleşiye geldiğinde kucaklaşmıştık. Bir kez de şiirleriyle kucaklamış oldu beni. Kalemi zeval görmesin. Dimdik Bakma Rehberi çok iyi bir kitap. Başlıkta kullandığım, bu kitapta yer alan bir şiirinin adı.
“fotoğraf karıştırmayacak kadar büyümek
ya da çok yaşlanmak tek tek bakacak kadar hepsine”

Sosyal medyada görüyorum, birbirine sataşan arkadaşlar var. Konu da şu. Biri “Şubat ayında okuduklarım” diye kitaplardan oluşan küçük bir dağ fotoğrafı koyuyor. Epey kitap var hakkaten. İnanmayanlar oluyor, sataşıyorlar, laf yarıştırıyorlar. Beyhude tabii. Kim ne kadar okumak istiyorsa, nasıl “paylaşmak” istiyorsa öyle yapar.
Ben maalesef ayda beş altı kitaptan fazlasını okuyamam. Mesaili bir işte çalışmıyor olsam da yapamazdım. Bir kere yavaş okurum. Ve bazı metinleri okuduktan sonra biraz durmak isterim. Bu yemeğinizi hızlı ya da yavaş yemek gibi bir seçim aslında. Az ya da çok yemeyi seçmek gibi. Herkesin kendi bileceği iş. Hem dünyada bir çeşit okuma yok ki. İnsan sayısı kadar okuma biçimi var.
Tek derdimiz bunlar olsun.
Son bir söz, o da Nermi Uygur ustadan gelsin:
“Yazar olmak ne zor şey: Kitabın çok çok satıyorsa, korkman gerek; kitabın çok az satıyorsa, korkman gerek. Okur olmak ne zor şey: Çok çok okuyorsan, korkman gerek; çok az okuyorsan, korkman gerek.”
Ezcümle, belalı bir iştir okumak yazmak. Hele bizimki gibi memleketlerde. Öykü yazarsın, roman yok mu derler. Denemeye el atarsın, öykü yazmayı bırakma derler. Roman yazsan, hani nerde şiir diye sorarlar.
Okumak da öyle…
Hep hatırlıyorum: Üniversitedeki yurt arkadaşım, elimde şiir kitabı gördükçe hayretlere düşerdi. Hakikaten anlayamazdı. İnsan bir şeyler öğrenmek için okurdu ona göre. Yoksa neden okusun?
Ben de toydum, anlatamazdım. Fuzuli işlerle meşgul oluyorum diye mahcup bile olurdum.

Bu Dünlük’teki Nermi Uygur alıntıları, ustanın Tadı Damağımda adlı kitabından. Yalan yok, gündemimde yoktu bu kitap. Sağ olsun, Mustafa Aplay twitter’da yazınca el attım.
O zaman son bir alıntı gelsin Nermi Bey’den: “Okurken yazarlığını, yazarken okurluğunu uyanık tutmaya özen göstermeyen yazar, öyle çok şey yitiriyor ki.”
6.Mart.25
Nasreddin Hoca bir gün işten erken çıkmış. Bir çarşıya ineyim diye düşünüp eşeksiz çıkmış yürümüş. Berberin önünden geçerken tıraş olmak gelmiş aklına. Berberine uğramış ama müsait değilmiş berber, artık randevuyla çalışıyormuş. Eh hoca da ne yapsın, başka bir berbere gitmiş. Klasik muhabbet dönmüş orada da. Hoca’yı görünce “Ooo hocam, göl maya tuttu mu?” diye sırıtmaya başlamışlar. (Gülüşmeler) Sonra biraz ekonomi, enflasyon, hayat pahalılığı, emekli maaşları, biraz futbol, biraz askerlik anıları derken sakalı bitmiş hocanın. Hoca zaten en başta, “Cildim hassas benim bilader, tek perde alalım sakalı,” demişmiş. Böyle olunca, sözün yolu siyasete uğramadan tükenmiş.
Berberden çıktıktan sonra, okkalı bir kahve içmek niyetiyle kahveye uğramış Hoca. Selam verilmiş, alınmış. Kahveler çaylar içilmiş. İşsiz güçsüz kahve ahalisi, ne yapsınlar, onların da besini lakırdı. “Ee hocam,” demiş içlerinden biri, “bu son gelişmelere ne diyorsun?” Hoca içinden eyvah çekmiş. Güncel siyasete pek girmek istemiyormuş çünkü. Doğrusu, yaptığı ilk şakaların sürekli karşısına çıkmasından da illallah etmiş ya, güncel siyasettense “Ooo hocam, göl maya tuttu mu?” ya da “Hocam şu senin yavrulayan kazan hikayesi nasıldı, bi anlatsana be!” lakırdısına bile razıymış şu anda. Sandalyesinde kıpırdanmış biraz, içinden alıp vermiş, alıp vermiş ama koyacak yer bulamamış. Zaten bu şaka ve fıkra işinden de gına gelmiş artık. Hal böyle olunca, ulan ne olacaksa olsun, bu sefer şakasız konuşacağım demiş kendi kendine. Sonra başlamış içinde biriken lafları ortaya dökmeye. Kırk yılın muzip hocası, tartışma programlarındaki emekli askerler gibi zart zurt konuşmaya başlayınca ahali huzursuzlanmış tabii. Hoca hızını alamayıp, “Oğlum bu adamlar Allah’ın göt cebinden peygamberi çalarlar,”[1] deyince Padişahçı olanlardan biri, hemen orada cep telefonunu çıkarıp CİMER’e şikâyet etmiş hocayı.
Hoca bundan habersiz, saydırmaya devam etmiş, sonra ne haliniz varsa görün deyip evinin yolunu tutmuş.
On beş gün sonra celp gelmiş. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, dini değerleri aşağılama, devlet büyüklerine hakaret… Ne ararsan var. Allah, devlet ve TCK bir olmuşlar, bizim Hoca’ya savaş açmışlar, iyi mi.
Haberi alınca Hoca’yı arayıp, “Geçmiş olsun Hocam, bindiğin dalı kesmişsin, doğru mu?” diye esprili bir giriş yaptım ama Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi.
Ayıp olur.
7.Mart.25
Ömür sokağında bir köpek
dili dışarda yokuşu tırmanıyor
o yokuştan sonra bir yokuş daha çıkacak önüne
Ömür sokağında hayat böyle.
Onur Çalı
[1] Nasreddin Hoca bu lafı, yeni okuduğu bir kitaptan araklamış aslında: Cabir Özyıldız, Dünyanın Bütün Karıncaları, Vacilando Kitap, Ocak 2025.

Onur Bey dilinize, elinize sağlık, Dünlük’le başladım günün ilk okumasına. İyi geldi.
Teşekkürler.
Evet siyaset siyasetçilere birakilamayacak kadar önemli.