2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Işıl Madak

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Öykü türü bende her zaman önceliğini koruduğu için bu yıl da farklı öyküler ve öykücülerle karşılaşmaktan mutlu oldum. Hepsinden ayrı tatlar almakla birlikte özellikle şiirden el alan öyküleri yakın buldum. Olaya dayalı kurgunun çağımızın gereklerine uygun olduğu söylense de etkilendiğim yazarlarda şiirsel dil vardı. Hoş, şairlerden öykü türüne yönelenler de epey fazla. Adil İzci’nin derlediği Kırk Ozan Kırk Öykü kitabı buna iyi bir örnekti.

Melike Koçak’ın Çıplak Kalabiliriz adlı öykü kitabını dikkat çekici buldum. Öykülerindeki sesler farklı ve anlatımı güçlendiren bir özelliğe sahipti. Latife Tekin’in Zamansız romanında kurguyla yoğrulan bu ses geçişleri, Koçak’ın öykülerinde de duygu değişimlerine paralel gelişiyor.

“Çekip Gidemeyen Şehir” öyküsündeki sesler toplumsala, ironik bakışla dikkat çekiyor:

“Şehrin ağzı kocaman. Ham ham ham yoksullar ham ham ham. Şehrin şefkati şıngır mıngır. Pardon, beyefendi? Hanfendicim, ışıltınız göz kamaştırıyor. Adeta bir şiirsiniz. Hangi şairi seversiniz? Siz buyrun lütfen, ben arabayı park edip anahtarı size hemen…”

“Velhasıl” öyküsünde günümüz açmazını özetliyor Koçak:

“Suç arsızlaştı. Çürümüş et koktu dünya, yanmış ceset. İnim inim inledi yer. Ağaç diplerinden, kayalıklardan, denizlerden, nehirlerden, derelerden, kuyulardan, çukurlardan, konteynerlerden, bagajlardan, kasalardan cesetler toplandı günler geceler boyu. Torba torba, çuval çuval. Tırnakların içi topak topak kan, ilik, kemik. Düğümler çözüldü, ipler koptu. Daha da kendine gelemeyecekti insan ve dahi evlatları.

Onlar ki İsrafil suru çaldığı vakit kalktılar masalardan, yürüdüler dört bir yandan ağızlarında karanfil, ağızlarında haşhaş ve üzüm tadı.

İmzalıyorum.

#xyzqkvsmletr yalnız değildir!”

Etrafımızda dikkat çeken, bir yanıyla bizi acıtan, bir yanıyla düşündüren olaylar farklı bir dil becerisiyle kurgulanarak karşımıza çıkıyor. Bağırmadan, sakince, İlhan Berk, Melih Cevdet Anday gibi şairlerin dize alıntılarıyla –yazarın öykü diline hazırlayan geçişlerle– alışılmışın dışında ama bir o kadar da tanıdık.

Muzaffer Kale’nin Dönüşte Yağmura Yakalandık adlı öykü kitabında ilk öyküsü “Gece Oluyor”da bizi yazar “unutulan geçmiş zaman”a çağırıyor. “Unutulan Geçmiş Zamanın Parlamaya Çalışan Yarı Sönmüş Güneşleri” şiirsel dilin de başlangıcı. Boğazımızda düğümlenenlerin yalın bir dille söylenişi bizi ara ara durduruyor. “Dere Kokacaktım” öyküsünde olduğu gibi:

“Döndüm, ağaçlara baktım, ağaçlar da bir yere toplanmış bana bakıyordu. Hafif bir serinlik duydum. Serinlik içimden geliyordu. İçimde de öyle bir araya toplaşan üç beş ağaç olmalıydı. Diplerinde yerinden oynatılamaz, köklü bir kaya, dünya kadar ağır bir kaya vardı.”

Öykülerdeki sakinlik, bir kasaba sakinliğini anımsatıyor. Yer yer diyaloglar bizi yazarın iç dünyasından çıkarıp bu kasabaya konuk ediyor. Dinginliğin yarattığı anlık öfkeler, sözcüklere gizleniyor. Öykülerdeki ahenk bizi üç bölümden oluşan bir yolculuğa çıkarıyor: “Yürüyorsun, Hafifleyin, Gün tamamlanır” Kitabın sonundaki yorgunluğa değen bir yolculuk…

Halil İbrahim Özbay’ın Geçmiş Devam Ediyor adlı kitabı 2024’ün son ayında yayınlandı. İlk öyküsü “Yüreğimde Yara Var”da anlatıcının söyledikleri yazarla ortaklık kurmanın ilk ipucunu bize uzatıyor:

“Yazmak alışkanlığa dönüştü. Bir süre sonra kesiliverdi mektuplarım. Sütün kesilip de peynir olması gibi başka bir şeye dönüştü. Şiir oldu, öykü oldu.”

Özbay, öykülerine şiirsel dokunuşlar yapıyor, satır aralarında bu dokunuşları hissediyoruz. Bir yandan da 12 Eylül karanlığını İsmail Hakkı Özsaraç’ın bakış açısıyla görüyoruz. Kronolojik ve tematik öyküler sırasını koruyor.

Amerikalı yazar P. Auster, Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte şöyle diyor:

“Romanlarda beni büyüleyen bir şey var. Kitabın kapağında bir isim görürüz. Bu yazarın ismidir. Ancak kitabı açarız ve bir anlatıcıyla karşılaşırız. Bu ses kime aittir? Eğer birey olarak yazarın sesi değilse, yazanın sesidir, yani kurmacadır.”

Halil İbrahim Özbay da kitabın son öyküsünde, kahramanı İsmail Hakkı’ya“O öykülerdeki sözünü ettiğiniz kişi ben değilim ki hanımefendi. O bir öykü kahramanı.” dedirtiyor. Kurmacanın inandırıcılığı ölçüsüyle yapılan bu ayrım, bilinçli bir yön veriş olarak yorumlanabilir.

“Yazmayı yaşamaya tercih edenlerin ömürleri kısalır” diyen yazar bir açmaza sürüklerken bizi, öte yandan vazgeçilmezliği de sorguluyor.

Yeri gelmişken öykü kitaplarıyla tanıdığım ancak bu yıl romanlarını okuduğum iki yazardan da söz edeyim.

Polat Özlüoğlu’nun öykü kitaplarının ardından ilk romanı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ilgimi çeken farklı bir dönem romanı. Kadın diliyle kurulan evren, kitabın ithafıyla bizi karşılıyor: “Tarih boyunca dünya üzerinde devrimci mücadele içinde yer almış kadınlara ve tüm kayıplara…” Romandaki peruk dükkânı, karakter olarak güçlü bir giriş sağlıyor. 12 Eylül’e farklı bir yerden, zulmedenin de gözünden bakan bu roman, bizi atmosferine aldığı andan itibaren duygu geçişleri yaşatıyor. İçimizdeki kötü yanın beslendikçe büyüyebildiği ve buna engel olmanın neredeyse imkânsız olduğu anlatılırken yaşanan ve yaşatılan bu çaresizlik de bizi yakamızdan tutup sarsıyor. Meşhur’un var ettiği sesler ve kimsesizliği bizi tanıklığa çağırıyor:

“Bütün hikâyeler birbirine benziyordu. Bütün filmler aynı hikâyeyi anlatıyordu. Sanki hepsini aynı adamlar yapıyordu. Hepsinin faili aynı kişilerdi. İşkencelerin şekli şemaili bile aynıydı. Bütün kötü adamlar birbirine benziyordu. Yaşanan acılar da, açılan yaralar da, kırılan, dağılan kemikler de, kanayan dudaklar da aynıydı. Ölüler bile birbirine benziyordu.Kurbanların çektiği acılar değişmiyordu.Acı yuva yapıyordu içlerine. Kimliksiz, benliksiz, aidiyetsiz bir ortaklık vardı yaşananlarda. Kıyamet bu muydu? Herkesin birbirinin aynı olması mıydı? Herkesin birbirine benzemesi miydi?”

Gece Hep Gece Üzeyir Karahasanoğlu’nun 2024’ün son ayında yayımlanan romanı. Olay, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’da geçiyor. Farklı bakış açılarıyla o günün koşulları değerlendiriliyor. Haluk ve Katya’nın aşkı bu olaylara paralel ilerliyor.

Romanda güçlü ve başarılı diyaloglar dikkat çekici. Yer yer şairane cümleler karşımıza çıkıyor. Osmanlıdaki ilk talebe boykotundan da söz eden Karahasanoğlu, “Dünyada haksızlıklarla mücadele eden son insana kadar tarih bitmez.”diyor. Roman, tarih ve edebiyat, kurmaca ile gerçek arasında sağlam bir yerde duruyor.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

2025 yılı, Pınar Kür, Selim İleri, Hasan Özkılıç gibi yazarların yitip gittiği bir yıl. Ne yazık ki bir bir azalıyoruz, bir bir çoğalırken. Düşünen, var eden; yazan, çizen insanların sayılarının azalması, ustalıkla kalfalığın karıştığı bu dönemde içimizi sızlatıyor.

Birçok sorunun yanı sıra özellikle kadın yazarların sayısının artması, kadına dair meselelerde tüm yazarların birleşmesi dikkat çeken ve ümit veren bir tutumdu. Sadece bu konuda değil, toplumsal birçok olayda edebiyatçıların ortak çağrıları, gerek bildirilerle gerek eylemlerle imza altına alındı. Biz de varız, farkındayız, susmuyoruz demek, birlik ve beraberlikle, hiçbir ayrım gözetmeksizin yazarların isimlerini belirtmek belki sorunlara çözüm olamadı ama farkındalık açısından olumlu adımlardı.

Yapay zekâ, şiirde, öyküde, romanda yine yaptı yapacağını. O, bu şu tartışmaları sürerken bir de işin içine çeviri sorunları eklendi. “Olay edebiyatı” için üzücü bir durumken dilin gerçek kimliğini bulması açısından belki böyle tartışmalar yararlı olabilir diye düşünüyorum. İşçiliğin arttığı bir dönemin ayak seslerini duyacağız belli ki…

Sincan İstasyonu yayın hayatına son verdi. Bir dergi daha perondan bize son kez el salladı.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Üç maymunu oynayan yayınevleri ve dergiler elbette varlığını sürdürüyor. Nitelikli eserlere ulaşmak bu nedenle zorlaşıyor. Butik yayınevlerinin bazılarının da kitap dosyalarına sadece kazanç odaklı yaklaşması ayrı bir sorun. Kâğıt fiyatları arttıkça “öncelikli olan ve olmayan yazar” safları tutulmaya başlandı. Bununla birlikte bazı yayıncılar kitap fuarında yer alma koşullarına haklı bir tepki olarak sanal kitap fuarları düzenledi.

Sosyal medyada yer alan bazı tanıtımcılara, yayınevlerinin reklam için gönderdiği kitapların gerçekten okunup okunmadığı, abartılı sayıda yapılan tanıtımlar, bunlarda da ne yazık ki yapay zekânın varlığı gündeme geldi.

Ekonomi sadece sözlükte edebiyattan sonra gelmeye başladı, hayatın içinde hep bir adım önde. Nitelikli ve iyi edebiyat yolunu bulur, buna inancım tam. Ha belki bizler göremeyiz ama elinde listesiyle sevdiği yazarlara ulaşan, onlarla buluşan, konuşan, eserlerini takip eden gençler de yok değil.

“Çoğu zarar azı karar” diye bir atasözü vardı. Bu atölyecilik biraz arttı mı yoksa bana mı öyle geliyor?

2026’da daha nice nitelikli öykü okumayı diliyorum. Elimde okunmayı bekleyenler artsın, eksilmesin. Anlamsızlık Saati’nin de kardeşi olsa güzel olabilir. Hepimize sağduyulu, yazma amacımızı sık sık hatırladığımız bir yıl olmasını diliyorum.